21. yüzyılın özgürlük felsefesi

ROJÎNDA GABAR

yirmibirinciyuzyilKendini bilmek tüm bilmelerden değerli olduğu kadar özgürleşmenin de temeli ise, kadının önce kendinin olabilmesi için kendi felsefesini oluşturması gerekir. Çünkü felsefesini yitiren insan her şeyini yitirir. Oysa kadın felsefesi, yani insanlığın ilk toplumsallaşma felsefesinin özünü oluşturan

özgürlük, eşitlik ve adalet idi. İnsanın kendine, yaşama ve doğaya dair ilk bilmeleri kadın tarafından gerçekleştirildi. Bilme merakı, aşkı ve arayışıyla tutuşarak ilk giysiyi, ilacı, el değirmenini ve çeşitli aletleri yapan kadın değil miydi? Ve ilk isimlendiren, nitelendiren ve onları kutsal yasalar olarak sistemleştiren yine kadın değil miydi? O zaman ilk filozoflar kadınlardır diyebilir miyiz? Toplumun en küçük hücresine dek benimsenmiş cinsiyetçilik, onun ideolojisi, tarihi ve felsefesi bunu itiraf etmese de, gelişen bilimsel düşünce ve deneyimler, cinsiyetçi ve hiyerarşik zihniyetten arınmış bir bakışla tarihin yazıdan önce saklı kalmış gerçekliğini açığa çıkarma cesareti ve bilgisi veriyor bizlere.

 

Toplumsallaşmayla diğer canlı türlerinden ayrılan ve düşünmeye başlayan insan, yaşamın birçok bilinmeyeniyle karşılaşmıştır. Bilinmeyenin korkutuculuğu, meraklandırıcılığı, çekiciliği insan yaşamının sürdürülebilmesi için gerekli ihtiyaçları karşılamak çabasıyla bütünlenince, tanıma temelinde sorular artmıştır. Sorulara o dönemki düşünce tarzları olan animist ve totemik cevaplar verilmiştir. Sorular soruları doğurmuş, heyecanlı bir serüven gibi öğrenme edimi devam etmiştir. Bu öylesi bir şey ki aşk gibi kendine bağlamış, dur durak bilmemiş, sınırsızca ve yaşamın her alanında yaşanmıştır. Bundan olsa gerek, Yunanlılar bilgi sevgisi, aşkı demişler felsefeye.

Kadının tanrıça kültürü temelinde kutsal sayıldığı eşitlikçi ve özgür bir toplum olan doğal toplumda yaşama rengini veren yani yaşanan felsefe, kadın felsefesiydi. Doğayla iç içe, meşru savunma dışında bir şiddet anlayışının olmadığı, barışçıl, üretmeye, yaratmaya ve bilmeyle birlikte inanmaya dayalı bir toplum felsefesidir bu.

Varlığı, yaşamı sorgulama olan felsefe, tanımanın yanı sıra aşma özünü de taşır bağrında. Yani varolanla sınırlı kalmayıp sürekli yeniye, ileriye doğru yol alır. Felsefe yaşamın her alanında ve anında vardır. Ama hiyerarşinin gelişimiyle sömürüye dayanan sınıflı toplumda, kadın yaşamın her alanından ve anından silinir. Felsefe yoluna kadınsız devam eder. Daha doğrusu susturulmuş, köleleştirilmiş, salt bir beden olarak görülen kadınla devam eder. Çünkü sömürülen ilk cins, sınıf ve ulus kadındır. Bundan sonrası kadınsız felsefe ve felsefesiz kadındır.

Aslında kadının yaşadığı bir felsefe oldu. Varlığı salt bir nesne olarak görülen kadına tek felsefe olarak ölüm bırakıldı. Aklıyla, duygularıyla, ruhuyla, yani özü ve kimliğiyle katılamadığı yaşamdan vazgeçiş. Che’nin bir sözü var. Diyor ki “Ölümden hiç korkmuyorum. Çünkü ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum.” Oysa kadın yaşarken ölümü tanıdı. Giderek nasıl da her şeyini yitirdiğini büyük acılarla gördü. Sadece cinselliği değil tüm bedeni, ayak tırnaklarından saç tellerine dek, duygularından, anneliğine dek param parça edildi ve satıldı. Kendine ait olamadı. Sistem ve gelenekler ona hep bunu dayattı. Egemenin adı değişti ama kendisi değişmedi kadın için. Baba, koca oldu, patron oldu ve belki de bir başka kadın oldu.

Sevmesi yasaktı; ya gelenekler engel oldu ya da sistemin meta sevgileri. Sevse de mutlu olamadı. Çünkü duyguların hepsi açmazda, sistem krizinin çıkmaz sokaklarındaydı. Aşk daha büyük bir aldatmaca ve yalandı. Kadının bedeniyle birlikte tüm duygularını, umutlarını ve yarınlarını bedelsiz satmasıydı. Çünkü aşk da modası yitik, değeri düşük bir oyundu sistemde.

Kadında bir de yenilgi felsefesi hakimdi. Savaş meydanına çıkmadan çoktan kabullenmişti o yenilgisini. Belki de bundandı ölüme koşar adım gitmesi. Çünkü bir kurtuluş oldu onun için. Bir yandan da aşka, güzelliğe, adalete ihanet etmiş yaşamın çirkin yüzüne daha fazla tahammül edememek ve onurunu korumanın eylemi oldu. Ama yine de bitmişliğin ve yenilginin kabulü oldu. Mücadele etmeye bile gerek yoktu. Söz söylenmiş, karar verilmiş erkek tarafından ve her şeyin kanunu ona göre olacaktır.

Yüzyıllar geçmesine rağmen egemenlikli sistem tarihe, bilime, hukuka ve hatta sanata hakimiyetinden taviz vermeyerek yarattığı sanal özgürlüklerle insanları uyuşturmaya devam ediyor. Bilimsel bir dogmatizmin ve salt analitik zekanın güçlendirdiği iktidar sistemi ipleri elinde tutmayı, tepkileri ve arayışları nötralize etmeyi çok iyi biliyor. Öyle ki ‘özgürlük ve demokrasi getiriyorum’ derken bile kan gölüne çeviriyor. Seviyorum derken katlediyor. İşgal ediyor, tecavüz ediyor ve en çirkin cinsel işkencelerle köleleştirmeye, karılaştırmaya çalışıyor direnişçi halkları. Hitler; “halklar da kadın gibidir” derken egemenliğin bu karakterini ifade ediyordu. Bu, egemenliğin kendi bunalımının ve yaşadığı sistemsel krizin bir sonucu. Beş bin yıllık tarihi boyunca zapturapt altına almaya çalıştığı kadının halen koruduğu neolitik özüyle insanlığın, doğanın kurtuluşunu kendi özgürlüğüyle sağlayacağına karşı duyduğu paniğin sonucu.

Böylesi dönemlerde gerekli olan, yeni bir bakış açısıyla bilimi, sanatı ve tarihi doğayla ve insanlıkla bütünleştirecek bir felsefedir. Tıpkı ortaçağın karanlık zihinlerine, engizisyonlarına, dogmalarına karşı gelişen felsefenin, özgür düşünce ve iradenin önünü açarak kilitlenmiş tarihi akışına kavuşturması gibi. İnandırılmış, kutsal kılıflara büründürülmüş, dokunulduğunda lanetleyen doğrularını sorgulayacak, onun vahşileşen şiddet ve zor anlayışına karşı savaşacak ve onu tam kalbinden vuracak bir felsefe.

Ve onun sahte sevgilerini, aşklarını yalancı umutlarını, boş inanışlarını aşacak. İnsanlığın ufkuna yepyeni hayaller taşıyacak sevgiye, saygıya, onura ve erdeme dayalı. Öyle sanatlara yol açacak ki söylenen şarkılarda herkes kendini dinleyecek, çizilen resimlerinde kendini görecek. Şiirleri ve edebiyatıyla insan ruhunu coşturacak. Doğanın türküsünü insanlık ortakça ve eşitçe dillendirecek. Ve bunun ezgisinde hep beraber halaya duracak.

Bunun için bilimselliği duygusallıkla bütünleştiren bir kadın felsefesi olmalı. Salt aklı değil onunla birlikte inancı, salt maddeyi değil onunla birlikte özü, salt teoriyi değil onunla birlikte eylemi de geliştirecek. Ruhu ve bedeni güzelleştirecek, yaşamı anlamlı kılacak, aşkı özgürleştirecek. Ve bildiğine göre yaşama ahlakı olacak. Kendini olduğu kadar ötekini de düşünecek. Doğayla dost, tüm canlılarla arkadaş olacak. Toplumsal ilişkilerde demokrasi ve barışçıllığı esas alacak. Yüzü zafere dönük, umudu başarılara gebe kalacak.

İşte bu kadın felsefesi Önderliğimiz tarafından geliştirilen yeni paradigma temelinde derinleşiyor. 21. yüzyılın özgürlük felsefesi oluyor.