Yokluğun benzemiyor hiçbir boşluğa

FİDAN NURHAK

PKK kuruluş yılları, Dersim katliamının yarattığı korkunun yıkıldığı, acıların unutulmadığının bir kez daha tarihsel toplumda açığa çıktığı ve bu acıları gidermenin tek koşulunun korkmadan acıları yaratan koşulları ortadan kaldırmak olduğunun farkına varıldığı bir zamana denk gelir.

1970’li yıllar tam da bu yıllardır. Katliamın üzerinden bir ömür yıl geçmiştir. Bir ömre yetecek kırk yıl. Bir ömrü tüketecek bir zaman aralığı… Korkuyu yüreğinin derinliklerinde hissedenler toprağa karışmıştır. Korkuyla inşa edilen nesil, ömrünü tamamlamıştır. Sonraki kuşak inşa edilenlerin izleriyle yaşayacaktır. Korkunun kendisiyle değil, izleriyle bir anlamda. Ama unutulan ya da ihtimal verilmeyecek kadar zayıflatıldığına inanılan bir şey daha vardır: O da tarihsel toplumun izlerinin, bir ömürlük zaman süresini çok çok aştığı ve korkuya rağmen kendini görünür kılacağı gerçeği.

 

İzlerden hangisinin baskın geldiğini PKK kuruluşu kanıtlamıştır. PKK’ye ilk katılan kadınların Dersimli olması tarihsel toplumun izlerinin baskın geldiğini ve demokratik uygarlık mirasının Dersimli kadınlarda kendini yaşattığını, onlarda direndiğini ve 20.yüzyıla kendini ulaştırdığını kanıtladı.

İki kadın vardı o zaman. İkisi de Dersimliydi. Dersimli iki Kürt kadını PKK kuruluş kongresine katılmıştı. Devletin kirli ve kanlı dişlerini en fazla gösterdiği, korkunun yüreklere en fazla zerk edildiği bir zaman aralığında, korkmadılar. Korkmamak, güçlü olmaktı. Güçlüydüler. İkisi de sınanmıştı. Tarihin ve toplumun, evrensel akışın sınavından geçirdiği iki kadındılar.

Biri yüreklerimizde yer etti. Yüreğimizi kirli hissettiğimizde Onu kendimizden dahi sakınacak kadar sevdik. Bir diğeri ise karanlık ülkesinin kraliçesi olabilirdi. Onu tanımadık. Çünkü o hep karanlıklarda kaldı. Hiçbir zaman aydınlığa çıkacak, kendisi olacak cesareti olmadı. Korkak değildi belki. Ama cesaretini maskeli tanrılardan devralmış, çıplak kralların ekmeğiyle beslemişti. Biri milyonların yüreğinde lanetlenirken, diğeri milyonların yüreğinde yeşermekte. Milyonların yüreğinde yeşerirken yeni yaşamın bir kutsalı yaratılmakta.

Onları, Dersimli kadınları tanımak, direnen Kürdistan’ı, direnen Kürdistan kadınını, tabi ki kendimizi tanımak ve yaratmak için çok önemli.

Biri Fatma. Ne kadar kendi gücüyle bu korkusuzluğu sergiledi, ne kadar karanlıkta kalan ilişkilerine dayandı hala muamma olmuşluğunu korumakta. Onun duruşuna inat bir kadın özgürlük mücadelesi başlatacak ve bir ülkenin kadınlarını baştanbaşa isyan kılacak kadar kendisi olmaktan çıkarılmış biri. Hiçbir zaman kendisi olamadı Fatma. Kendisi olamamanın tüm olumsuzluklarını kendi ruhunda yaşadığı gibi yaşatmak da istedi. Bugün karanlıkları tercihi de muammanın çözülmemiş olması da kendisi olamamasının somut göstergesi. Belki de hiçbir şey olmanın dahi kendisi olamamaktan yeğ olduğunu henüz keşfedememiştir. Belki de…

Bir diğeri Sakine Cansız. Sakine Cansız, bizim için korkusuzluğun sembolü değil ta kendisi oldu. Öyle sakin bakan, bir denizi andıran gözleri kendi hayatını anlatan kitabına verdiği “Hep Kavgaydı Yaşamım” ile tezat gibi görünür. Oysa hakikat, verilen kavganın sonunda ulaşılan hakikatin verdiği güvenin yansımasıdır. Kendisi olabilmenin, özgür iradeyle sistemleşmiş insanlık dışılıklar karşısında direnebilmenin hem ruhu hem de bedeni oldu. Semboller gerçeği öldürerek varoluyorlar. Ama Sara yoldaşın kendisi, hiçbir hakikati öldürmeden, kendinde açığa çıkardığı demokratik uygarlık, özgür kadın kişiliğini sembolleştirmeden, yüreğini günışığına çıkardı. Özgür kadının kutsallığı Sara ile can buldu. Ve herkesin gıptayla baktığı ve ulaşmaya çalıştığı bir hakikat somutlaşması oldu.

Biri Avrupa ülkelerinin müthiş denebilecek, en küçük ihmalin dahi ihtimal dâhilinde olmadığı-olamayacağı korumasında yaşıyor. Aslında bize göre yaşayıp yaşamadığı belli değil. Yaşamak, bedensel varlık değildir tabi. Yaşamak, özgür bir varlık olarak evrende bulunuşuna anlam vermektir. Birliktelikle insan yaşamı anlam kazanır. Toplumundan kopan insan yaşıyor sayılmaz. Yaşamaya dair daha bir çok belirleme yapılabilir. Amacımız iki kadına değinmekse yeterli.

Diğeri de Avrupa’daydı. Ama O hiç saklanmadı. Hiçbir maskeli tanrının Onu korumasını da beklemedi. Karanlıkları seçmedi hiçbir zaman. Hatta koyu renkli giysileri dahi sevmedi. Aydınlığı sevdi. Açıklığı… Öz-biçim çelişkisi çoğumuzun uğraştığı, devrim mücadelemizin temeli olarak hep taşıdığımız ve ikisinin uyumunun gerçekten devrim yapma olduğunu bildiğimiz bir durumdur. Sara yoldaş ise bunu gerçekleştirmek için ölmeyi beklemeyenlerden. Özü ve biçimini birleştiren bir kadının gücüydü ondaki enerjinin akışkanlığı.

Sara Yoldaş, farkındalığıyla kendisi olmanın benzersiz örneğidir. Farklılığın güzellik yarattığını en çok ona bakınca anlar insan. Güzelliği dahi kendi başına bir direniş öğreticisiydi. Zamana karşı yarıştı demiyorum. Çünkü zamanı gerçek anlamda yaşıyordu. Her anın, en küçük bir an parçacığının dahi anlamsız yaşanamayacağına inanıyor ve inandığı gibi yaşıyordu. Öyle güzeldi ki, yaşamın bittiği, artık yaşanacak hiçbir şeyin kalmadığı söylenen yaşında en anlamlı kendisi olma, özgür kadın olma duruşunu hepimize gösterdi. Çoğu genç arkadaşımız Onun duruşuna bakarak kendi yaşam anlayışını sorguladı. Ondaki yaşam akışkanlığına, enerjinin örgütlenmesine, esnekliğin insan bedeni ve zekasıyla uyumuna bakarak her arkadaş kendi hakikatini açığa çıkarmanın uğraşında oldu.

Çoğunda bu planlanan, örgütlenen ya da dile gelen bir şey olmadı. Kendiliğinden bir akışa katılmak gibiydi çoğunda. Alışkanlıkların bulaşıcılığıydı belki de. Devrimci disiplini oturuşundan kalkışına, günlük yaşamın düzenlenişinden bir ömrün nasıl yaşanacağına dair her konuda kendisi kılmış bir özgür kadın yücelişidir Sara yoldaş. Kimilerine insanı sıkan ya da zorlayan kurallar gibi gelen ayrıntılar Sara arkadaşta olağan yaşam akışına katılan vazgeçilmezlerdir. Onda güzel alışkanlıklar vardı. Ve herkese bulaştırırdı. Sigarayı bıraktırdığı arkadaşların sayısı hiç de azımsanmayacak düzeydedir. Bir de sabah sporu ve bedensel temizliğin ruhsal temizlikle ilişkisini ihmal etmezdi. Bunlar Sara arkadaşta teorik bir durum olmaktan çıkar. Onunla bütünleşmiş, hatta Onunla birlikte doğmuş birer yaşam parçalarıymış gibi gelir insana.

Ruhu ve bedeni güzelleştirmenin anlamlı bir kadın yüreğiyle ve beyniyle nasıl gerçekleşeceğinin tanımıdır O. Kendi yaşamıyla, kendi coşkulu akışıyla keskin bir yaşam öğretmenidir. Tavizsizdir. Hiçbir dersi kaçırmaz. Çünkü Onun öğreticiliği yaşamıyla yoğrulmuş, iç içe geçmiş, birbirinden ayrılmayacak kadar harmanlanmış olan varolmanın yeni bir formudur.

İlkeler Onda, suyun sıcaklığında eriyip suya karışan şeker gibiydi. Nasıl ki şekerli bir çaydan şekeri süzüp ayrıştıramazsa insan, Ondan da ilkeleri ayrıştırıp bir kenara koyamazdık. Bütünleşmiş bir hakikati anlatırdı tüm yaşamı.

O an, o olayı duyduğumuz an, içimizdeki hakikatin güzelliğine dokunulduğunu, kirletilmeye çalışıldığını hissettik. Herkes bir şeyler hissetti. Hiçbir yürek direnemedi, sessiz kalamadı, susamadı karşısında. Acemi değildik acılara. Ama Sara arkadaş gibi direnen, tüm uygarlık güçlerinin karşısında dimdik duran bir arkadaşımızın şahadetini anlayabilecek kadar da usta değildik. Ustalık zaten yaşamın tekrarlanamazlığı ya da biricikliği karşısında yitirilen anlamın adı oluyor çoğunda. Şeklini şemalını bilemediğimiz bir acı duyduk. Yüreğin derinlerine ince ince giren, adeta saplanan ve acısını zamana işleyen bir duyumsama. Gecenin ilk zamanlarına yerleşen ay batıyor kalbimizin en narin yerine. Uygarlığın en vahşi, barbar soğukluğu bir lanetli esinti gibi kesiyor yüreğimizin çeperini. Neler hissettiğimizi anlatmaya ne satırlar yeter ne de mevcut toplumsal insan sınırlılığımızın duvarları…

Bu boşluk hiçbir boşluğa benzemiyor. Büyük bir kayıp diyoruz, ama bazen düşündüğümde neden kayıp dediğimizi anlamak zor. Çünkü bu boşluk, benzemiyor hiçbir boşluğa. Her yeri dolduruyor, bizi bizden taşıran bir doluluk yaratıyor. Çekip giden ve kaybolan bir duyumsama değil bu. Yerleşiyor yüreklerimizin tam ortasına ve “işte tam da burası benim yerim” der gibi bakıyor.

Bazen boşluk, bir şeyin olmaması, yok olması değildir sadece. Kimi zaman olur ki, boşluk, bir eksiklik duygusunun, varlıkla birlikte oluşan bir yokluk hissiyatının gelip hayatımızda büyük bir yer kaplamasını anlatır. Varlıklarının hayatımızda kapladığı yer, yokluklarının gelip karşımızda durmaları ve ayrıyeten bir yer kaplamalarıyla iki katına çıkar bazen. İşte Heval Sara böyle bir gerçekliktir.

Bir an’da oldu her şey. Öyle bir an ki, yaşamamışız gibi, olmamış gibi o an. Ama var olduğunu, yaşandığını biliyoruz. Duymuşuz bir defa. Söküp atamıyoruz kulaklarımızdan. Söküp atamıyoruz beynimizin ve yüreğimizin duvarlarına çarpan o sesin ölçüsüz ağırlığını. Öyle bir an ki, içimizin derinliklerinde hiçbir zaman unutamayacağımız dermansız bir yara açıyor. Bizden uzakta olmasına rağmen yüreğimizde yarattığı alev alev akışı, yürüyen bir dağın yüreğimizde konaklayışını anımsatan acıyı kim anlatabilir ki… Her oluşun kökenine yerleşen acı böyle bir şeymiş. Her oluşun kökenine zaman ve mekan olgularıyla birlikte yerleşen yârân olgusu böyle bir şeymiş. Sara, bir halkın yüreği olmaktan çıkan, evrenin yâri olmaya yönelen bir gerçekleşme.

Yaşamı gerçek anlamıyla, birlikteliklerin yücelişiyle yaşadı. Her cânânı bir can yaptı, yüreğine aldı. Bulunduğu her yerde yaşam izlerini güçlendirirdi Sara yoldaş. Herkesin etrafına toplandığı, yaşamın etrafında örüldüğü bir yaşam enerjisi, cazibesi vardı. Son yolculuğunda dahi öyleydi. Dersimlilerin onurlu sahip çıkmaları yanında, Kürdistan ve Türkiye’nin heryerinden, her kesimden ve inançtan insanın orda olması, Sara yoldaşın etrafında yarattığı yaşam aşkından kaynağını almaktadır.

Sakine Cansız’ı en güzel anlatan şey Onun hakikat yoldaşı olduğudur. Sara Yoldaş, Önder Abdullah Öcalan ile hakikat yoldaşlığı yapmıştır. Aslında Kürt insanının bir bitimsiz uçurumu yaşadığı bir zamanda, yolun olmadığı bir zamanda önce yolu yaratmak gerekiyordu. Ve Sara yoldaş yolu yaratmış, yolu yaratmanın zorluklarını yaşam anlamının yaratılışı bildi. Yolun başından sonuna kadar onurluca yürümeyi tek yaşam gayesi saydı.

Hakikat yoldaşlığı insanı kâmil olmayı gerektirir. İnsanı kamil, özünde mükemmel insan tanımıdır. Tamamlanmış insanı anlatan bu belirlemeyi hem kendi duruşuyla evrendeki gerçekleşmeyi tamamlayabilen, hem de bu tamamlayışla kendini gerçekleştirebilen, kendini bir bütün olarak gerçekleştirebilen insan için söyleyebiliriz. Tabi ki çoğumuzun ulaşmak istediği bir şeydir tamamlanmış olmak. Ve tamamlanmanın salt ölümle olmadığı, her anlamlı yaşam eyleminin bir tamamlanış olduğu ve evrende bir tamamlama yarattıkça bu anlamın çoğaldığı inkar edilemez.

İşte Sakine yoldaş, bundan dolayı hakikat arkadaşıdır. Günlük yaşamın basit ayrıntılarına sıkışan ilişkilerin çok ötesinde sade olanın yaşamı yarattığı inancıyla hiçbir şeyin yaşam yaratıcılığını reddetmeden ama sadelikle basitliği kesinlikle birbirine karıştırmadan yaşamasını bilen bir insanı kamildir O.

Yolu yaratanların, bedenleri ve ruhlarının sarsılmaz inancıyla yolu yaratanların yol arkadaşıdır Sakine. Mazlum Doğan’ın yol arkadaşıdır Sakine yoldaş. Kemal Pir’in özgür yaşam yoldaşıdır. Yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin arkadaşı Sakine. Hiçbir zaman yaşını hissetmediğimiz bir yaşam dinçliğinde olması, yaşama duyduğu sevgiden ve insandaki evrensel anlamı bulmuş olmasındandır. Zamanı son hızla yaşayan ve kendisinde zamanın yaşanmamışlığından oluşacak yaralara asla izin vermeyen bir yaşam ve özgürlük aşığıdır.

Yaşam yaşanacaksa önce özgür olmalı. Özgür olması için direniş ve onur gerekiyor. Yaşanacaksa yaşam, anlamlı olmalı. Anlam yoksa yaşam da yok. Ruhsuz beden cesettir. Zaten uygarlığın kirli sistemi de bunu beklemektedir. Oysa yaşam duyumsanmalı en derininden. Yaşadığını hissetmelisin. Sevmeli, kızmalı, üzülmeli, yüreğin insan sevgisinden sıkışıp durmalı. Ağız dolusu gülmeli ve acı duyduğunda hüngür hüngür ağlayabilmelisin. Öyle çok sevmelisin ki, kalbin yorulmalı sevmekten. Öyle çok özgürlük aşığıyla birlikte zamanı solumalısın ki, zaman seninle aldığı yolculuğu dahi unutmamalı. Mertçe yaşamalısın. Leyla Qasım nasıl haykırdıysa özgürlüğü cellâdın yüzüne, öyle haykıracak yüreklilikte olmalı yaşam. Bu saydıklarımızın, saymaya çalıştıklarımızın hepsi Sara yoldaşta cisimleşmiş ve ruh bulmuştu. Şimdi biz de Onda cisimleşen hakikate bir kap bulmaya çalışıyoruz.  

Şimdi yanımızda olsaydı ne derdi, ne yapmamızı isterdi Sakine arkadaş. Hiçbir yürek yaşamın onsuzluğunu normal karşılayamaz. Biz de normal karşılayamıyoruz. Yüreğimize “tamam oldu” diyemiyor, dedirtemiyoruz. Zaaf değil ya, gözyaşlarımızı tutamıyoruz işte. O olsaydı ağlamamıza kızmazdı bizim. Yüreğin haritalarını en iyi o bilirdi zaten. Önderliğimizin şehit yoldaşların resminin yanına, zindanlardaki direnişinden ve onurlu duruşundan dolayı onun resmini koyduğunu duymuştu zamanında. Ama yüzlerce yoldaşının karşısında bir kez daha duyduğunda gözyaşlarını tutamamıştı. En deneyimlisi, en ömür tüketmişi, en görmüş geçirmişiydi o topluluğun. Yine de yüzlerce kadın yoldaşının karşısında gözyaşlarını akıtıvermişti. En eskisiydi, ama en yenisiydi. Gözyaşlarını dimdik duruşunun yanı başından süzmüştü işte.

Önderliğe olan özlemine miydi, geçen yılların sinesine yerleşen zamanların getirdiklerine mi, yoksa karşısında durduğu yüzlerce yoldaşın o söylemle birlikte ondan beklediklerinin onure etmesine miydi? Hepsi de aynıydı nihayetinde. Hepsinin ortak paydası o gözyaşlarının o zamanda, o mekanda ve o insanlarla birlikteyken süzülmüş olmasıydı. Ve yürek haritasını işte o oluşa çizmişti. Onu duyumsadığımızdan olacak sebebini belirlenmiş ifadelerle ortaya koyamayışımız. Yüreğin süzülmesi, ifadenin katıksızıydı zaten.

Günlerdir soruyorum kendime. O olsaydı, ne yapardı, ne yapmamızı isterdi? Direnişinin sarsılmazlığını, onurunun başeğmezliğini ve düşman bilincinin derinliğini düşünerek kanaat ediyorum ki, Onun istediği, Sara yoldaşın bizden beklediği, öldürülmek istenen değerlerin daha da çoğaltılması olurdu. Kendimizi nasıl Sara kılabiliriz? Belki de bu soruyu sormamıza dahi kızardı. “Sizler Sara değil, kendiniz olmalısınız, siz siz olarak özgürleşebilirsiniz. Özgür kadını yaratmanın ilk şartı kendini özgür olarak varetmek, kendisi olmaktır.” derdi belki de.

Yine de bizler, somut örnekler görmek isteyen biz ölümlüler Sakineleşmek isterdik kim bilir. Tabi ki bunun söylemi dahi kolay değil. Ondaki PKK kimliğiydi öldürülmek istenen. Ondaki PKK kuruculuğuydu. Öyleyse bizler her gün PKK’yi yeniden yeniden kurarak, kendimizi bu yeni kuruluşla yaratarak PKK kuruculuğunu kendimizde gerçekleştirmeliyiz. Sara arkadaşın hedef seçilmesi, 1978 yılının Kasım ayında, hem de 27 Kasım günü Fis köyünde bulunmasından kaynaklıdır. Öyleyse bizler de PKK’yi kurmayı her an, her yerde gerçekleştirerek Sara’yı ölümsüz kılabiliriz. Her birimiz yüreğimizde bir Sara kurarak onda yıkılmaya çalışılan değerleri canlı tutabilir, bir tohum kılıp yüreğimizin toprağına ekebilir ve her bahar özgürlüğü yeşertebiliriz.

PKK’yi kurmaya cesaret eden kadın kimliğiydi Onda öldürülmek istenen. PKK’nin kadın özgürlük mirasının PAJK kimliğine dönüşmesi Onda somutluk kazanmaktaydı. Ki ilke deyince Sara arkadaşı düşünmemek mümkün değildi. 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı zindan yaşamlar yanında Diyarbakır zindan süreçlerinde gösterdiği direniş, ilkeyle özdeşleşen bir direnişti. Yaşamı anlamsızlaştıran, anlama saldıran her şeye karşı direnirdi O. Komplo sonrası kendi geri istemlerini yaşatma derdine düşen tasfiyeciler karşısında “Mazlumlar yaşasaydı siz böyle yapamazdınız” diye haykıran tabi ki Sara arkadaştı.

Bazı şeyler vardır, anlatıldıkça tükenir. O yüzden her zaman anlatılmaz. Bitmesin diye saklanır belleğin bir köşesinde. Onsuz olmaz denilen zamanlarda çıkarılıp dile getirilir. Ama zindan direnişleri, anlatıldıkça yenilenen, kendini hissettiren ve bugünü oluşturan, dünü anlatan bir gerçekliğe bürünür. Otuz yıldır anlatılan bir direniştir bu. Tarihin cansız, olmuş bitmiş olaylar yığını olmadığını hissederiz zindan süreçleri anlatılırken. Bunun bir sebebi de o insanlıkdışı işkencelerden geçmiş bir kadının karşımızda capcanlı, dinamik, yaşama kararlılığından vazgeçmemiş, tam tersine onurlu yaşam kararını daha da güçlendirmiş ve bunu herkese yaymanın çabasında olan duruşuyla, Sakine yoldaşı görmemizdir. Onun duruşu bizlere düşmanın öldüremediği militanın nasıl özgür gerçekleşebileceğini göstermektedir.

Bir kez gören insanın unutamayacağı, yüreğinin topraklarından yıllar sonra çıkarıp gün ışığına sunar gibi tüm insanlara sunacağı bir tohum bıraktı Sakine tüm yüreklere. Yaşamı boyunca özgür yaşamak isteyen yüreklerin toprağına güneşi kattı. İşlemişti o toprağı kimbilir. Şimdi o toprağa bir tohum bıraktı.

Bahara filizlensin diye ekilen tohumlar gibiydi Sakine. Şimdi Dersim onu verdi toprağa. Dersimliler, katliamdan yarım yüzyıl sonra, soykırımları yok edecek bir tohum verdi kendi öz toprağına. Her bahar Sakineler yeşersin diye aynı topraktan. Beselerin, Beritanların diyarından, Dersim’in anlamını tarihe bir kez daha hatırlatan Zilanların toprağından yeşersin diye yeni özgür kadın filizleri, Sara da tohum oldu işte. Aynı toprağın ancak özgür yaşamı yeşerten özanlamıyla bir buluşmaya daha tanık olduk. Hepimiz bu tarihin tanığı olduk. O an’ı duyan, bilen, gören ya da hisseden hiç kimse o an’ın insan olan insanın yüreğine yükleyeceği insanlık ödevlerinden asla kaçamaz. Ve her birimiz Sakinesiz bir yaşamı düşünemeyecek kadar o tarihin, o coğrafyanın ve o özgürlük tohumunun kardeşi olduk.