Meşru Savunmanın Aşamaları

Tekoşîn Ozan

 savasankadin-site
Yaşamı sürdürme güdüsü, evrenin en temel yasalarındandır. Bütün varlıkların varlıklarını sürdürme amacıyla kendini savunması bu nedenle evrensel bir gerekliliktir. Varlığını koruma refleksi olmaksızın yaşamın sürdürülebilirliğini sağlamak mümkün değildir zaten. Diğer bir deyişle insanlığın varlığını sürdürüyor almasının, halklarımızın, kültürlerimizin, dillerimizin daha birçok
algının ve tabii bizzat kendimizin yaşıyor olmasının temel sebebi, kendini savunma refleksidir. Her şey bu evrensel yasaya göre davrandığı için, yaşam hiçbir yerde yok olmadan değişerek ilerliyor, zenginleşiyor. Yaşamı sürdürmek için savunma refleksine sahip olmak evrensel bir yasa olduğuna göre, insanlığın sonradan geliştirdiği yasaların, kanunların ve teorilerin üstündedir. Daha doğrusu tüm yaşamsal kuralların zeminidir. Tam da bu nedenle tüm toplumsal yasalardan daha meşru ve geçerlidir. Evrenin tüm varlıkları için geçerli olan meşru savunma yasası –her varlığın öz savunma mekanizması-, elbette ki insanlık aleminde varlığını koruyor olmasının gerekçesidir.
Toplumlar, toplumsal kesimler ve toplum fertleri dışarıdan kendilerine dönük gelişen saldırılara karşı kendilerini koruma eğilimindedir. Bu doğal ve evrenseldir. İnsanların toplumsallıkla birlikte bilinç edinme, düşünebilme, analiz yapma, anlam gücünü yükseltme kabiliyetini  kazanıp geliştirmesi, bu evrensel yasayı kendi koşullarında geliştirebilmesi için büyük bir avantaj yaratmıştır. Bu durumda insanlık tarihinde varolan tüm toplumların, kültürlerin, toplumsal kesimlerin varlığını koruyabilmiş olması beklenirdi. Ancak biliyoruz ki durum hiç de böyle değildir. Son beş bin yıllık insanlık tarihi, bir anlamda büyük katliamların, sürgünlerin, asimilasyonların, teslimiyetlerin, tükenişlerin, bitişlerin tarihi olmuştur. Neden toplumlar bu kadar köleleştirilebilmiştir? Savunma mekanizmaları gelişen teknik ve imkânlara rağmen neden yetersiz işlemiştir? Kuşkusuz bu sorunun çok kapsamlı tarihsel, toplumsal nedenleri vardır. Bu nedenlerin ortaya çıkardığı sonuç; savunma mekanizmalarının zihinsel, geleneksel ve eylemsel olarak köreltilmiş olmasıdır. Tümüyle yok olmamıştır. Zaten tarihin aynı zamanda direniş karakterli bir akışı da vardır ki, azımsanmayacak düzeydedir. Ancak uygarlığın egemen karakterini aşmaya ve köleleşmeyi ortadan kaldırmaya yetmediği açıktır. Son beş bin yıllık tarihi belirleyenler, sistemleşenler, kurnaz ve güçlü adamla başlayan tekelci iktidar güçleri olmuştur. Toplumun dışında çok azınlık bir kesimden oluşmasına rağmen, bütün bir gövdenin yaşam örgütlenmesini yönlendirebilmiştir. (Bütün direniş, reddediş, başkaldırılara rağmen), kapitalist uygarlık çağı adeta toplumsal refleksin felç edildiği bir çağdır. Egemenliğin maddi kaynaklar üzerinden yükseltildiği bilinen bir durumdur. Ancak bu egemenlik düzeninin garantilenmesi, insan zihinlerinin işgal edilmesiyle, yani manevi dünyanın ele geçirilip yönlendirilmesiyle sağlanmıştır. Egemen ve yenilmez erkeğe karşı yitirilmiş kadınlığın kaderleşmesi zemini üzerinden tanrı kullarının yaratılması, zor, baskı, katliam düzeninin kendini ebedi-ezeli olarak sunması, kadınların ve ardından toplumların meşru savunma mekanizmalarında büyük tahribatlar yaratmıştır. Bu durum, doğal olmayan, çarpıtılmış bir durumdur. Öyle ki savunma güdüsünün zihniyette hasar alması, ezici, kullaştırıcı, iradesizleştirici, imha ve inkar edici saldırılara boyun eğmeyi, kabullenmeyi ve hatta teslim almayı getirmiştir. Meşru savunma duruşundan yoksun olmak, evrensel hakikatin dışına çıkmak, sapmak, hasta olmaktır. Meşru savunma gücü olmayan toplumlar, toplumsal kesimler veya fertler hastadır. Zaten bildiğimiz hastalıklar da, bedensel olarak vücudun savunma mekanizmalarının yeterince işlememesinden ya da hiç işlememesinden dolayı ortaya çıkar. Hasta olma durumu en fazla da gönüllü-zoraki köleliğe alıştırılmış kadınlar için katmerlisiyle geçerlidir. O halde sağlıklı ve doğal olan, başta kadınlar olmak üzere tüm toplumun mutlaka meşru savunma anlayışına, bu da yetmez, meşru savunma örgütlerine dayanması gerekir. Halkın meşru savunma örgütü, kadınların meşru savunma örgütü, toplumsal özgünlüklere göre meşru savunma örgütleri geliştirilmek durumundadır. Bu örgütler içinde bulundukları koşullara silahlı, silahsız öz savunma, alan tutan, meşru savunma örgütleri, sivil savunma, sivil itaatsizlik örgütleri vs. gibi farklı biçimlerde biçim ve zeminlerde örgütlenebilir ve mücadele edebilirler. Yeri gelir, ihtiyaç olur, tüm bu savunma örgütleri birden toplumsal direnişin aktif mücadele araçları olabilirler. Karşılıklı tamamlayıcılık anlayışı içerisinde, topyekûn savunmanın farklı kolları biçiminde destekli ve dayanışmalı olarak hareket ederler. Halkın veya toplumsal kesimlerin içinde bulundukları toplumsal, zihinsel, siyasal, askeri koşullara göre bazı örgütlenme biçimleri daha öncelikli mücadele tarzları haline de gelebilir. Ancak her zaman toplumların çeşitli biçimlerde öz savunma mekanizmalarının olması, özgür yaşamın doğası gereğidir. Özellikle kadınların yaygın öz savunma mekanizmalarını geliştirmesi, özgün mücadele koşullarını yaratması ile birlikte toplumun savunma güçlerinde özgünden  doğru katılım göstermesi, özgür yaşamı en temelden güvenliğe kavuşturmanın ifadesi olacaktır.
Bu doğrulardan yola çıkarsak şunu belirtebiliriz: Dili, kültürü, fiziksel varlığı yok edilmeyle karşı karşıya bırakılmış, hala günlük olarak baskı, şiddet ve katletmeyle yüz yüze olan halkımızın meşru savunma örgütlerine sıkı sıkıya sarılması, en doğal hakkının bilincinde olması ve eylemselleştirmesi durumudur. Otuz yıllık mücadele tarihimiz, her şeyden önce kendini savunma refleksini geliştirmiş, meşru savunma örgütünün önemini kanıtlamıştır. Herkes iyi biliyor ki, halkımızın bu savunma gücü olmazsa kültürel, fiziksel, ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal, eğitimsel vs. her boyutta katledilmeyle karşı karşıya olacak, büyük oranda tükenişi yaşayacaktır. Mevcut durumda da bu gücünü kaybederse aynı sonuçlarla karşılaşacaktır. Bu nedenle halkımız için özgürlük hareketine tutunmak, onu sahiplenmek, dönemsel bir siyaset değildir. Varlık-yokluk ikileminde var olma gerekçesidir. Hayati bir seçimdir. Ya meşru savunma gücünün kırılmasını, zayıf düşmemesini sağlayacak, bu temelde toplumsal ve fiziksel varlığını koruyup geliştirecek ya da yok olacaktır.
Son süreçlerde “PKK’nin silah bırakması” üzerinden gelişen politikalara, görüş ve söylemlere bu pencereden bakarak değerlendirdiğimizde, en anlamlı ve doğru cevap, sorunun temellerine işaret etme olacaktır. Burada önemli olan bir gücün silah bırakıp bırakmaması değil, toplumun savunmasız bırakılmamasıdır. Mesele iki silahlı gücün sorunu olsa, durum çok daha farklı değerlendirilebilecekti. Büyük orduları, her türlü beyin dondurma mekanizmaları, egemenlikli siyaset kurumları olan devlet zoru ve sistem karşısında toplumun savunmasız bırakılması, teslimiyet olur. Nasıl ki erkeğin insafına bırakılmış kadın kaybetmeye ve kaybolmaya mahkûmsa, devlet zorunun insafına bırakılmış halklar da katledilmeye, asimilasyona, sürgüne, kimliksizliğe mahkûmdur. Bu duruma Önderliğimizin eşi görülmemiş esaret koşulları da eklenince, silah bırakmak halkı ve Önderliği savunma olanaklarından mahrum bırakmak olur ki, bunun anlamı tek kelimeyle ihanettir.
Meşru savunma mücadelesi, ister yerel milis örgütleri düzeyindeki öz savunma ağı biçiminde olsun, ister gerilla mücadelesi tarzında yürütülsün, ahlâki ve politik toplumun güvenlik politikasının esasıdır. Yani mevcut savaş dursa bile halkın meşru savunma örgütleri varlığını korumak zorundadır. Açıktır ki, devletli uygarlık düzeninin savaş ve saldırı politikası dönemsel istisnalar değildir. Bir savaş dursa bile, farklı biçim ve şekillerde daha azami veya asgari boyutlarda halklara karşı saldırılar devam edecektir. Bu anlamda devletçi-iktidarcı düzen varoldukça, meşru savunma güçleri de var olacaktır, olmak durumundadır. Karşıdan gelen saldırıların niteliğine göre öz savunmanın örgüt modelleri, zeminleri, mücadele tarzları değişebilir. Ancak meşru savunma mekanizmaları hep işlevsel olmak zorundadır. Bu toplumun evrensel yasaları işletmesi, evrensel hakkını kullanmasıdır.
Öz savunma örgütleri her zaman aynı örgütlenme modeli ve mücadele tarzlarına sahip olmadığı gibi, meşru savunma mücadeleleri her zaman aynı düzeyde de yürütülmez. Temel anlayış savunma olduğu için, mevcut saldırı ve tehlike durumlarına göre aşamaları da vardır. Pasif, aktif ve topyekûn savunma olarak ifade edilen üç temel aşaması vardır.
Pasif savunma aşaması, dışarıdan aktif bir saldırı olmadığı durumlarda savunma refleksini asgari düzeye indirmektir. Ancak bizim mücadele gerçeğimizde, mevcut savaş ve kan kaybını durdurmak ve siyasal çözüm ile demokratik mücadele zeminine imkân yaratmak amacıyla tek taraflı ateşkes ve çatışmasızlık politikası uygulanmıştır. Yani pasif savunma durumu, pasif saldırı durumundan kaynaklanmamakta, saldırıyı pasifleştirmeye zemin hazırlama amacını taşımaktadır. Ancak buna karşılık çoğu kez çatışmasızlık durumumuzu fırsat bilen düşman güçleri saldırılarını arttırmakta ve operasyonların dozu düşürülmeden sürdürülmektedir. Bu anlamda pasif savunma pozisyonunu, mevcut düşman gerçekliğini ele alarak doğru anlamak ve uygulamak önemlidir. Pasif savunma, savunma mekanizmamızı dondurmak ya da savunmasız olmak anlamına gelmez. Savunmanın asgari düzeye düşürülmesi, ancak savunma pozisyonunun devam etmesi anlamına gelir. Buna göre operasyonların gelişmesi ve medya savunma alanlarına düşman güçlerinin girmesi durumunda ilerlemesini engelleme, saldırılarını boşa çıkarma ve püskürtme amaçlı hareket ve eylemler olmak durumundadır. Alana girmiş olan düşmandan kaçmak, savunmasızlıktır ve elbette imha olma ihtimali yüksektir. Ancak bu ilkeyi esas alırken her an çatışmaya girmeye uygun hareket etmek de doğru değildir. İmkânlar elverdiği ölçüde hareket ve eylem tarzında gerillacılığı esas alarak çatışmaya girmemek en doğrusudur. Üstlenme alanlarında gücün güvenlikli düzenlenip, üstlendirilmesi, kamuflaj, gizlilik kurallarının büyük hassasiyetle işletilmesi son derece önemlidir. Düşman güçlerine karşı planlı eylemleri uygulamamak, alana girmemiş olan düşman güçlerine yönelmemek de pasif savunmanın esaslarındandır. Bütün çabalara rağmen kaygılarımız olduğu taktirde misilleme eylemleri yapmak da gereklidir. Hak ve görevdir. Yaşanan kayıplara veya toplumsal alanda halkın askeri şiddete maruz kalması halinde, tüm meşru savunma aşamalarında misilleme yapmak temel bir yaklaşımdır. Ancak her aşamada yapılan misilleme eylemleri, o aşamanın genel karakterine uygun eylemler olmak durumundadır.
Aktif savunma, düşman güçlerinin uzun vadeli çok yönlü aktif saldırılarına karşılık aynı dozda, yani aktif olarak karşılık verme aşamasıdır. Operasyonlar, kara, hava saldırıları, pusu, komplo vb. her biçimde ilerleyen saldırılara karşı alanda yaygın konumlanma, planlı küçük-büyük eylemler geliştirerek aralıksız düşman güçlerini yıpratma, düşmanı (ki her zaman saldırma hazırlığı vardır) daha kendi karakolundan, alan veya mevzisinden çıkmadan vurma, operasyon güçlerine karşı çeşitli eylemlerle karşılık verme, ağır silahlarla düşmanı yıpratma, aktif ve etkili misilleme eylemleri yapma gibi bir hareket ve mücadele aşamasıdır. Gerilla hem kendi alanını, hem kendi güçlerini hem de halkı korumak amaçlı aktif mücadele içerisindedir.
Topyekûn savunma ise toplumun her türlü hakkının çiğnenmeye çalışıldığı topyekûn saldırılara karşı, topyekûn direniş aşamasıdır. Meşru savunma güçleri, meşru savunma alanları ve tüm toplumsal kurum, kuruluş ve kesimler belli bir bütünlük ve birlik içerisinde savunma amaçlı her türlü eylemi geliştirebilir. Bu aşama katliamlara karşı toplu başkaldırı dönemleridir.
Mücadelemiz her üç aşamayı da çeşitli zamanlarda yaşamıştır. Mücadele devam ettiği sürece de dönemin karakterlerine göre bu aşamaların yer değiştirmesi mümkündür. Meşru savunma mücadelesini doğru ve yetkin uygulamak, toplumsal özgürlüklerin teminatı olacaktır.