Esir alınmak istenen özgür Kürtlüktür

onder-apo-sibat-2015İmralı Cezaevine alındığımda beni ilk karşılayan, Avrupa Konseyi’ne bağlı İşkenceyi Önleme Komitesi’nin başkanlık düzeyindeki temsilcisiydi. Söylediği ilk söz, “Bu cezaevinde kalacaksın, biz de Avrupa Konseyi üzerinden

denetleyip bazı çözümler geliştirmeye çalışacağız” oldu. Dostluğa tarihte eşine ender rastlanan bir ihanet temelinde beni ABD-CIA denetimine teslim eden Yunan ulus-devletinin Türkiye Cumhuriyeti’yle ilişkileri çıkar denklemine eklenince, ‘çıplak krallar ve maskesiz tanrılar çağında’ İmralı kayalıklarına Prometheus efsanesine ‘taş çıkartan’ biçimde bir kadercilik mahkûmiyetine duçar (düşen) oldum.

 

Bu sürece yol açan Suriye çıkışındaki denklem daha da çarpıcıdır. Beni Suriye’den çıkartan anlayış, özünde yine dostluğa çizdiğim paye ve İsrail’in Kürt politikasındaki çelişkisinin çarpışmasına dayanır. Uzun süredir, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kürt sorununun patronajlığına soyunan İsrail, benim şahsımda giderek etkili olmaya başlayan ikinci bir Kürt çözüm tarzına tahammül edemeyecek denli hassastı. Hesaplarına kesinlikle uygun düşmüyordu. Hakkını inkâr etmemeliyim. MOSSAD dolaylı yoldan beni kendi çözüm yoluna davet etti. Ama buna da ben ne ahlaken ne siyaseten açık ve hazır değildim. Suriye Arap yönetimi taktik yanı ağır basan bir ilişki biçimini asla aşmak istemedi. Kaldı ki, Hafız Esat önderliği ABD-Sovyetler Birliği hegemonya çatışmasına dayalı olarak vücut bulmuştu. Sovyetlerin çözülüşüyle birlikte kritik aşamada hiçbir taktik ilişkiyi koruyacak durumda değildi. Benimle –PKK oluşumuyla- Türkiye’yi dengelerken, bir anlamda 1958’deki Suriye üzerindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin tehdidine ve aşırı İsrail yanlısı eğilimine yanıt arıyordu. PKK’nin uygun araç olması uzun süreli bir taktik ilişkiye imkân verdi. Bu ilişkinin ikinci bir Kürt politikasına yol açabileceği pek görülmek istenmiyordu. Türk yönetimlerinin bütün çabaları bu anlamda etkili olamıyordu.

Bu kısa hatırlatma bile beni Suriye’den çıkartan esas gücün İsrail olduğunu gösterir. Şüphesiz ABD’nin siyasi ve Türkiye’nin askeri baskıları da bunda rol oynamıştır. Unutmamak gerekir ki, İsrail Türkiye ile daha 1950’lerde kapalı antlaşmalar içinde olup, 1996’da ikinci ‘anti-terör’ adı altındaki ilave bir antlaşmayla ABD-İsrail-Türkiye Cumhuriyeti’nin anti-ittifakı tamamlanmış oluyordu.

Bu sürece eklenmesi gereken diğer önemli bir faktör, ABD ve İsrail’le ilişki içindeki KDP ve YNK yönetimiyle 1992’de sağlanan Kürt Federe Meclis ve yönetimiyle Türkiye Cumhuriyeti arasında anti-PKK temelindeki işbirliğiydi. Şüphesiz o günün koşullarında Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri ve silahlı kuvvetleri taktik bir anlayışla hareket ediyorlardı. Ancak tarihin kendine has bir yürüyüşü vardı. Çok çeşitli algılamalar önemli gelişmeleri belirler. Türkiye’nin günümüzde çokça öfkelenen tarihsel yanılgısı dar, bencil, tek taraflı bir algıdan kaynaklanmaktadır.

1998’de aleyhteki bu faktörlerin birleşmesiyle Suriye’den çıkış gerçekleşti. Açıkça belirtmeliyim ki, ben de Suriye’den çıkma gereğinin tamamın farkındaydım. Aşırı bir bekleme dönemi geçirdim. Ama Kürdistan için gelişen politik çizginin çekiciliği ve stratejik düzeye çıkartmak istediğim dostluk yaklaşımım beni adeta tutsak etmişti. Suriye yönetimi en üst düzeyde bunun sakıncasını önemle belirtmişti. Bunu itiraf etmem gerekir. Ama ben halen stratejik bir halklar dostluğunun önemini ve vazgeçilmezliğini savunmak durumundayım. Beni Yunanistan’a çeken anlayış da aynıydı. Yunan devletiyle olmasa da, halkıyla değerli dostluk ilişkileri geliştirmek ikinci düzeyde ilgimi çekmekteydi. Klasik kültür ve trajik tarihleriyle alışveriş oldukça önemliydi. Dostluğun gereğini dayatıcı nitelikteydi.

Diğer bir çıkış yolum Kürdistan dağlarıydı. Daha çocukken diğer bir ismim de ‘Dînê çolê, dînê çîya’ idi. Dağ, çöl delisi anlamına gelir. Fakat iki etmeni hesaplamam bu yolu ikinci plana bırakıyordu. Dağda, ülke’de olacağım yöre üzerine her tür silahla bombalamanın kaçınılmazlığının halk ve yoldaşlar üzerindeki tahribatıyla ilişki darlığı dikkate alındığında, sadece askeri yolda yoğunlaşma, tümüyle askeri yola sapış kaçınılmazdı. Diğer önemli bir husus olarak gençliğin inanılmaz eğitimsizliği, onları mutlaka eğitmem gereği beni alıkoyuyordu.

Özcesi Türkiye’de resmi, gayri resmi birçok çevrenin “İşte sıkıştırdık, bak nasıl sonuç aldık” iddiası fazla gerçeği yansıtmıyor. Nitekim aynı sıkıştırma politikası İran ve Irak üzerinde halen yoğunca denenmesine rağmen, sonuç vermek yerine bir kör saplantıya yol açmıştır. İçine girilen Suriye ve İran taktik ilişkisinin ne tür sonuçlara gebe olduğu ise şimdiden kestirilemez. Çok şeye gebe bir politikaya tevessül edildiği söylenebilir. Ya ABD-AB-İsrail ya İran-Rusya-Çin ikilemi keskinleştiğinde, acaba Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri her sonuca hazırlar mı?

Atina-Moskova-Roma hattındaki üç aylık maceramdan çıkardığım dersler şüphesiz tarihi değerdedir. Bu savunmamın temel kavramı olan kapitalist moderniteyi içine gömüldüğü bin bir zırh ve maske içinden tanıyabilmem bu macerayla direkt bağlantılıdır. Bu olmasaydı, belki bu çözümlemeleri yapmam şurada kalsın, ya klasik bir ilkel-milliyetçi ulus-devletçilikte çakılı kalacaktım, ya da yüzlerce örneği gibi, hatta devlet kuranları da dâhil, klasik bir sol hareket olarak kaderimi sonlandırabilecektim. Kesin konuşmamayı bir sosyal bilgi ilkesi olarak hep göz önünde bulunduruyorum. Ama şu anki çözüm gücüme kavuşamayacağıma dair güçlü bir sezgim var.

Benim için açıktır. Sonuncu ve en güçlüsü olan sosyalist ütopya da dâhil, kapitalist modernitenin asıl gücü ne parasından ne silahından kaynaklanmaktadır; tüm ütopyaları her renge bürünen, en değme sihirbaza taş çıkartan kendi liberalizminde boğması asıl gücünü oluşturmaktadır. Tüm insanlık ütopyalarını kendi liberalizminde boğması çözümlenmedikçe, kapitalizmle mücadele şurada kalsın, en benim diyen düşünce ekolü bile en iyisinden bir hizmetkârı olmaktan kendini kurtaramaz. Marks kadar kapitalin çözümünü yapan olmamış, Lenin kadar devlet ve devrimi üzerinde çok az kişi yoğunlaşmıştır. Ama bugün açığa çıkmıştır ki, Marksist-Leninist gelenek azımsanmayacak düzeyde kapitalizme materyal ve anlam hediye etmiştir. Çok zıddı geçinseler de. Çünkü yine tarihin farklı algılar toplamı olan iradelerimizin beklentileri üzerinde sonuçlar doğurması çokça rastlanır bir durumdur. Bunu bir kader ve kaçınılmaz bir diyalektik ilişki olarak belirtmiyorum. Tersine, özgürlük ütopyaları üzerinde daha yoğunca durulması gerekir diye bir sonuç çıkarıyorum.

Liberalizmin tahrik ettiği birey ve toplumunu çözüp kendi doğal insani mecrasına akıtmadıkça, sonuç toplumsal kanserle ölüm olmaktan öteye gitmez. Bunu uzun uzun anlatacağım.

Şunu demeye getiriyorum: Beni İmralı Cezaevine buyur eden Avrupa Konseyi temsilcisi hem de yetmiş yaşındaki hanımcığın arkasındaki büyücü sistemi, kapitalist moderniteyi çözmedikçe kaderimi doğru çözemeyeceğim açıktır. Süreç baştan sona kadar İsrail-ABD-AB ve çözülmüş bir Sovyet Rusya tarafından yaratılmıştır. Suriye, Yunan ve Türkiye hükümetlerinin rolü ise ikinci el bürokratik hizmetlerden öteye gidemez.

Sorgulama sürecinde açıkça belirtmiştim. Türk yetkililerine -ki dört temel kurumun; Genelkurmay İstihbaratı, Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma İstihbarat temsilcilerine-, beni yakalamakla sevinmelerinin anlamsız olduğunu söyledim. Beni alçakça ve çöl bedevilerinin bile asla insani niteliklerine yakıştıramayacakları bir kalleşlikle, dost ilişkisini eşi görülmemiş bir komployla kullanarak uçağın içine atıp çullanmaları yiğitçe bir savaş tarzı değildir. Bu gerçek bile ABD’nin hegemonu olduğu kapitalist modernitenin ne menem bir liberalizm olduğunu çok çarpıcı bir örnek olarak ortaya koymaktadır: Baskı ve istismarda sınır tanımayan sistem.

Mücadele sistemimde Türk ulus-devletçiliğini tanımıyor değildim. Tek başıma da olsa, en zayıf halimle karşı çıkma cesaretini gösterdim. İyi mücadele ettiğimi de tanık olan herkes bilir. Bunda yadırganacak yan yok. Ortada olan, Kürtlük için bir ölüm fermanıdır. Ya insanlığımdan, onurumdan vazgeçmeyip direnecektim, ya da rengi bile, cinsiyeti bile belli olmayan bir kölelik içinde yitip gidecektim. Bu gerçekliği tartışmıyorum. Buna öfke de duymuyorum.

Öfke duyduğum temel nokta düşünce, ideoloji ahmaklığının önüne bir türlü geçememekti. Öyle bir sistem ki, sözde insan hakları nerdeyse yere göğe sığdırılmaz. Ama gerçekte olan ise, hiçbir canlı sisteminde gözükmeyen kendi öz türüne, bir grup insanın tüm insanlığa biçtiği sömürü ve savaş payesidir. Bununla da yetinmeyip, doğanın altı ve üstü de dâhil, tüm çevreyi zehirleyip insanlığa sunmasıdır.

Doğduğum toplum neolitik köyün kültürel etkileriyle yüklüydü. Saf bir dostluk, kalleşçe olmayan mücadele esastır. Bu duygularla büyümüştüm. Fakat tüm uygarlık süreçlerinin dışında ve en olumsuz etkilerini katı bir yabancılaşma biçiminde çoktan kader haline getirme yetmiyormuş gibi, kapitalist moderniteyi en sert ve muhafazakâr gelenekle birleştirerek, şovenizmin uç sınırında bir etnik milliyetçilikle ulus-devlet kuşatmasına alınmak, çözülmesi en zor ideolojik tahakkümdür. Buna her an eli tetikte bir çıplak zor eklenince, daha doğmadan mıh gibi yere çakılma kaderin diğer adıdır.

Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından çıkış öyle ahım şahım bir direniş sonucu olmadı. Bu, dogmatikçe bağlanmış birkaç sol ulusal sorun çözümlenmesine yeni bir yaşam alanı aramaktı. Ortadoğu’daki PKK sistemin boşluklarından bazı sonuçlar almaktan öte bir şansa sahip değildi. Ama yine de bir sistem karşıtı olarak varlığını sürdürme ve geliştirme Ortadoğu için küçümsenmemesi gereken bir anlayıştır.

Kendini kalıcı bir biçimde dağlar başta olmak üzere silahlı direnişe taşıması doğuracağı sonuçlar bakımından önemlidir. Kürtler içinse giderek politikleşme anlamına gelmektedir. Klasik işbirlikçi unsurlardan kopuş ilk defa bir özgürlük alternatifini algılanır kılmaktadır. Hem klasik ortaçağdan kalma despotik rejimler, hem ona eklemeli sözde çağdaş ulus-devletler açısından ne beklenen, ne kabul edilecek bir çıkış söz konusudur. Hem Kürt işbirlikçilerin hem bölge ulus-devletlerinin, emperyalist hegemonların “PKK terörist örgüt” dayatmalarında anlaşmaları bu nedenledir. Özgür Kürt, birey ve toplumuyla tüm ezberlerini bozmaktadır. İslam’ın fetihçi ideolojisiyle liberalizmin milliyetçi ideolojileri çoktandır özgür Kürtlüğü defterlerden silmiş olup tarih dışı saymaktaydı.

Benim şahsımda dışlanan ve tek kişilik bir ada cezaevine mahkûm edilmek istenen, esasta bu özgür Kürtlüktür. Dokuz yıldır tek başına İmralı’da günlük olarak uygulanan politikalar sistemlidir. Sadece Türk cezaevi politikaları olarak yaklaşım göstermek önemli yanılgılara yol açar. Bu da hem Kürtler hem Türkler için beraberinde politik çözümsüzlükler, çatışmalar doğurur.

Fakat şunu da çok iyi algıladım ki, Türklük ne kendi adına savaşabilir, ne de barışabilir. Kapitalist modernitenin ona biçtiği rol, Türk halkı da dahil, tüm Ortadoğu halklarının kapitalist sistemin baskı ve sömürüsüne açık hale getirilmesinde kaba bir jandarma rolü oynatmak, bekçilik ve gardiyanlık yaptırmaktır.

Hem Avrupa’nın içinde, hem dışında, sağlam kazığa bağlanmış Türkiye ve Anadolu kültürleri onlar için çok önemlidir. Uygulanan herhangi bir politika değildir. En incelmiş politikalarla stratejiler büyük oranda el altından kapsamlıca ve birleşik olarak yürütülmektedir. Gerek NATO, gerek AB ilişkileri bu bağlamda daha iyi algılanabilir.

Buraya kadar anlatmak istediğim hususlar bile, kapitalist moderniteyi derinliğine kavramadıkça anlamlı bir savunma yapamayacağımı göstermektedir. Savunmanın dayanaklarının kuru bir hukukla hiç anlam kazanmayacağı açıktır. Yüzeysel bir politika ve stratejik yaklaşım neden ‘yeniden yargılanma’ sürecinin örtbas edildiğini açıklığa kavuşturmayacaktır. Yeniden yargılanma algılanması, özgür Kürtlük çözümünü açıklığa kavuşturması açısından da büyük önem taşımaktadır. Gösterimsel Türk yargısına ‘Demokratik Cumhuriyet’ çıkışım, AİHM’deki davada ‘Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa’ ve ‘Bir Halkı Savunmak’ adı altında, özde gerçek demokrasi ve adaleti anlaşılır kılmaya çalışmaktaydı. Yeniden yargılanma ise ‘kapitalist moderniteyi sorunsallaştırma ve aşılması’ gereğini, demokratikleşmenin hem siyasi sistemini, hem özgürlükle bağlantısını çözüm alternatifi olarak anlam zenginliğine eriştirmeyi, kavuşturmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla bir kez daha savunmalarımın bütünlüklü ve tamamlayıcı niteliğini ortaya koymaktadır.

İmralı’daki ilk yargılamanın bir gösteri oyunu olduğunu söylemiştim. Gerçekten hukuki savunma yapacak koşullar yoktu. Her şey en ince detayına kadar önceden planlanmıştı. Kararın verileceği gün, seçilen başyargıcın niteliği ve memleketinden tutalım, katılımlar, süre ve basının, medyanın kullanılışına kadar her şey plan gereği yürütülmekteydi. Bu konuda ABD ve AB’yle de anlaşılmıştı. Bana düşen, bu durum karşısında sahte bir hukuk savunmacısı olmak değildi. Ortada hukuk zaten yoktu. Bu, AB açısından da geçerliydi. Tüm sorun, benim temel Kürt sorunu kapsamında nasıl kullanılacağıma ilişkindi. Her şey bu amaca hizmet etmeliydi. Zaten Kenya süreci baştan sona AB hukukunun çiğnenmesiydi. Kenya hukuku, hatta Türk hukuk sistemi bile çiğnenmişti. İdamı sürekli gündemde tutmaları politik sonuca ilişkindi. Güya korkmuştum. Dolayısıyla sürekli canlı tutulması işe yararlıydı. Bu durumlar karşısında yapmam gereken, politik sürece katkı sunmaktı. Bunun için savunmaların politik mesaj niteliği önemliydi. Ayrıca sonuca yol açan yanılgılara köklü yanıtlar aramak yapılması gerekendi. Böyle yapılmaya çalışıldı. Bu süreçte tüm savunmalara hâkim olan anlayış bu temeldeydi. Oyuna en az alet olmak ve katkı sunmak -özgürlük mücadelesine- ancak bu temelde mümkün olabilirdi.

Açık söylemeliyim ki, AİHM’den tutuklanmamın hukuka aykırı olduğuna dair hüküm vereceği beklentisi içindeydim. Böylelikle adil bir yargılanma imkânı doğabilirdi. Bu hüküm çok açık bir haksızlıkla verilmedi. Geriye yargılamanın adil gerçekleşmediğini söylemek zorundaydı. Zaten her şey açıkta ve seyirlik konumundaydı. Uzun süre beklendikten sonra adil yargılanmayı beklerken, AB Konseyi tek taraflı Türk Hükümetiyle uzun görüşmeler sonucunda ve kendileri açısından önemli politik tavizler karşılığında, tam bir hukuk skandalı olan ve onlarca noktada hukuka ters girişimlerle sözde dosya üzerinde eski Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kalıntısı olan Ankara 11. Ağır ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemeleriyle dosyalar eskiden olduğu gibi hükme bağlandı. AB Bakanlar Komitesiyle bu temelde uzlaşıp, dosya tekrar AİHM’e iade edildi. AİHM’in tavrı halen beklenmektedir. Kendi adil yargılama kararına karşı tavrı gerçekten merak konusudur. Asıl hukuki savunmayı bu yeniden yargılama sürecinde yapmaya hazırlanırken, böylece boşa çıkarıldık. Dolayısıyla hukuki yargılanma bir gösteri olmaktan öteye gidemedi.

Bu süreçte daha iyi anlaşılan husus, PKK, benim şahsım ve Kürt sorununun geneli konusunda ABD-AB-Türkiye Cumhuriyeti’nin yoğun bir iletişim ve uzlaşma arayışında olmalarıdır. Türkiye geniş ekonomik tavizler karşılığında Türkiye’deki Kürt sorununu tasfiye ederken, Irak’taki Kürt Federe devlet oluşumunda da şartlı bir destekleme tutumunda ısrarlıdır. Bu konularda çok yoğun görüşmelerin yapıldığı her gün daha çok açığa çıkmaktadır. Zaten ABD ile bu taviz ve uzlaşmalar açıktan yürütülmüştü. Demek ki bu uzlaşmalardan en önemlisi benim tutuklanmam, yargısız infaz altında tutulmam ve Türkiye’de Kürt sorununun tasfiyesi, PKK’nin ‘terörist örgüt’ ilan edilmesiydi. IMF ve AB Kopenhag kriterleri ise kirli uzlaşmanın iyi birer kılıfıydılar.

Açıkça belirtmeliyim ki, AB kurumlarından bu denli kirli ve kuşkulu tavırlar beklemiyordum. Bu gerçekler beni AB’nin insan hakları ve demokratik normları konusunda derin bir sorgulamaya itti. Konulara yoğunlaşmam, sorunların daha köklü olduğu ve aşılmalarının da o denli köklü yaklaşımlar gerektirdiğiydi. Şüphesiz insan hakları ve demokrasi konusunda AB ileri bir hamleye sahiptir. Bu yönüyle Dünyamızın umut kapısıdır. Ama temelindeki kapitalist modernite onu zincir gibi bağlamış olup, daha ileri hamleler konusunda karamsar kılmaktadır.

Rus devrimcileri kendi devrimlerinin zaferinin Avrupa’nın en azından bir bölümündeki devrimlerle garanti altına alınacağını düşünüyorlardı. Ama bu beklentilerin gerçekleşmediği bilinmektedir. Tersine, Avrupa liberal karşıdevrimi Rusya ve öncülük ettiği tüm sistemi kendi içinde eritti. Aynı şey günümüzde demokratik devrimler için de söz konusudur. Avrupa’dan beklentinin aynı sonuca yol açmaması için, küresel sermayenin en gelişkin çağında küresel demokratikleşme arayışında olmak daha gerçekçi bir yoldur. Avrupa’daki demokrasi, insan hakları ve özgürlükler katkılarını ancak bu paradigma altında anlamlı kılabilir.

Ana hatlarıyla açıklamaya çalıştığımız bu gerekçeler ‘adil yargılanmanın’ neden gerçekleştirilmek istenmediğini bütün derinliğiyle ve temel kategoriler üzerinde çözmeyi gerekli kılmaktadır. Savunma gerçekliğimde daha önce işlediğim ana hususları esas kaynaklarına indirgemeyi önemli kılmaktadır. Her ne kadar aşırı indirgemecilik algılamada ciddi yanılsamalara yol açsa da, sorun modernite kaynaklı olduğunda bu sakıncaları göze almak gerekir. Zaten çözmeye çalıştığımız ana bölümler iç bütünlüğe sahip olup indirgemeciliğin sakıncalarını asgariye indirecektir.