Yaşam Özgürlükle Olursa Anlamlıdır

Yaşam özgürlükle olursa anlamlıdır. Elinizdeki silahlar kutsaldır. Bu alanlar özgürlüğe en yakın alanlardır. Görkemli bir biçimde doğa yeniden canlanıyor. Doğanın canlanışı kadar kendinizi canlandırın. Özellikle bu bahar, ulus olarak ruhta ve düşüncede en çok baharlaştığımız bir bahardır.

Kadında da bu bahar, yaşamı en çok özgürce vaat eden bir bahar olarak değerlendirilmelidir.Hem de o dağların eteklerinde açılacak çiçekler kadar kendinizi yeni bir dünyaya, yeni bir yaşama açabilmelisiniz. Bu temelde gerçekleştirdiğiniz konferans bir bahar yaşamı konferansıdır ve değerlidir.Türkiye'de hegemonik güç savaşının yüz yıllık geçmişi vardır. Enver Paşa dönemine kadar dayanır. 1920'lerde bunun işaretlerini görürsünüz. Türkiye'de bugüne kadar ortaya çıkan iki türlü hegemonik güç anlayışı var. Birincisi CHP'nin başını çektiği laik-cumhuriyetçi hegemonya. İkincisi ise AKP'nin başını çektiği Türkçü-İslamcı hegemonya. Biz bu iki hegemonyayı da reddediyoruz. Bizim geliştirmeye çalıştığımız üçüncü yol, demokratik modernite anlayışıdır-yoludur. Bizim demokratik modernite anlayışımızda insan haklarına saygılı, demokratik yasal-anayasal bir sistem vardır. Özgürlükçüdür. Özgür yurttaşı hedefler. Biz ne federalizm istiyoruz ne konfederalizm istiyoruz. Ayrı bir devlet de istemiyoruz. Bir devlet verseler de kabul etmeyiz. Biz halk olarak, Kürtler olarak Cumhuriyet içinde demokratik haklarını kullanabilen özgür yurttaşlar ve özgür toplum olarak birlikte yaşamak istiyoruz.

Laik-Cumhuriyetçi hegemonya, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, 1920'lerde Türk orta sınıf burjuvazisiyle Yahudilerin ittifakı sonucu ortaya çıktı. Bu ittifak sonucu yeni cumhuriyetin inşasına gidilirken kendisince tehlikeli gördüğü bütün toplumsal kesimler tasfiye edildi. Bu ittifakın arkasındaki hegemonik güç ise İngiltere'dir. Türk orta sınıf burjuvazisiyle Yahudilerin ittifakı -bu ittifakın içerisinde Yahudilerin entellektüelleri de vardır- bir nevi bugün Beyaz Türkçü denilen anlayışın da altyapısını oluşturur, onu temsil eder. O dönem Yahudilerin bir devleti de yoktu o nedenle yönlerini Anadolu'ya döndüler, burada etkin oldular. O dönem ortaya çıkan tablo, daha önce de değinmiştim bir nevi protoyahudilik, protoisrail'dir. Bir nevi İsrail devletinin ön biçimiydi. O dönem yaratılan buydu. Bu ittifak yani laik-Cumhuriyetçi hegemonya 1923-1950 arası sisteme tam hakimdir. Bu arada kendisine zararlı gördüğü bütün toplumsal kesimleri tasfiyeye yönelmiştir. Kürtlerin devlet içerisindeki sürekliliği, ağırlığı bu dönemde sona erdirilmiştir. Bu tasfiye, çeşitli provokasyonlarla sağlanmıştır. Şeyh Sait’e karşı yapılan provokasyon gibi. Bu döneme kadar süren Kürtlerin devletsel sürekliliği-ağırlığı komplolarla provoke edilip isyana teşvik ve sonrası askeri müdahalelerle sonlandırılmıştır. Böylece Kürtler sistem dışına atılmıştır. Yine islamcılar da aynı şekilde yaratılan provokasyonlarla tasfiye edilmiştir. Bu dönem Mustafa Kemal, sadece bir simge haline getirilip tamamen etkisizleştirildi. Cumhuriyetin kuruluşunda önemli roller alan meşhur dört paşa da zaman içerisinde tasfiye edildiler. Bu dönem yine sosyalistlerin de ilk tasfiye dönemidir. İşte bu tasfiyeler dönemi CHP öncülüğündeki laik-cumhuriyetçi hegemonya dönemidir.

1950'den sonra Türkiye'nin NATO'ya üye olmasıyla birlikte 1950-80 arası bu laik-cumhuriyetçi hegemonya biraz farklılaşsa da etkinliğini sürdürdü. Öyle ki kendi hegemonik anlayışı dışına çıkan herkesi darbelerle tasfiye etmekten de çekinmedi. Adnan Menderes'in başına getirilenler buna en iyi örnektir. Çünkü Menderes biraz bu hegemonyanın dışına çıkmak istedi, işte Rusya'ya gidip burada ilişkiler geliştirmek istedi. Bunlar Menderes'in sistem dışına çıkması olarak değerlendirildi ve bu süreç Menderes'in asılmasıyla sonuçlandı. Yine Erbakan, Demirel, Ecevit dönemlerinde de aynı şekilde olmasa da yine hegemonik müdahalelerde bulunuldu. İşte Demirel buna en iyi örnektir. Demirel gitti-geldi, en sonunda bu hegemonik güce ayak uydurdu. Bu dönem NATO'ya üyelikle birlikte Türkiye'de Gladio örgütlenmesi, toplumsal gelişmelere müdahalede bulunup önemli rol oynamıştır.

Gladio, NATO'nun özel savaş örgütlenmesidir. 1980'e kadar NATO Gladiosuyla Türkiye Gladiosu tamamen birdir, özdeştir. Daha iyi anlaşılması için bir örnekle açıklayayım. Ağca'nın Maltepe cezaevinden kaçırılması, Papa'ya suikast düzenlemesi karşılığında yapılmıştır. Türk Gladiosuyla NATO Gladiosunun birliğinin, özdeşliğinin bir örneğidir. Büyük oyunun bir parçası için bir Türk kullanılıyor. 1980 askeri darbesinden sonra ise aralarındaki ilişkide farklılaşmalar oldu. 1980 sonrası bu değişimi Kenan Evren'in “Türkiye Gladiosu ile NATO Gladiosu arasındaki ilişki 80'lerde farklılaştı, '90'larda ise Türkiye Gladiosu özerkleşti” anlamında ifadeleri çok iyi özetlemektedir. ‘85 yılı NATO Gladiosunun PKK'ye ilk müdahale yılıdır. 1984 silahlı atılımından hemen bir yıl sonra NATO Gladiosu PKK ile savaşmaya başlamıştır ve bu müdahaleyi de NATO Antlaşmasının 5. maddesine dayandırmışlardır. NATO Antlaşmasının 5. maddesine göre NATO'ya üye devletlerden birine karşı yapılan saldırı tüm NATO üyelerine yapılmış sayılır şeklinde düzenlenmiştir. Tabii bu müdahale yasal-resmi ilan edilmiş bir kararla yapılmamıştır, açıklanmamıştır ama gizli bir şekilde Gladio tarzında, özel savaş olarak başlatılmış ve yürütülmüştür. Biliniyor NATO Gladiosu'nun merkezi Almanya'dır. Almanya 1987 yılında PKK'yi terör örgütü listesine alarak bir nevi NATO'nun tavrını netleştiriyordu. 1987 yılında Almanya'da alınan bu kararla PKK'nin üzerine gidildi. Onun etkisiyle birçok yerde PKK'nin faaliyetleri yasaklandı. Son olarak da bu süreç 2000'li yılların başlarında AB'nin PKK'yi terör örgütü listesine almasıyla tamamlanmış oluyordu. Türkiye'nin PKK ile savaşı, Türkiye Gladiosu ile NATO Gladiosu arasındaki özdeşlik ilişkisinin karakterini de değiştirdi. Kenan Evren'in bahsettiğim sözü bunu kanıtlıyor. Çiller darbesiyle birlikte Türkiye Gladiosu bir nevi özerkleşti. Özal'ın Kürt sorununu çözme konusundaki iyi niyetli yaklaşımı biliniyor. Hatta o dönem Özal ve Jandarma Genel Komutanı'nın iyi niyetli çözüm çabaları vardı. Bu çabalar Gladio’yu rahatsız etmişti.

Özal'ın öldürülmesiyle açıkça Çiller'in başbakanlığı ve Doğan Güreş'in genelkurmay başkanlığı dönemine yol açıldı. Bu dönem Türkiye Cumhuriyeti'nin en karanlık dönemidir. Kenan Evren'in bahsettiği özerkleşme budur. Bu, Çiller darbesidir. O dönem 4 bin köyün yakılması, boşaltılması ve yüz binlerce Kürdün göçe zorlanması hatta on binlercesinin de katledilmesi olayları da var. Bu olaylar bile tek başına en az Ermeniler ve Rumlara yapılanlar kadar ağırdır. Ermeniler ve Rumlara yapılan fiziki soykırımdan daha da ağır sonuçları olan bir dönemdir.

PKK'nin ortaya çıkışıyla, PKK'ye karşı Gladio içindeki ittifaka Güney Kürdistan yönetimi de dahil edildi. Daha sonra Suriye ve İran da PKK'ye karşı olan bu ittifaka çeşitli şekillerde dahil edilmiştir. NATO, Barzani'ye NATO Barış Ödülü verdi. Bu verilen ödül de bu ittifakla bağını gösteriyor. Bu dönem ta 1997-‘98 Çevik Bir dönemine kadar devam eder. 28 Şubat sürecine kadar bu şekilde gelindi. NATO Gladiosu, Türkiye Gladiosu'nun bu özerkleşmesinden rahatsız olmuştur. Hatta Karadayı ve Kıvrıkoğlu NATO Gladiosunun o dönem için temsilcileri gibidirler. Bunların hareket alanları da Türk Gladiosunun etkisi altında daraltılmıştı.

Bütün bu olumsuzluklar karşısında dönem dönem Kürt sorunun çözümü konusunda bazı iyi niyetli adımlar atılmak istendi. Özal'ın girişimleri onun sonu oldu, Özal o şekilde tasfiye edildi. Yine Erbakan dönemindeki girişimler siyaseten tasfiye biçiminde bastırıldı. Ecevit döneminde ben buradayken bazı iyi niyetli kesimler sorunun çözümü için buraya gelip benimle görüşüyorlardı. Çözüm için çabaladıklarını söylüyorlardı. Son olarak da burada görüştüğüm heyetin iyi niyetli çabalar içerisinde olduklarını görüyorum. Ancak bu heyetin ne kadar etkili-yetkili olduğunu bilmiyorum. Sonuç itibariyle bürokrattırlar, etkinlikleri sınırlıdır. Ben onlara da bazı pratik öneriler sundum, kabul edilir mi bilmiyorum. Burada önemli olan hükümetin tavrıdır. Bu heyet hükümet üzerinde ne kadar etkilidir bilemiyorum. AKP Mart'a kadar bazı pratik adımları atmalıdır. Mart'a kadar olumlu değerlendireceğimiz, geliştirebileceğimiz bazı güven verici pratik adımlar atılmazsa Mart'la birlikte aradan çekilebilirim. Ben çekilirsem seçim sürecine de sancılı bir şekilde de girilebilir. Bahsettiğim pratik adımlar atılmazsa Mart'ta çekilebileceğim hususunu halkımız da herkes de bilmelidir.

Yine Mart'ta genel bir değerlendirme zaten yapacağız. Ancak bu şekilde giderse sorumluluk almamın da bir anlamı kalmayacak. AKP çözüme ne kadar yakın, çözüme ne kadar hazır göreceğiz. AKP iktidarıyla birlikte Türkiye'de faşist-İslamcı bir hegemonik güç inşa edildiği yönünde işaretler-veriler oldukça kuvvetli. Ergenekon operasyonuyla çözüm karşıtı güçlerin tasfiye edilmeye çalışıldığını sanıyordum. Ancak ondan sonraki siyasi gelişmeler dikkatle incelendiğinde buradaki amacın çözüm karşıtı güçlerin tasfiyesi olmadığı görülüyor. Daha ziyade deşifre olmuş, bilinen kesimler tasfiye edildi. Ama AKP, dışarıda olup da deşifre olmamış çözüm karşıtı güçlerle anlaşıp kendi Gladiosunu-hegemonik gücünü inşa etmenin adımlarını atıyor. Aslında AKP bu Ergenekon konusunda kamuoyunu aldatıyor. Görüntüde çözüm karşıtlarını tasfiye ediyor gibi görünse de, özünde çözüm karşıtlarıyla anlaşmıştır. Bütün bunların bu amaçla olduğunu düşünüyorum. Hatta AKP ile ordu arasındaki anlaşmanın temeli 2007'de Büyükanıt ve Erdoğan'ın Dolmabahçe toplantısında atılmıştır. Öyle sanıldığı gibi AKP'nin orduyu tasfiye etmesi değil, burada bir anlaşma vardır. Bu anlaşma sonucunda günümüze kadar gelen adımlar atıldı.

Günümüzdeki Hizbullahçıların tahliyesini de AKP'nin bu yeni hegemonik güç inşası bağlamında değerlendirmek gerekiyor. Binlerce insanımız bunların cinayetlerinin mağdurudur. Hizbullah tahliyelerindeki zihniyetle çözümsüzlükte ısrar eden zihniyet aynıdır. Bunlar öyle sıradan tahliyeler değildir. Bir taraftan bu canileri serbest bırakacaksın diğer taraftan bazı PKK'lileri zorla mahkemeye çıkartıp ceza vereceksin! Bir taraftan bu canileri dışarı çıkaracaksın diğer taraftan her gün onlarca Kürdü, demokratik siyaset hakkını kullandı diye tutuklayacaksın. 2000 KCK tutuklusu var, bunlar ellerine silah aldılar mı! Bir insan öldürdüler mi! Hayır, bir çakı bile kullanmamışlardır. Tamamen demokratik kanallarla şiddete bulaşmadan özgür yurttaşlar olarak demokratik siyaset yapma hakkını kullandıkları için şu anda cezaevindeler. Bir taraftan Kürt siyasetçileri tutuklayıp alanı boşaltacaksın sonra da bu katilleri, canileri dışarı çıkararak yarattığın boşluğu bunlarla doldurmaya çalışacaksın! Bu tahliyeleri Hükümet ve Yargıtay arasında bir çelişki olarak yansıtmaya çalışıyorlar! Burada günlük değil, uzun vadeli planlar söz konusudur. Öyle Hükümet-Yargı çelişkisi gibi basit bakılmamalıdır.

Burada yaratılmak istenen “Kürt Haması”dır. Hamas'ı yaratarak nasıl ki FKÖ'yü bitirdilerse burada yarattıkları sahte İslamcılıkla da Kürt hareketini bitirmeye çalışacaklar. Bunlara Kürt Hamas'ı demek de doğru değil, bunlar şebekedir. Bu şebekeler, bir de Müslümanız diyorlar, bunların dinle de İslamiyetle de alakaları yok. Kürtlere yaklaşımı tamamen faşistçedir. Bu zihniyet faşist-İslamcı bir zihniyettir. Bunların değerleri cumhuriyet değerleriyle de örtüşmüyor, cumhuriyet de bunları kabul etmez. Bizim yaptığımız da bu yönüyle cumhuriyeti de korumaktır.

Burada oynanan oyun çok tehlikelidir. Sözde İslamcı geçinenleri kullanarak, halkımızın dini duygularını sömürerek PKK'yi tasfiye etmektir amaçları. 1960'lı '70'li yıllarda nasıl MHP, milliyetçiler kullanılarak Türkiye sol hareketi, sosyalistler tasfiye edildiyse şimdi de amaçlanan sahte İslamcıları kullanarak PKK'nin tasfiyesidir. 1970'li yıllarda MHP'ye iktidar olmasa da siyasi iktidarla bütünleştirilerek sosyalistlerin tasfiyesinde önemli bir rol oynatıldı. Bugün de bu sahte İslamcılıkla yapılmak istenen de aynıdır. Bu sahte İslamcılar geçmişte Kürtlere, PKK'ye karşı özel savaş yürüten Gladio örgütlenmesinin içinde yer alarak, kullanılarak masum insanlarımızı canice katlediyorlardı. Dolayısıyla bu tahliyeler sıradan tahliyeler değil, uzun vadeli bir planın parçasıdır. Bazı ihanetçi tipler Kürt hareketinin tasfiyesi için sahte İslamcılıkla birlikte kullanılacaklar.

Kürt karşıtı ittifakın içinde yer alan bir başka güç İran'dır. İran ve Türkiye, Kürt sorunu konusunda ikiz kardeş gibidirler. Hatırlıyorum 1980 yılında ben Lübnan'da kamptaydım. Oradaki kampa iki İran'lı genç geldi ve Hizbullah'ı kurmak için çalışacaklarını, bunun için geldiklerini söylüyorlardı. Sonra onların kurduğu o Hizbullah o kadar büyüdü ki Lübnan'da rejimi krize soktu ve onlar istemedikçe rejim bir şey yapamaz hale geldi. Türkiye'de de benzer gelişmeler olabilir, bu tarz oluşumlar önümüzdeki dönemde hem İran hem Türkiye tarafından desteklenebilir! Çünkü bu iki ülke Kürt sorunun çözümsüzlüğü konusunda birbirlerine muhtaçtırlar. İran'da Kürt sorunu çözülürse Türkiye çözülür; Türkiye'de Kürt sorunu çözülürse İran çözülür. İki ülke de bu durumun farkındadır. Burada hedeflenen Kürt sorunun çözümsüzlüğü yani Kürtlüktür. İran ve Türkiye'nin bu Kürt karşıtlığı temelindeki zorunlu ittifaklarının sonucu Kürtlere yönelimi de ortaktır. İşte İran'da idam edilen Kürtler var. Yüksekova, İran'a yakınlığından dolayı iki gücün ortak hedefi haline gelebilir. AKP döneminde dikkat çekicidir, İran ziyaretleri sık sık oluyor. Erdoğan ve Ahmed-i Necat neredeyse ikiz kardeş olmuşlardır.

Kürtlerin önünde bir soykırım tehdidi hala vardır, buna da bu yönelime de önce en örgütlü olduğumuz yerden Hakkari'den başlayabilirler, sonra Cizre, Şırnak, Diyarbakır, Batman, böyle örgütlü olduğumuz bütün alanlara yönelik saldırı dalgası da başlatabilirler, bu konularda uyanık olunmalıdır. İki dilli yaşam konusunda da yeri gelmişken belirteyim. Biz kendi çocuklarımıza kendi dilimizi öğretemeyeceksek, kendi kültürümüzü yaşatamayacaksak yaşamın bir anlamı var mıdır Kürtler için? Bu bizim varlığımızla ilgili bir sorundur. Dilimiz onurumuzdur, varlık nedenimizdir. Önce varlığını koruma sonra özgürlük mücadelesi gelir. Bu, varlık sorunu çözülmeden özgürlük sorunu başta olmak üzere diğer sorunlara eğilemezsin. Ben bu yüzden tehlike büyüktür diyorum. Öz savunmadan kastım da budur. Hakkari'de Geçitli Köyü'nde öldürülen köylüler, katledilen 9 gerilla, bunların hepsi birer işarettir. Biliyorsunuz Hakkari'de bir “imam” öldürüldü, bu imamın öldürülmesinden sonra bu olaylar oldu. Verdikleri mesaj, bir kişiye karşı yirmi kişi öldürürüz mesajıdır. Buna benzer olaylar -işte Hizbullah canileri de serbest bırakıldı- ileride daha da geliştirilebilir, katliamları planlıyor olabilirler, kanlı vahşetler geliştirebilirler.

Burada yarın öbür gün öldürülebilirim de ama bu da hiç umurumda değil, biz her zaman ve her koşulda varlığımızı korumayı esas alacağız. Ben vicdanım ve sorumluluğum gereği halkıma bu uyarıları yapmak zorundayım. Kaldı ki özsavunma hakkı anayasal, evrensel bir haktır. Bizim özsavunma anlayışımız bölünmeyi değil, tam tersine anayasal-yasal haklar temelinde demokratik muhalefet hakkını kullanarak Türkiye ile demokratik bütünleşmeyi sağlayan bir anlayıştır. Yani özsavunma anlayışımız bölünmeyi değil demokratik temelde birleşmeyi ifade eder. Yasal demokratik yollarla özgür yurttaşlar olarak varlığımızı koruma-savunma hakkımız vardır. Bir demokratik muhalefettir, asıl bunun, bu demokratik muhalefet hakkımızın önü açılmazsa şiddet tırmanır ve bölünme olur.

 

Öz savunma uluslararası evrensel bir haktır, herkes, her topluluk için kullanılabilir.

Öz savunma, ahlaki ve politik toplumun güvenlik politikasıdır. Daha doğrusu, kendini savunamayan toplumun ahlaki ve politik vasfı anlamını kaybeder. Toplum ya sömürgeleşmiştir, eriyip çürümektedir; ya da direniştedir, ahlaki ve politik vasfını yeniden kazanmak ve işlerliğe kavuşturmak istemektedir. Öz savunma, bu sürecin adıdır. Kendisi olmakta ısrar eden, sömürgeleşme ve her türlü tek taraflı dayatıcı bağımlılıkları reddeden toplum, bu tutumunu ancak öz savunma olanakları ve kurumlarıyla geliştirebilir. Öz savunma sadece dıştan tehlikelere karşı oluşmaz. Toplumun iç yapılanmalarında da çelişki ve gerginlik her zaman mümkündür. Demokratik toplum olmada ve varlığını sürdürmede en az sermaye ve iktidar tekellerinin saldırılarını ve sömürülerini sınırlandıracak ölçüde öz savunma yapılanmasını ve eylemliliğini oluşturup hazır, işler halde tutmak şarttır.

Her canlının, üç tan e temel gereksinimi vardır. Bu, beslenme, korunma ve üremedir. Hatta cansızların bile kendini koruma sistemleri vardır. Bir atomu bile incelediğinizde böyle bir özelliği olduğunu göreceksiniz. Hep Gül örneğini veriyorum. Ben Gül Teorisi diyorum. Gül, kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz-savunma için doğaya, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir Gül kadar bile kendimizi öz-savunmaya hakkımız yok mudur? Öz-savunma kutsaldır. Bir ağaç bile kayaları delerek kök vermekte, kendini yaşatabilmektedir. Bunun kadar da mı olamıyoruz?

PKK’nin gençleri, tecrübeli yaşlı ve orta kadroları var, olgunlaşmış, eskiden daha güçlü durumdadırlar. Daha önce de söylemiştim; PKK kendi kararını kendi vermezse, kendi çözüm yolunu geliştirmezse, tasfiyeye direnmezse, kendilerini savunmazlarsa “PKK’ye basittir, sıradandır” diyeceğim.

Gerillaya da söylüyorum. Dağa çıkarsan savaşmayı bilmiyorsan ölürsün, bundan tamamen sen sorumlusun. On beş yıldır Gandhi’yi solda sıfır bırakacak şekilde barış mücadelesi veriyorum, ama olmazsa sizler de varlığınızı ve özgürlüğünüzü koruma mücadelesini vermelisiniz. Vermezseniz ölürsünüz. Amaç varlıklarını ve özgürlüklerini koruma olmalıdır. Bu artık Kürtler için bir varoluş ve öz savunma savaşıdır.

Ben geçen görüşmelerde Devrim Süreçlerinden bahsetmiştim. Bu süreçlerden şunun için bahsediyorum. Devrim süreçleri bir başladı mı kontrolden çıkar, hiç kimse kontrol edemez. Şu an Türkiye'de bu tehlike var mı, var.

Türkiye’de devasa açlık, işsizlik sorunları var. Bu durum bile çözümsüzlük halinde tehlikenin işaretini veriyor. Eğer sorun çözülmezse bunlar kendilerini savunacaklar, kendi çözümlerini kendileri ortaya çıkaracaktır. Ben burada bir çözüm yolunu, illa ki savaş olacağını söylemiyorum. Başka çözüm yolları da olabilir, kendileri karar verirler.

İki taraflı çatışmasızlık süreci geliştirilebilir. Böyle bir irade ortaya çıkarsa KCK de buna uyabilir. Ancak şunu belirteyim, kimse kurbanlık koyun gibi de kafasını uzatarak bekleyemez. Meşru müdafaa hakkı kullanılır, bu evrensel bir haktır. Ayakta kalmak için her canlı kendisini savunmak zorundadır. Bitki-hayvan bütün canlılar için bu geçerlidir. Bu öz savunma hukuki, ekonomik ve diplomatik çalışmalarla güçlendiğinde kendiliğinden fiilen demokratik özerklik ortaya çıkıyor. Böylesi bir durumda demokratik özerklik de fiilen zaten gelişir. Dört temel alanda öz savunma, hukuk, ekonomi, diplomasi olarak gelişebilir demokratik özerklik.

Önemli olan bu sürecin iyi değerlendirilmesidir. Gerilla bu süreçte karakol saldırılarından uzak duracaktır. Ayrıca kendilerini korumak durumunda kalmadıkları müddetçe kesinlikle mayınlı saldırı da yapmayacaklar. Ama söylediğim gibi eğer imha amaçlı geliyorlarsa ve başka çare kalmamışsa, kesinlikle kendilerini korumak için her şeyi yapabilirler. Örneğin Cudi'de bir bölgede kuşatılmışlarsa ve üzerlerine geliniyorsa, kendilerini savunmak için her yolu deneyebilirler. Yani kısacası meşru savunmalarını yapabilirler.

Gelişmeler gösteriyor ki yeni bir çatışma süreci ihtimal dahilindedir. KCK de bundan sonra bir savaş kararı alırsa bu “devrimci bir savaş” olmalıdır. Devrimci savaşın kendine göre yöntemi, tarzı, sanatı olur. Devrimci savaşın yöntemi, tarzı, sanatı farklıdır. Savaşı yürüteceksen öyle eskisi gibi gidip bir-iki polis öldürüp kaçmakla, karakola doçkayla birkaç el ateş etmekle olmaz. Bu yöntem devrimci savaş yöntemi değildir. Devrimci savaş denilen şey, örneğin Hakkâri’de, Diyarbakır'da binlerce, on binlerce insanı yanına alıp, ayağa kaldırmak, onlarla birlikte çatışmak, savaşmaktır. Bir ağ gibi her yerde örgütlenip, her yere hakim olmaktır. Savaşı da bu örgütlü hakimiyet üzerinden yürütmektir. Geçmişteki gibi kontra, jitemvari eylemlere bulaşılmamalıdır. Böyle yapabileceklerse, her yere hakim olup, bu jitemvari, kontravari tehlikelerin önüne geçebileceklerse savaşsınlar, savaş kararı alsınlar. Ben yine buradan belirtiyorum, böylesi bir durumda da sorumluluk kendilerinindir. KCK kendine güveniyorsa “ben devrimci savaş yapacağım” diyorsa bundan sonra Batman’daki gibi kendisini zora sokan eylemlerden kaçınmalıdır. Bütün yaptığı eylemlerin hesabını verebilecek durumda olmalıdır. Bizim gerillacılık, savaş anlayışımızı kendi içimizden çıkan çeteler yıprattı. Hogir'in de içinde olduğu grubu kendi ellerimle eğittim. Kendi ellerimle eğittiğim, gönderdiğim bu grup, hemen ertesi gün -Mardin'in Pınarcık Köyü olmalıydı galiba- bu köyde çoluk çocuk demeden onlarca kişiyi katlettiler. Bundan dolayı bana da “bebek katili” dediler! Ben doğru-devrimci savaş tarzında eğitip gönderiyorum ama benden ayrılır ayrılmaz hemen bir gün sonra benim adımı da kullanarak katliam yapıyorlar! Sonrasında buna benzer birçok olay yaşandı. İçimizde türeyen çeteler yapıyordu bunları. Hogir, Kör Cemal, Şahin Baliç, Şemdin Sakık... Bunlardan daha önce bahsetmiştim. Bunların Jitemle kol kola bu tarz kontravari eylemleri yaptıkları daha sonra açığa çıktı. Bazıları da iktidar hırsıyla yaptı. PKK Ana Karargahı olarak bunlara hakim olamıyorduk. Biz böylesi eylem emirleri vermiyorduk, bize rağmen böylesi eylemler yapıldı ve savaş yozlaştı. Bir de içimize sızmalar vardı, bu unsurlar da bu tarz katliamları yapıyorlardı. Sonrasında ne oldu? Bu tarz jitemvari, kontravari eylemler bizi çok yıprattı. Bahsettiğim gibi böylesi eylemleri de benim adıma yaptılar! Bundan sonra böyle olmamalıdır.

Örneğin ben olsam böyle kale gibi ve yüksek teknolojiyle donatılmış yerlere yönelmez, bu kadar kayıplar vermezdim. Benim tarzım daha farklı olurdu. Dışarıda olsaydım Cudi gibi uygun yerlerde iyi üslenirdim, sonuç alıcı eylemlere yönelirdim. Bir yere üslenmek riskli olur muydu, evet olurdu ama büyük kazandırıcı da olabilirdi. Ya tam kazanırdım, ya tam kaybederdim! Yanlış anlaşılmasın ben kimseye savaşı yükseltin, derinleştirin demiyorum. Bir tespit yapıyorum, bir tehlikeye dikkat çekmek istiyorum.

Kale gibi korunan karakollara Donkişotça saldırılar PKK'yi yok eder. Böyle eylem tarzı olamaz. Savaşacaksanız doğru dürüst savaşın. Halkı da boş yere provake etmeyin. Diyelim ki Van'da topyekün savaşacak halk var. Burada bir iki asker polis öldürerek, Van'daki halkın bu potansiyelini de ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Kızıltepe'de halkın yüzde sekseni, doksanı her türlü savaşa hazır. Eğer yapabiliyorsanız, savaşma gücünüz varsa o zaman da buna siz karar verirsiniz. Topyekün bir savaş kentlerde, Kandil'de halk gerilla hep birlikte o savaşı da sürdürürsünüz. Bu durum bir ay sürer, üç ay sürer kaç ay sürer bilemem ama eğer yapabilecekseniz kendinizi buna hazırlamışsanız o zaman bunun kararını da siz verirsiniz.

Kandil'e şunu söylüyorum: Devlet üzerlerine gelirlerse onlar da kendilerini savunurlar. Üzerlerine gelmedikleri sürece de mevcut eylemsizlik pozisyonlarını korurlar. Askerler de hep aynı değil. Bazıları üzerlerine özellikle gitmek isteyebilirler, bazıları ise savaşmak istemeyebilir. Üzerlerine gitmeyen asker ve polise karşı da dikkatli davransınlar, onlara yönelik bir şey yapmasınlar. Ancak öz savunmalarını da yaparlar. Misilleme haklarını da kullanırlar. Tutuklama olduğu zaman da KCK de karşı misilleme hakkını kullanarak tutuklama yapabilir. Yine Kandil'e de şunu söylüyorum: Öyle şurada burada bomba patlatmakla, bir iki yere bomba atmakla, bir iki pusu kurmakla bu iş olmaz. Böyle yapacaklarsa hiç yapmasınlar. Böyle yaptıkları taktirde dönüp en çok bize zarar veriyor. Savaş başlarsa önceki savaşlardan çok daha farklı olur. Büyük bir iç savaş olabilir. Kandil yapabiliyorsa büyük devrimci halk savaşını yürütür. Diyarbakır, Batman'da halkın yüzde sekseni ayağa kalkar, halk savaşı olur. Biz savaş yanlısı değiliz. Savaş yerine direnişi esas alıyoruz. Savaş ayrı, savaş istiyorlarsa dünya savaş tarihi ve tarihteki savaş taktikleri bellidir, bunun bir geleneği var. Gerilladan da rica ediyorum, 1 Mart'a kadar beklemelerini istiyorum.

Gerekli Olan Tüm Toplumsal Alanlarda Yürütülecek Bir ‘Kadın Devrimi’dir

Kadın yoldaşlara;

Kendilerini yaptıkları konferanslarından ötürü kutluyorum. Kadın şahsında toplum özgürleşecek. Son savunmalarımın içeriğinde bu yönlü kapsamlı değerlendirmem var. Zorlanma ve zorlamaları doğaldır. Kesinlikle küçümsenecek bir mesele değildir. Halka karşı saygı ne ise, kadına karşı saygı da aynı anlamdadır. Hata ve eksiklikler elbette olabilir. Ama bu, kadının özgürlüğü önünde engel olmamalı. Önlerini açmaya çalıştım. Sınıflı toplumun dayattığı şeyler umurlarında olmamalı. En büyük direnme özgür kadın kişiliğinde ısrardır. Bütün bu konuların sizleri zorluklarla karşı karşıya bıraktığını biliyorum. Bunu aşmanız için muazzam kişilik dönüşümleri, muazzam bir örgütlülük, derinliğine araştırma ve inceleme çabalarına ihtiyaç vardır. Ben dışarıdayken sizlere yönelik yaklaşımlarımın tümü eğitseldi, bütün gücümle böyle yaklaştım. Hiç kimsenin cesaret edemediği kadar erkek iktidarlaşmasını yıkmaya çalıştım. İmralı'dan da zaman zaman kısa mektuplarla size seslenmek istedim. Kuşkusuz daha kapsamlı ve derinliğine size ulaşmak isterdim.

Kadınların örgütlenmesi en büyük umutlarımdan birisini oluşturmaktadır. Bu coğrafyadaki tarih ve toplumun gerçeğinde aslında başlangıçta bir tanrıça kadar ileri olan, günümüzde ise tamamen unutulması, mezara gömülmekten beter bir duruma getirilmesi benim için her zaman temel bir sorun olmuştur.

Tarihin şafak vaktinde görkemli toplumsal kimliğiyle ana tanrıça rolünü kendine yakıştıran kadın, ne yazık ki günümüz Ortadoğu’sunda en değersiz meta konumuna indirgenmiştir. Başlı başına trajik bir öyküsü olması gereken bu tarihi fazla açma imkânından yoksunuz, ama sonuçlarını eleştirebiliriz. İnsan eliyle sağlanmış kadın etrafındaki sis bulutlarını dağıtarak gerçeğini keşfetmek ivedi toplumsal görevlerin başında gelmektedir.

Kadındaki kölelik hiçbir kölelik biçimiyle karşılaştırılmayacak denli karmaşık ve yaşamsaldır. Uygarlık tarihi içinde kadın köle pazarı, cariyelik, haremlik kurumları olguyu kısmen yansıtabilir. Fakat kapitalist modernitenin kadın üzerindeki uygulamalarının haddi hesabı yapılamayacak denli çoğaltılmıştır. Hiçbir uygarlık kapitalizm kadar kadın üzerinde oynamamış, istismarını kurumsallaştıramamıştır. Olgu o denli istismar edilmiştir ki, kadınların ezici çoğunluğu kendilerini en alçakça durumlara indirgeyen uygulamaları kadının temel kimlik özellikleriymiş gibi yansıtmaktadır, hatta kendilerini üzerlerinde oynanan oyunların bir parçası olarak kabullenip oynamakta sakınca görmeyecek kadar ele geçirilmiş bulunmaktadır. Sadece olgusal baskı ve sömürüden bahsetmiyoruz. Yaşamın her hücresine kadar özümsetilmiş bir köleliği ses, renk, beden ve zihniyet biçimleri olarak gönüllüce sunmaktan çekinmemektedir. Toplumsal hakikatle bağını yitirdiğinin ve sahnede oynatılan bir yaşamdan ibaret hale getirildiğinin farkında bile değildir. Daha doğrusu bu imkânı bulamamaktadır.

Kadınsız yaşamın olamayacağı bir gerçek olmakla birlikte, bu denli düşürülmüş bir kadınla onurlu ve anlamlı bir yaşamın paylaşılamayacağı da açıktır. Mevcut kadınlı yaşamın gırtlağına kadar herkesin, genelin en alçaltıcı köleliğe gömüldüğü bir tarz olduğunu bilerek, hissederek çözümleyici ve eylemsel olmak, yaşamın kurtuluşunun doğru yolu olmaktadır. Kadınla anlamlı ve onurlu yaşamın büyük bilgelik ve yücelik gerektirdiğini hiç unutmamak gerekir. Aşk ideası olanların bunu gerçekleştirme yolunun bu bilgelik ve yücelikten geçtiğini her an hatırlamaları gerekir. Başka türlüsü aşka ihanet ve köleliğe hizmettir. Toplumsal hakikate ulaşılmadan aşka erişilemez.

Toplumsal cinsiyetçilik kadın-erkek ilişkilerindeki iktidarla sınırlı bir kavram değildir. Toplumun her düzeyine yayılmış bir iktidarcılığı ifade eder. Moderniteyle azamîleşmiş devlet iktidarını gösterir. Hiçbir nesne kadın kadar tahrik ettirme ve iktidara konu arz etme durumunda değildir. Kadın nesneleştirilmiş bir varlık olarak iktidarı azamî kılma özelliklerine sahiptir. Sürekli tahrik ettirilme ve iktidarı çoğaltma konumunda tutulur. Kadının iktidarla ilişkisini bu kapsam üzerinde çözümlemek, hakikatini açığa çıkartmak açısından önemlidir. Her erkek iktidar hırsını kadında gerçekleştirme zihniyetine fazlasıyla sahiptir. Aynı zihniyet kadın cinsinin birbirleri ve çocuklar üzerindeki iktidar hırsı olarak daha da çoğalır ve uygulanır. Bu sefer kadın kadının kurdu olur. Zincirleme reaksiyon denilen olay budur. Kadının kapitalist sömürü sistemindeki rolü çok daha açık ve elverişli durumdadır. Sistem için ücretsiz doğurma ve büyütmekle yetinmez, en az ücretle her işe koşturulur. İşsizler ordusunun baskı ve ücret sistemini sürekli düşürme pozisyonunda tutulur. Ne acıdır ki, en kahırlı emeğin sahibi olduğu halde, Marksistler de dâhil, hiçbir öğreti kadının haklarından ve emeğinden bahsetme gereği duymaz. Bunun için gerekli çözümleme ve politik tutumu geliştirmez. Erkek egemenliğinin toplumsal cinsiyetçiliğinin yaygınlığını kanıtlayan bir gösterge de kadın emeğiyle ilgilidir.

Toplumun egemen erkek karakteri, günümüze kadar kadın olgusunun bilimsel değerlendirmesine bile fırsat tanımamıştır. Kadın gerçeği dinden çok tabusal bir alan sayılmaktadır. Namus adı altında, aslında erkeğin en sinsi, en hain ve zorbaca gasp ettiği kadın gerçekliği ve hakları gizlenmektedir. Kadının tarih boyunca kimliği ve kişiliğinden yoksun bırakılarak sürekli erkeğe tutsak edilmesi, sınıfsallaşmadan daha olumsuz sonuçlara yol açan bir olgudur. Kadının tutsaklığı genel köleliğin, düşüşün bir ölçüsüdür; toplumda yaygınlaşan yalanın, hırsızlığın ve zorbalığın bir ölçüsüdür; her tür kirlenmenin, uşaklığın ölçüsüdür. Cinsiyetçiliğin hedefi, kadına nefes aldırmamaktır. Hem erkeği iktidar hastası yapmak, hem de kadını tecavüz duygusu altında tutmak cinsiyetçi ideolojinin etkili işlevidir.

Sorulması gereken temel soru, erkeğin neden kadın konusunda bu kadar kıskanç, tahakkümcü ve cani kesildiği, yirmi dört saat tecavüzcü konumla yaşamaktan vazgeçmediğidir. Şüphesiz tecavüz ve tahakküm toplumsal istismar kavramlarıdır. Olup bitenin toplumsal niteliğini ifade etmektedir. Daha çok da hiyerarşiyi, ataerkilliği ve iktidarı çağrıştırmaktadır. Daha derinlikte yatan bir anlamı ise, yaşama ihaneti ifade etmesidir. Kadının yaşamla çok yönlü bağlılığı erkeğin toplumsal cinsiyetçi tutumunu açığa kavuşturabilir. Toplumsal cinsiyetçilik, yaşam zenginliğinin cinsiyetçiliğin köreltici ve tüketici etkisi altında yitimini, bunun doğurduğu öfke, tecavüz ve hâkimiyetçi tutumu ifade eder.

Sistem reformla düzelme şansını çoktan yitirmiştir. Gerekli olan tüm toplumsal alanlarda yürütülecek bir ‘kadın devrimi’dir. Nasıl ki kadın köleliği en derin kölelikse, kadın devrimi de en derin özgürlük ve eşitlik devrimi olmak durumundadır. Kadın devrimi hem kuramda hem de eylemde en köklü çıkışları gerektirir. Öncelikle cinsiyetçi ideolojiye karşı ardıcıl, sürekli bir savaş gereklidir. Kadın devrimi günün yirmi dört saatinde yürürlükteki tecavüzcü zihniyete karşı ahlâkî ve politik olarak da savaşın derinleştirilmesini gerektirir. İktidar ve sömürü amaçlı çocuk doğurma olgusunun mahkûm edilmesini, reddini gerektirir. Çocuk doğurma iradesini tamamen özgürleşmiş kadına bırakmayı gerektirir. Hanedanlık ve aile ideolojisinde devrim gerektirir. Herhâlde en önemlisi de kadınla yaşam felsefesinin, daha doğrusu felsefesizliğinin aşılmasını gerektirir. Kadınla yaşamın gücünü çocuklara sahip olma ve cinsel iştahı giderme anlayışına bağlı olarak değil de, en derin dostluk, arkadaşlık, toplumsallık bağı olarak, güzelliğin, sadakatin, barışın ve soyluluğun üretilmesinde, eşit ve özgürce paylaşımında görmek gerekir.

Şüphesiz kadınla yaşamın eşit ve özgürce paylaşımı, toplumsal hakikatin mutlaka doğru seyreden karşılıklı bilgeliğini gerektirir. Gerçek aşk ancak karşılıklı toplumsal hakikatin güç dengesinde yaşanabilir. Köleliğe, tecavüze ve iktidara bulanmış kişiliklerde aşk asla gerçekleşmez. Yoğun ve sürekli yaşanan başarısız deneyimler ve aile iflâsları bu gerçeği doğrulamaktadır. En az erkek kadar kadının da toplumsal güce ve bilgeliğe sahip olması durumunda sevginin ve güzelliğin, iktidarsız, barış içinde eşitçe ve özgürce üretilerek ve paylaştırılarak yaşanması sağlanabilir. Günümüz, 21. yüzyıl kadın devrimine öncelik vermeyi şart kılıyor. “Ya yaşam ya barbarlık” sloganı bu devrimi dayatıyor.

Köklü bir kadın devrimi, dolayısıyla erkeğin zihniyet ve yaşam değişikliği yaşanmadan yaşamın kurtuluşu olanaksızdır, çünkü yaşamın başat kendisi olan kadın kurtulmadan, yaşamın kendisi hep bir serap olarak yaşanacaktır. Erkeğin yaşamla ve yaşamın kadınla barışması sağlanmadıkça, mutluluk da boş bir hayal olacaktır. Kadın ve özgür yaşam için toplumsal gerçekler sınırsızdır. Ortadoğu toplumu ve kadını yaşadığı uygarlık ve fethine uğradığı moderniteyle düşürüleceği kadar düşürülmüş, kendisi olmaktan çıkarılmış, nesne konumuna getirilmiştir. Toplumsal sorunun kadın üzerinde çözümlenmesi ve çözümüne aynı olgu üzerinden gidilmesi doğru bir yöntemdir. Sorunların anasına ancak çözümlerin anası olan kadın devrimi dayatılarak hakikate doğru adımlarla varılabilir.

Kadına dayatılanın yaşama ihanet olduğu anlaşılıyor. Yaşanmak isteniyorsa, öncelikle bunun için kadınla yeniden karşılıklı bilgelikle güç dengesi içinde güzellik ve yücelik duygularının üretilmesi ve paylaşılmasının başarılması gerekiyor. Bu gerçeğin inşa edilmesi, hakikatine varılması gerekiyor. Bu konuda tekilin ve evrenselin, yani somut kadın ve erkekle ideal soyut erkek ve kadınlığın iç içe yaşanması gerekiyor. Yaşanması için bilincinin ve iradesinin oluşturulması gerekiyor. Mülk olarak, sahip olarak birbirini köklü bir biçimde terk etmek gerekiyor. Geleneksel namus yerine, güzelliğin ve soylu kişiliğin çekiciliğini geçerli kılmak gerekiyor.

Demokratik toplum kadın zihnini ve özgür iradesini gerektiren toplumdur. Demokratik modernite açıkçası kadın devrimi ve uygarlığı çağıdır. Demokratik modernite çözümü kadın sorunu ve devrimi konusunda ideallı ve eylemlidir. Demokratik modernite ulusları kadınsız projelenip uygulanacak projeler değildir. Tersine, her adımında kadınla bilgeliğin ve eylemliliğin paylaşılmasıyla gerçekleştirilecek devrimlerdir. Ekonomik toplumun inşası kadın öncülüğünde gerçekleştiği gibi, yeniden inşası da kadının komünal gücünü gerektirir. Ekonomi kadının öz toplumsal mesleğidir, eylemidir. Ekoloji ancak kadın duyarlılığıyla toplumla buluşturulacak bir bilimdir. Kadın kimlik olarak çevreseldir.

Kadını sosyal ilişki yoğunluğu olarak incelemek, bu nedenle sadece anlamlı değil, toplumsal kördüğümleri aşmak (çözümlemek) açısından da büyük önem taşır. Tüm özgürlük, eşitlik, demokratik, ahlâki, politik ve sınıfsal mücadelelerin başarı veya başarısızlıklarında yaşanan hayal kırıklıkları (ütopya, program ve ilkelerin hayata geçirilemeyişi), kırılmayan egemen (iktidarlı) ilişki biçiminin (kadın-erkek arasındaki) izlerini taşır. Tüm eşitsizlikleri, kölelikleri, despotlukları, faşizmi ve militarizmi besleyen ilişkiler, ana kaynağını bu ilişki biçiminden alır. Eşitlik, özgürlük, demokrasi, sosyalizm gibi adı çok geçen sözcüklere hayal kırıklığı yaratmayacak geçerlilikler yüklemek istiyorsak, kadın etrafında örülen toplum-doğa kadar eski olan ilişkiler ağını çözmek ve parçalamak gerekir. Gerçekten yoğunlaşıldığında görülecektir ki ulusal, sınıfsal, sosyal savaşımın en yakıcı olanı cins gerçekliğinde yaşanır. En tabu denilen cins kavramları, cinsiyet kavramları ulusal, sosyal baskıların en çok gizlendiği ve esasta sahte bir ahlâkla kadına kaybettirildiği bir alandır. Biz bunu da parçaladık ve özellikle değerli, büyük kadın şahadetlerimize bağlı olmanın gereği olarak, bunu cesaretle yürüttük ve gördüğünüz gibi bütün bu bağlılıkların bir sonucu olarak özgür yaşamın gücü ve onun militanlığı ortaya çıktı.

Zorlu ama bir o kadar da onurlu bir mücadelenin içerisindeyiz. Elbette bugünlere kolay gelinmedi. Özgürlüğe büyük susamışlığın verdiği güçle soruna yüklendim. Çok sayıda çözümlemeler, diyaloglar, derinlikli konuşmalar yaptım.

“Kadının katılmadığı devrim başarıya ulaşamaz” dedik ve bu doğrudur. Ama kadını devrime nasıl katacaksınız? Bir köle olarak mı, bir kölenin en bağımlı kölesi olarak mı katacaksınız? Çünkü saflarımıza gelen kadınların hepsi bağımlıdır. Bu kadar bağımlılığın olduğu bir örgüt, nasıl özgürlüğün örgütü olacak, özgürlük isteyen kadınlar nasıl özgürlük elde edecek?

Benim kendime egemen kıldığım ilişki tarzı şudur: Her şeye yoldaşça bakacaksın; bütün kesimler ve tüm insanlarla ilişkilerine yoldaşlık ölçüleriyle yaklaşacaksın. PKK’de bunu çok az kişi uyguluyor. Kadın-erkek ilişkilerinde düzey yaratılmak, olgunluk, ciddiyet, eşitlik, özgürlük, sevgi, saygı, güç ve kolay oynanamaz bir düzey sağlattırılmak isteniyorsa, öncelikle ucuz duygulara ve güdülere kapılmadan, temel yoldaşlık ölçülerinde birbirimizle birliğe var olup olmadığımızı iyi anlamak zorundayız.

Bütün bunları vurgulamamıza rağmen, genel değerlendirmeler ucuz yaklaşımcı, düşürücü, tıkayıcı, basitleştirici, ağavari ve köleleştiricidir. Demek ki, doğru ilişki geliştirmek mücadele ister. Yani kolay ilişki tarzı yoktur. Dolayısıyla yoldaşlık en yoğun savaşımı ifade ediyor. Yani geleneksel, inkârcı ve yüzeysel ilişki tarzı itibar etmediğim ilişki tarzıdır. Devrimci tarzı, yoldaşlık tarzını deniyorum. Bu çok zor bir tarzdır, ama örgütlüyor, partileştiriyor ve savaştırıyor, bu anlamda güzelleştiriyor ve sevdiriyor.

Üslubunuzu, örgütlülük ve savaşçılık düzeyinizi geliştirin, kendinizi sevdirin, bunu doğru yapın, emeğinizle yapın ve oynamayın! Kişiliğinizde geleneklerden, inkârcılıktan ve yüzeysellikten eser bırakmayın! Böyle yaklaşırsanız sevgili bir yoldaş olursunuz; o zaman herkes sizi sever, sayar, hürmet eder. Bu insanlarla da her türlü devrim başarıya gider, toplum kurulur.

Mevcut gerilla faaliyetlerimiz, hatta kitle çalışmalarımız kadının özgürlüğüne katkı sağlıyor ve eskisiyle kıyaslanmayacak gelişmelere yol açıyor. Ama biz hala bunun yeterli olduğunu ve gelişmelerin sağlama alındığını söyleyemeyiz. Her an eski anlayışlar ve tutumlar hortlayabilir, hatta eskisinden daha olumsuz gelişmelere de yol açabilir. Zaman zaman geleneksel yaklaşımlar hortlatılıyor; erkekle ilişkiler en tasfiyeci ve en haince kaçışlara kadar yol açabiliyor. Ciddiyetten uzak, yüzeysel yaklaşımlar ortamı bulandırıyor. Yani yüce özgürlük amacıyla yola çıkıldığı halde tersi sonuçlara yol açılması sıkça rastladığımız olaylardandır. İşleri genel anlamda “Devrim olur, özgürlük kazanılır” düzeyinde ele almadan, geleneksel, inkârcı ve yüzeysel yaklaşımlar ve küçük burjuva liberal tutumlarla kendimizi aldatmadan, eksik veya yetersiz bırakmadan, özgünlüğe göre çözüm yolunu açıkça ortaya koyan, bunu da rastlantıya ve kişilerin niyetlerine terk etmeden, örgütlü, yönetimli ve denetimli bir yapı ve kurumlaşmayla sağlama almanın en doğru tutum olacağını belirtmek zorundayız. Bunları kavrayıp gereklerini yerine getirme göreviyle karşı karşıya bulunmaktayız. Dolayısıyla eğitim ve örgütlenme büyük önem taşır. Hele sıra ordulaşma işine geldiğinde daha fazla yoğunlaşmak gerekir. Bu gerekçeler göz önüne getirildiğinde, başta gerilla olmak üzere çeşitli faaliyetlerde kadın ordulaşmasını ve örgütleşmesini geliştirmek; özgürlüğün garantiye alınması açısından geleceğe ertelemeksizin bunu günlük olarak hemen şimdi gerçekleştirmek büyük öneme haizdir. Günlük olarak özgürlük eyleminizi ruhta, düşüncede, örgütlenmede ve yaşamda sağlamak, özümsemek ve yaşatmakla sorumlu olduğunuzu, çabalarımızın sürekli ve yoğun olduğunu kavrarsak, gerçek bir kurtuluş faaliyetinden bahsedebiliriz. Ancak o zaman kimliğimizin, özgürlüğümüzün, taleplerimizin ve amaçlarımızın gerçekleşmesine gerçekçi bir tarzda katkı sağlayabiliriz.

Önümüzdeki dönemde de kadın ordulaşmasına elimizden gelen katkıyı sunacağız. Şu an oldukça bilinçleniyorsunuz, özgür bir kişilik olarak sürece katılıyorsunuz. Bunlar sağlıklı bir örgütleme için gereklidir ama yeterli değildir. Kadrolaşmanızı biraz daha ilerlettikten sonra, birçok görev sahasına görevli, hatta önder düzeyde yükleneceksiniz. Geliştireceğiniz örgütlenmeler ve bundaki başarı düzeyi sizi kesinlikle özgür yaşama yaklaştıracaktır. En gerçekçi tarz budur ve buna yüksek değer biçiyoruz. Bunu her zamankinden daha fazla düşünme, tartışma, karara bağlama ve özellikle pratiğe geçirme vazgeçilmez bir uğraşınız olmalıdır.

Benim sevgim savaşı geliştirenedir; örgütü, vatanseverliği ve özgürlüğü geliştirenedir. Ne diye beni örgütten ve savaştan uzaklaştıracak olanı seveyim, ne diye ona ilgi göstereyim ve değer vereyim? Kim olursa olsun, savaşa, örgütlenmeye ve partiye hizmet etmeyeni bir çırpıda atabilmeliyiz. Şu ilke egemen olmalıdır: Biz yaşamımızı mutlak olarak devrimin emrine vermişiz. Yaşamımız, tutkumuz, heyecanımız ve coşkumuz devrimdir, devrimi geliştirmedir.

Toplumumuzun bilinen özellikleri ve almış olduğu bir düzen kültürü var. Herkesin kendini bir numaralı komutan ilan etme durumu, hastalık gibi üstten aşağıya doğru yansıyor. Kendilerini temel parti disiplininden koparmışlar, zaten askeri yetenekleri de fazla yok. Emekleriyle yaşayamamışlar, daha ağırlıklı olarak benim özgün çabalarımın üzerine ucuz yaşamayı bir meslek haline getirmişler. Merkezi rolüne, komuta rolüne sahip çıkma yerine, varolan olanaklar üzerinde kendilerine göre “imkan ortaya çıktı, onunla yaşayacağımız kadar yaşayalım” veya “düzen biraz yaşam şansı veriyor, kaptıracağımız kadar kendimizi buna kaptıralım” diyorlar. Böyle bir tehlike var. Bunlar, Kürt kişiliğindeki ve genelde düşürülmüş halklardaki özelliklerdir. Özgürlük veya anlayış tanınamaz. Bize ne kadar kötülük geldiyse, bu anlayış sayesinde geldi. Biz zaferi kazanabilirdik, onun bütün olanakları elimize geçirilmişti. Halen birçok karargahımız, alan sorumlumuz temel üslenmeye, onun özellikle lojistiğine, mevzilenmeye, savaşçısını özellikle de ruhta, beyinde hazırlamaya ilgi bile göstermek istemiyor. Sanki en temel sorunlar bunlar değilmiş gibi, ucuz yönetim, gücü ucuzca kontrolü altına almak istiyor ve bu gücü niçin kullanacağını da doğru-dürüst bilmiyor. Bir hastalık türü! Bir dağın stratejik önemini görmek zor mu? Bir savaşçının öncelikle ruhta ve bilinçte kazanılmasını düşünmek zor mu? Ruhunu kazanmazsan nasıl savaştıracaksın?

Bir pratik birlik komutanlığı görevine soyunsam, o birliği ateş birliği yaparım, fırtına birliği yaparım. Görev budur. Hazır birlikleri bile gevşetecek, sağa-sola savuracak, ondan sonra da karşımıza çıkacaksınız. Komutan dediğin, günlük olarak yoğunlaşan demektir, taktik önderlik böyledir. Madem komutanlığa soyunuyorsunuz, benden bile daha fazla düşüneceksiniz. Çünkü taktik Önderlik, günü kılı kırk yarmakla geçirir. Çok rasgele, çok plansız, tesadüfen vurduysanız kardır. Ama çoğunlukla ucuzca kaybediyorsunuz. Planlı olmayan savaşamaz. Plansız bir gerilla felaket getirir. Planın özü, elde olanı en verimli kullanabilmek, zemini ve süreci bu temelde değerlendirmektir. Planlı devrimci her şeyiyle böyledir. Elbette ki bu, kendini toparlamadır, sistematize etmedir, her şeyden önce kendine sahip çıkmadır. Bir devrimcide bundan başka ne aranır?

Savaş sanatının başka yolu yoktur. Yoğunlaşmaktan ve anı anına her şeyi gözetmekten başka bir yöntemle komutan olunmaz. Ancak bunu göze alan kişi komutanlıkta rol oynayabilir. Köylü usulü, kasaba usulü kendini kandır ve “imkanları kullanıyorum, kestirmeden komutan oluyorum!” de. Bu basitliklerinizi terk edeceksiniz. Bu şiddetli olayların, olguların etkisiyle kendinizi hızla askeri savaş sanatının gereklerine göre yoğunlaştıracak, görüş ve irade sahibi yapacaksınız.

Yıllarca savaştıktan sonra askeri usulü, yoğunlaşmayı ve mevzilenmeyi, yerinde adım atarak ve sözünü de yerinde söyleyerek gerçekleştirmeniz gerekiyor. Bu kadar desteğimize rağmen halen daha doğru dürüst konuşamıyorsunuz, adımlarınızın büyük bir kısmı hatalıdır. Kendilerine bir bebeklik hastalığı yakıştırmışlar ve “hislerimize göre hareket ettik, bol bol ağladık” diyorlar. Bu neyi kurtarır? Size göre bu, yaşam tarzınızdır. “Yüzyıllardan beri böyle gelmiş, böyle gitsin” demek, kendinize de bize de yapabileceğiniz en büyük saygısızlıktır. PKK olayı buna “dur” demekle başlar. Böyle asker ve komutan olunmaz. Art niyetlisiniz, çaba ve cesaretten yoksunsunuz demiyorum. Ben bu işin sorumluluk ve ona göre de bir kişilik istediğini söylüyorum.

 Gerillayı gerçekten uygulayabilecek miyiz? Gerilla savaş stilini, gerillanın üslenmesini, hareketliliğini, ileri-geri çıkışlarını, bölünmesini ve birleşmesini tam bir klasik anlamda gerilladan tutalım özlü gerillamıza doğru yaratıcı bir biçimde derinlikle uygulayabilecek miyiz? Sayı genişliği sorun değil, buna nitelik ve derinlik kazandırabilecek miyiz? Bunun da çözümlenmesi için özellikle komutanın rolünü önemle belirledik. Doğru komuta kişiliği, özellikleri, görevleri, gelişimi nasıl yerine getirilir? Komuta nasıl yaşar, nasıl savaşır? Bu konularda son süreçte muazzam çabalar gösterildi. Her şey oldukça netleştirildi, sayı olarak da yedekleriyle birlikte hemen her birim de hazır hale getirildi. Teknik imkanları da biraz kullanarak, bu netleşme düzeyini her alana rahatlıkla ulaştırabildik. Gençsiniz, kendinize güvenebilirsiniz. Yine başarıya da susamışsınız. Başarıya susamışlık işin temelidir, ilerisini düşünme gücüdür, sabırdır ve sağlam taktikleri esas almadır. Sanırım bunu da az-çok biliyorsunuz, öğrendiniz. Biz kendi başımıza bu savaş sanatını buraya kadar getirdiğimize göre, siz desteğimizle çok daha ileri noktalara kesinlikle götürebilirsiniz. Başka türlü Önderlik yaklaşımları, parti yaklaşımları ve düşman yaklaşımları olamaz. Biz insana güveniyoruz, ama bu çerçevede. Kendinize yakıştırdığınız çerçevelerde güçlü önderler, komutanlar ve onun orduda savaşım ustaları olunamaz.

Demek ki derinleştirilmenin de bir çok imkanı artık mevcuttur. Öyle komuta yetkisini keyfince kullanabilmek, bazen hiç savaştırmamak, bazen intiharvari savaştırmak, bazen gerillayla hiç alakası olmayan mevzi savaşını, yanlışlığı, kayıpları çok açık olan bir sürü yanlış savaş biçimlerini denemek artık mümkün değildir ve bunun sınırları son derece daraltılmıştır. Hatalar net de olabilir, ama bunların hiç birisi artık taktik dışı gelişmeyecektir. Bunun için birliklerin tecrübesi oldukça geliştiği gibi, komuta yenilenmesi de tamamen imkan dahiline girmiştir. Komutan olmak isteyen, nelere dikkat etmesi gerektiğini, neleri yerine getirmek zorunda olduğunu artık adı gibi bilmektedir.

Sizden çok şey istemiyoruz. Dikkatlice böyle bir düşüncede güç sahibi olmayı, devrim işine yüksek bir ciddiyet ve saygıyla eğilmeyi sağlayabilseydiniz işler ilerlerdi. Savaş çok ciddi bir olaydır ve ciddi olmalıdır. Kaldı ki, siz savaştan korkmuyorsunuz; ama onun sanat gibi ele alınmasını, savaşımın, yaşamın ve sevginin doğru biçimlerine hakkını vermesini bilmiyorsunuz. Bu, sizin savaşı daha iyi kavramanız gerektiğini ve davranışlara dökmenizin önemli ve zorunlu olduğunu gösterir. Kolaya boyun eğmeyin, hakkınız olmayana yeltenmeyin, yüksek ilginizi eksik etmeyin. Yine tutkularınız olsun, ama bunlar savaş ve sevgi tutkuları olsun, ona dönüşsün; birbirinizi yüksek koruma gücü kadar, birbirinize karşı yüksek eleştiri gücünüzü de koruyun. Kendinizi böyle yaratamazsanız ya düşman sizi çok rahat, yersiz ve zamansız götürür ya da parti karşısında boynunuz hep eğik olur, yere bakarsınız.

Devrimciler özgür insanlardır. Özgür bir insanın önünü kimse kesemez. Tüm bu yaklaşımlar göz önüne getirildiğinde, yaşamın büyük bir gücü haline gelenler savaşın da büyük bir gücü olurlar. Sizlerin sorunları yurtseverlik ve onun savaşımı sorunlarıdır, devrim ve onun sorunlarıdır, parti ve onun sorunlarıdır. Bu anlamda kendinize özgü bir kişiliğiniz de yoktur. Kadın bu konuda en fazla partili, yurtsever ve en fazla savaşta olandır, ama bir yandan da özgür yaşam biçiminde ifadesini bulur. “Geleceğe yansıtmak” diyorsunuz, biz bunun kolay olmadığını böylece vurgulamış olduk. Hiçbir arkadaş “Benim bireysel kaderim ne olacak?” deyip kendini dar bir düşünceye kaptırmasın. Ben de dahil, hepimizin kaderi kurtuluşun bütünüyle yürümesine bağlıdır. Parti iyi yürürse, yoldaşlık iyi yürürse, cinsin özgürlüğü iyi yürürse, kişi de kurtulmuş sayılır. Bunlar iyi yürümedikçe, bunun dışında hiç birimiz özgür kurtuluş, özgür rahatlık beklemeyelim.

En değme savaşçılar da dahil, acaba şu anda askerileşmenin neresindeyiz? Olanaklarıyla, planları ve perspektifleriyle neresinde olmalıyız? Soruna gerçekçi yaklaşan var mı? Bunun için nelere, nasıl yaklaşılır diye PKK çizgisinin gereklerine göre gerçek bir yaklaşım gösteren olacak mı? Sorumlulukları benim üzerime yıkıyorsunuz. Ben bundan kaçmam, zaten devrimin bütün sorumluluklarını üstleniyorum. Ama sizin de küçük bir vicdan muhasebeniz olmayacak mı? Her şeyi yıkabilirsiniz, zaten her an yıkıyorsunuz. Bu konuda dayanıklıyım. Ama biraz kendinize bakıp “Ben kimim, hakkım ne, görevimi görebildim mi, kullanabildim mi, neyle uğraşıyorum, nasıl uğraşıyorum?” dediniz mi? Gözlerinizle içinize yönelebilecek misiniz?

Yanlış anlamayalım; çok az çalışıldığı veya az çaba sahibi olunduğu için eleştirilmiyorsunuz. Devrim bir sanattır; öncelikleri, olasılıkları ve ufku, onun temposu ve kişiliğe mutlak yansıtılması gereken hususları vardır. Askeri ve siyasal kafa sahibi olmanın, tavır sahibi olmanın bazı mutlak gerekleri var. Belki harcadığınız çaba fazladır, ama benim anlatmak istediğim biraz daha değişiktir. Öyle bir tarzınız oluşmalı ki, vicdanınızın emrediciliğini ve yine ustalığınızın sonuç alıcılığını düşman hissetsin; halk da “Tamam, böyledir” diyebilsin.

Nasıl yaşamalı, ne yapmalı ve nereden başlamalı sorularına verilecek ilk ortak cevap, sistem içinden ve sisteme karşıtlık temelinde başlamalıdır. Fakat sistemin içinden sisteme karşıtlık eski bilgeler düzeyinde her an ölüm pahasına hakikat savaşçılığını gerektirir. Nasıl yaşamalı nereden başlamalıyla iç içe olarak modernitenin bir zırh gibi giydirdiği deli gömleğini çıkarır gibi nefret ederek bu yaşamdan vazgeçeceksin. Gerektiğinde her an kusarak içindeki bu yaşamdan mideni, beynini, bedenini arındıracaksın. Sana dünya güzeli gibi kendini sunsa bile içini kusarak yanıt vereceksin. Ne yapmalı sorusuna diğer iki soruyla iç içe olarak sisteme karşı hep eylemlilik biçiminde bir yanıtla karşılık vereceksin. Ne yapmalının cevabı bilinçli ve örgütlü pratiktir.

Demokratik modernite sistemi açısından üç sorunun yanıtı sistemin unsurlarıyla ideolojik ve eylemsel buluşmayı ifade eder. Modernitenin akademik dünyasını sadece eleştirmekle yetinmeyen, alternatifini geliştiren yeni akademik birimler içeriklerine göre çeşitli adlarla inşa edilebilir. Güçlü bir akademik kadro olmadan demokratik modernite unsurları inşa edilemez. Akademik kadro ne kadar demokratik modernite unsurları olmaksızın anlam ifade etmezse, demokratik modernite unsurları da akademik kadrolar olmaksızın anlam ifade etmez, başarılı olamazlar. İç içe bütünsellik, anlam ve başarı için şarttır. Kapitalist modernitenin sırttaki lanetli elbise gibi duran fikri, zikri, eylemi ayrı anlayışını mutlaka terk etmek, aşmak gerekir. Fikir-zikir-eylem asla birbirinden ayrılmaz hakikatin hep sırtta tutulması bütünlük içinde giyilmesi, yaşanması gereken yücelik nişaneleridir. Üçünü bir arada; nasıl yaşamalı da, ne yapmalı da ve nereden başlamalı da temsil edemeyen, hakikat savaşına çıkmamalıdır. Hakikat savaşı kapitalist modernite çarpıtmasını kabul etmez. Onunla yaşayamaz. Özcesi akademik kadro beyindir, örgüttür ve bedende (toplumda) kılcal damarlarla yayılandır. Gerçek bütündür. Hakikat, ifade edilen bütünsel gerçektir. Kadro, örgütlenmiş ve eylemsel kılınmış hakikattir.

Ortadoğu kültürü kendini yenilerken bunun hakikat devriminden geçtiğini de bilmek durumundadır. Hakikat devrimi bir zihniyet ve yaşam tarzı devrimidir. Kapitalist modernitenin ideolojik hegemonyasından ve yaşam tarzından kurtulma devrimidir. Dinlerin ilk doğduklarındaki elçi ve havarileri gibi yaşamayı bilmedikçe, hakikat peşinde koşmadıkça hakikat savaşı verilemez. Verilse de başarılamaz. Ortadoğu’nun; yenilenmiş kadın tanrıça bilgeliklerine, Musa, İsa ve Muhammedlere, Saint Paul’lara, Mani’lere, Veysel Karanilere, Hallacı Mansurlara, Suhreverdilere, Yunus Emrelere, Bruno’lara ihtiyacı vardır. Hakikat devrimi, eskilerin eskimeyen ama yenilenen mirasına sahip olmadan başarılamaz. Devrimler ve devrimciler ölmez, sadece miraslarına sahip çıkılarak yaşanabileceğini kanıtlar. Ortadoğu kültürü fikri-zikri-eylemi bütünleştirmenin kültürüdür ve bu yönden çok zengindir. Demokratik modernite bu kültüre, uygarlığın ve kapitalist modernitenin eleştirisini ekleyerek katkısını sunacak, tarihi rolünü oynayacaktır. Demokratik çağın hakikat militanı, bu kimliği kişiliğine kazıyan, yaşam mirasını özgürce yaşayan ve yaşatandır.

Uygarlığın karanlık çağlarında kadın derin bir yokluğu yaşamıştır. Aslında ben bu uygarlığı karanlık, buzlu, karlı bir çağ olarak görüyorum. Fakat 2000’li yılların başından itibaren kadın baharlaşması başlamıştır. Uygarlık tarihi boyunca kadın cinsine yönelik yalancılığa ve zorbalığa dayalı egemenliğe, sert kışına ve sert karına karşı karı ve buzu delen kardelenler gibi kadın özgürleşmeleri gerçekleşmektedir. Bunu kadın baharlaşması, kadın baharına doğru, sert kışa ve kara karşı çiçeklenme, kadının özgürlük hareketinin çiçeklenmesi olarak görüyorum.

Özgürlük, ekmek ve sudan daha değerlidir. Kadın özgürleşmesini Ortadoğu’da zeka, savunma, güzellik temelinde baharla birlikte bir güneş gibi yaratacağınıza inanıyorum. Bu topraklar nasıl ana tanrıçayı yaratmışsa şimdi de özgür kadını yaratacaktır. Cesur ve güzel bir çabadır. Başaracaklarına inanıyorum, bu temelde onları kutluyorum.