Özgürlük ideolojisi

Sosyalizmin güncelleşmesiyle birlikte, bu sorunlara çok ciddi olarak eğilme temelinde, partimizin de salt Kürdistan’daki kurtuluşla sınırlı kalmayıp,

başta Ortadoğu olmak üzere dünyadaki yeni sosyal mücadelelere de kadın boyutunda hem oldukça iddialı, hem de yaratıcılığı içeren bir yaklaşım içinde olması büyük önem taşımaktadır. Her şeyden önce kadın kurtuluş ideolojisinden bahsetmek gerekiyor. Biz bu ideolojiyi yaratma peşindeyiz. Böyle sıradan bir iki olay ve bir iki eylemle yorumlamakla bu işin altında çıkılamaz. Çok yoğun bir biçimde kadın kurtuluş ideolojisinin gelişimi sağlanmadan, her şey kendini kandırmaktan öteye gidemez. İnanıyorum ki, çok ciddi bir kadın kurtuluş ideolojisine ihtiyaç var.

 

 

Bu, salt cins kurtuluşu anlamında bir ideoloji değildir; sosyalist öğretinin, hatta toplumun bilimsel analizinin bizi getireceği bir noktadır ve kadın eksenli bir kurtuluş ideolojisinin büyük önem taşıyacağını önümüze koyacaktır. Şahsen daha çok üzerinde yoğunlaştığım hususlardan birisi de budur. Şüphesiz bu feminist bir yaklaşım değildir. Zaten ben kendim bir kadın değilim. Ama kadın boyutlu, kadın eksenli bir düşünceyi, giderek bir ideolojiyi ve buna dayalı bir örgütlenmeyi geliştirmeyi oldukça önemli bulmaktayım. Savaş sorunlarına çözüm getirmekten tutalım, özgürlüğe dayalı bir barışı mümkün kılmaya kadar, böylesine bir ideolojik gelişmeye ihtiyaç vardır. Şimdiye kadar ki tüm ideolojiler erkek damgalı, erkek ağırlıklı ideolojilerdir. Şüphesiz bunun sınıfsal ve emperyalist-sömürgeci boyutu vardır; ama çok çarpıcı bir biçimde erkek egemenlikli boyutu da vardır. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Topluma hakim olan erkek egemenlikli yaklaşım, her ne kadar yüzyıllardan beri bunu sürekli gizlemişse de, bilime biraz saygısı olanların, kadının kurtuluşuna, dolayısıyla onunla çok sıkı bağlantılı bir temelde bir halkın kurtuluşuna yüksek ilgi duyan birilerinin bunu görmemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla bunlar kendi düşüncelerinde de kadın eksenli bir ideolojinin yaratılması gereğini önemli görürler.

Diğer komünist ve sosyalist önderliklerde bu az çok işlenmiştir; ancak oldukça sınırlıdır ve erkek egemenlikli anlayışları aşamamıştır. Bizzat kendi yaşamlarında da esas itibariyle mevcut aile içindeki egemenlik anlayışının çok ötesine geçememişlerdir. Bu, sosyalizmin de bir eksikliği olarak düşünülebilir. Bizim burada dile getirmek istediğimiz şey daha farklıdır. Bu, zorlama bir ideoloji değildir. Tarihin ilk toplumsal örgütleniş aşamasında ideoloji esas itibariyle kadın eksenlidir. Örneğin, büyük İştar tanrıçası vardır. Dilimizde Star, Sterk yani yıldız anlamına gelir ve bu ilk tanrıçadır. Aslında ilk tanrı, tanrıçadır. Erkek tanrılar daha sonra ortaya çıkmış veya tanrılar daha sonra erkek tanrıları biçiminde kendilerini ortaya koymuşlardır. Tabii bu da kadının üreticiliğiyle oldukça bağlantılıdır.

Kısaca kadın ideolojisi salt cins ideolojisi değildir, aslında bir sosyal ideolojidir. Eğer bu sorunlara bu çerçevede yaklaşırsak, şimdiye kadar ki ideolojik boyutlu bütün yaklaşımları, bütün ideolojileri, dolayısıyla onlara dayalı ekonomik, kültürel, siyasal ve askeri örgütlenmeleri gözden geçirmemiz gerekecektir. Çünkü erkek egemenliklidir, dolayısıyla savaşı, eşitsizliği ve baskıyı içerir. Bu da cinsin düşüşünü beraberinde getirir. Cinsin düşüşü de, yaşamın düşüşü demektir. Yaşam da düştükten sonra -ki, kadın boyutunda bu çok daha çarpıcıdır-, cinsin tutsaklığının bütün toplumu tutsaklığa doğru götürmesi çok çarpıcıdır. Genelde toplum kaybeder ve azgın savaşların yolu baştan sona kadar açılmış olur.

Nitekim Türkiye’de bugünkü savaşın çok azgın bir karakterde gelişmesinin sınıfsal özü ve emperyalizmle bağlantısı vardır; ama bu savaşın çok şoven hakim bir erkek anlayışıyla bağlantısı da çok somuttur. Bu nedenle, "Zamanı değildir, daha sonra olabilir" biçiminde bir yaklaşım son derece hatalıdır. Herhangi bir devrimci akıma, hatta herhangi ciddi bir sosyal faaliyete girişmek istiyorsak, giderek kadınlık boyutunu esas alan bir ideolojik faaliyete şiddetle ihtiyaç vardır. Ben bunu burada fazla açmak durumunda değilim, zaten yeri de burası değildir. Kadın günü dolayısıyla kavram olarak bunu ortaya atıyorum.

İkinci bir husus, şüphesiz bununla bağlantılıdır. Bütün erkek ağırlıklı örgütlenmeleri, elbette yoğun bir eleştiriye tabi tutmak gerekecektir. Sadece eleştirmek değil, bunları giderek aşmak zorunlu ve kaçınılmazdır. Başka türlü savaşın sonu da gelmez, barış da olmaz. Bütün militarist örgütlenmeler yüzde yüz erkeğin damgasını taşırlar. Orada tek bir kadının yeri, tek bir kadının dili ve yüreği yoktur. Bunlar tepeden tırnağa zorba örgütlerdir, şiddet güçleridir. Dikkat edilirse, kadının en az olduğu veya hiç olmadığı bu yerlerdeki mekanizma, şiddetin korkunç düzeyde geliştirildiği bir sistemdir. Bu da görüşümüzü doğruluyor. Erkek egemenliğinin en fazla girişken olduğu kurumlar, başta militarist kuruluşlar, demek ki müthiş savaş araçlarıdır. Yani barışın ve yaşamın karşıtıdırlar.

Eğer kadının kurtuluşunu istiyorsak, erkek egemenlikli ideolojilere dayalı kurumları şiddetle eleştirmemiz gerekecektir. Bunun önemli bir parçası da ailedir. Aile de erkek egemenlikli bir kuruluştur. Ben burada yine fazla açmak istemiyorum. Ama bizim için bu sorun çok önemlidir. Özellikle Kürt toplumu açısından aile, mutlaka gözden geçirilmesi gereken bir kurumdur. Bana göre aile, esas itibariyle erkeğin ve kadının düşüşünün en tehlikeli bir biçimde gerçekleştirildiği dipsiz bir kuyudur. Her ikisi de ne kadar düştüklerini, ne kadar derine ve karanlığa daldıklarını bilmezler. Bütün emperyalist-sömürgeci sistemlerin ve yine bütün özel savaş sistemlerinin kendilerini gerçekleştirdikleri zemin ailedir. Bunu şiddetle gözden geçirmek ve eleştirmek gerekiyor. Bu, kavram olarak tamamen aileyi inkâr ediyoruz demek değildir. Biz gerçekleşmiş olan aileyi inkâr ediyoruz veya onu aşma gereğinden bahsediyoruz. Böyle bir kavram önem taşıyor.

Aile içinde diktatörlük, mülkiyet, kadının her türlü haktan ve hukuktan yoksunluğu, acıları ve oldukça hor görülmesi vardır. Fiziki olarak her şeyden önce bitirilmesi vardır, herhangi ciddi bir talebi yoktur. Bunun için kadın duygusallığından bahsedersiniz. Bütün bu koşullar böyle olursa, tabii ki kadın bağlanacak ve sadece duygularıyla yaşayan bir varlık olacaktır. Bu da insan haklarına karşı en büyük saygısızlıktır, en büyük saldırıdır. Bu nedenle kadının kurtuluşundan bahsetmek istiyorsak, onu boğan aile kurumunu çok ciddi bir eleştiriye tabi tutma gereği vardır.

Bu eleştiriyle birlikte geliştirilecek diğer bir kavram, kopuş kavramıdır. Bu, bazılarımızı zorlamaktadır, ama özgürlük ideolojisi açısından bunu açıklamamız gerekiyor.