PKK VE PAJK MILITANLARININ HAKIKAT SAVAŞÇILIĞI ORTADOĞU’DA GELECEĞI TAYIN EDECEKTIR

 

Newroz CEREN

İsyan. Tek bir kelime. Oysa içinde pek çok duygu var. Başkaldırı, özgürlük, nefret, yıkma ve yaratma istemi, sevgi tüm bunları çağrıştırır. İsyan ve özgürlük kavramaları arasında özsel bir bağ vardır. Bunun için özgürlük kadar isyana da anlam yüklemişizdir. Çünkü coğrafyamızda her zaman Özgürlük için isyan etmek gerekti. Sadece Kürdistan değil, Ortadoğu’da da isyan ve özgürlük bir birini çağrıştırır. Bunun için Tunus ve Mısır’daki isyanları büyük bir hayranlıkla izledik ve takdir ettik. Namaz kılan Müslümanların etrafına koruma çemberi yapan Hıristiyanlar, kurulan sokak hastaneleri, eylemcilerin kolektif yaşamı, ahlaki ve politik toplum gerçeğini yansıtıyor. Bunu kimse inkâr edemez. Fakat özgürlüğünü korumak için bunlardan çok fazlası gerekiyor. Yoksa geçmişte halklar az mı bedel verdiler? Açlığa, soğuğa karşı direniş yok muydu? İnsanlar el ele verip kılıçtan, süngüye, tüfekten, otomatik silahlara kadar bin bir çeşit silahın üzerine yürümedi mi? Hepsi yapıldı. Fakat Ortadoğu’daki binlerce yıllık kabile ve dini kimlikli direnişlerin tarihine, Fransız Devriminin tarihine bakınca göreceğiz ki bunların direniş olarak bir anlamı olsa bile, özgürlüğü sağlamaya ve korumaya yetememektedir. Binlerce yıl Ortadoğu’da kabile kimliği ile direnişler oldu, ama her defasında kabilenin üst sınıfı iktidarlaşır. Geniş halk kesimleri ise eski konumlarında yaşadılar. Dinler adalet, eşitlik gibi pek çok sosyal amaçla yol çıkmış olsalar bile Hıristiyanlık Doğu Roma İmparatorlarının, Müslümanlık ise Emevi ve Abbasi Hanedanlarının iktidarları için kullanıldı. Demek ki isyan etmek, bedel vermek tek başına yetmiyor. İsyan kelimesine hayran olmak da yetmiyor. Belki de bugün Tunus, Yemen ve Mısır’da başlayan isyanların sonunda Radikal İslam, Ilımlı İslam veya daha modernist bir hükümet kurulacaktır. Bu seçeneklerin hiç biri de daha özgür bir yaşamı sağlayamaz. Bu nedenle bu ayaklanmaların arka planını görmek, gelecekleri için buna göre kestirimde bulunmak gerekiyor.

Ortadoğu dünyanın herhangi bir coğrafyası değil. Neolitik topluma olduğu kadar devletçi, hiyerarşik yapılanmalara da beşiklik etti. Ortadoğu denen coğrafya bugün 15 milyon kilometre kare ve 450 milyon nüfusa sahip dev bir alandır. Fas, Cezayir, Libya, Mısır, Sudan, Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan, Ürdün, İsrail, Suriye, Katar, Irak, Umman, Suudi Arabistan, Bahreyn, Yemen, İran, Afganistan, Pakistan ve Türkiye bu alana girmektedir. Sadece bu ülkelerin isminin anılması bile petrolden suya, Akdeniz ticaretinden haşhaş ağına, ucuz iş gücünden insan ticaretine kadar kapitalizmin kendini ürettiği birçok öğeyi anımsatmaktadır.

Kapitalist sistem kendi varlığını ve tüm krizli dönemlerini aşmanın yerinin Ortadoğu’dan geçtiğini erken fark etti. Bu nedenle Kapitalist sistemin hegemonik güçleri, Ortadoğu politikalarını genel politikalarının bir kolu olarak değil, varlıkları ile ilgili esas politikaları olarak ele almışlardır. Ortadoğu’da başaramayan güç, iktidar ve güç siyasetinin dışına çıkmak zorundadır. Nitekim Sovyet Rusya ‘70’li yıllara değin Ortadoğu’da belli varlığı varken, hegemonya savaşında hala “ben de varım” diye bilmekteydi. ‘80’lerde Ortadoğu siyasetinde gerilemeye başladığında artık hegemonya savaşında da diskalifiye oldu. Elbette Sovyet Rusya’nın durumu sadece bununla izah edilemez. Fakat Ortadoğu hegemon olmak isteyen güçlerin ele geçirmek istediği ilk yerdir. Kapitalist sistem de kendi içindeki tüm hegemonya mücadelesini Ortadoğu üzerinden verdi. Napolyon Avrupa’nın tek gücü olmak isterken önce Mısır’a yöneldi. Ortadoğu’yu kaybedince Elbe cezaevinde tutuklu olarak krallık, Avrupa imparatorluğu, para, ordu ve Jozefin’den oluşan hegemonya düşüncelerine veda etti. Ortadoğu’daki kolonyal üstünlüğü alan İngiltere artık yeni hegemon güçtü. O da ilk olarak Mısır, Tunus, Hindistan’dan başlayarak tüm Ortadoğu’ya yayıldı. Kolonyalist politikalar ciddi iç sorunlar getiriyordu. Bu dönem ayrıca Ortadoğu tarihinde var olan işbirlikçiliğin de büyük atılım yaptığı bir dönemdi.

I. Dünya Savaşı ile beraber yeni bir dönem başladı. Savaşın öncülüğünü yapan tüm ülkeler Avrupa ülkeleri olmakla beraber savaş meydanı Ortadoğu’ydu. I. Dünya Savaşı sonrası kapitalist sistem daha kârlı gördüğü sömürme yöntemi olarak emperyalist politikaları benimsedi. 1800’lerde Napolyon’la başlayan bu kapitalist, Ortadoğu üzerinden hegemonya olma savaşı, Ortadoğu’yu 200 yıllık sorunlar ve bunalımlar dönemi ile yüz yüze bıraktı.

Kapitalizmin üç temel süreksizliği olan Kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus devlet yüz yıllık bir sorun yumağına yol açtı. Ulus devlet ve milliyetçilik Ortadoğu kültür yapılanması için büyük problemler yarattı. Çünkü Ortadoğu iç içe geçmiş etnik ve dini kimliklerin bir arada yaşadığı bir alan. “Tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek merkez” politikasının yarattığı milliyetçiliğin, ulus devletin nasıl bir soykırım ve toplum kırım yarattığını Kürt halkı olarak biliyoruz. Kürtler, Beluciler, Kıptiler, Ermeniler, Berberiler ve daha pek çok halk, bu politikalardan büyük zararlar gördü. Bazıları nerdeyse yok olma noktasına geldi. Milliyetçilik Ortadoğu’ya zorla giydirilen bir ateşten gömleğe döndü. Milliyetçilik Ortadoğu toplumunu bir intihar toplumuna çevirdi. Bugün Irak’ta yaşanan intihar eylemlerinin sayısındaki fazlalık ve sivil insanların esas alınması hayatın nasıl bir intihara çevrilip içinin boşaltıldığını göstermektedir. Tek millet olan Araplar bile 22 ülkeye bölünmüştür ve birçoğu kendi aralarında büyük çatışmalar yaşamaktadır. Böl-yönet politikasının Ortadoğu’ya uygulanma biçimi, ne kadar çok ulus devlet o kadar çok kâr olarak formüle edilmiştir. Bu ulus devletlerin sınırları suni bir şekilde son yüzyıllık zaman diliminde çizilmiştir.

Sistemin yarattığı bir diğer sorun kapitalist üretim karşıtlığı ve buna dayalı olarak gelişen sosyal adaletsizlik oldu. Ortadoğu’daki ayaklanmaların özellikle ekonomik boyutu bilinçli olarak ön plana çıkarılıp, birçok ayaklanmaya “ekmek ayaklanması” adı verildi. Bu sistemin toplumu kontrol etmek için medya yolu ile yaydığı bilgi kirliliğinin bir parçasıydı. Fakat ekonomik açıdan Ortadoğu’yu incelemek sömürünün boyutunu gösterebilir. Ortadoğu ülkelerinin çoğu dış müdahaleler olmadığı takdirde kendine yetebilecek kaynaklara sahiptir. Petrol, tarım, hayvancılık imkânları tüm halkı besleyebilir. Fakat halk gerçekten büyük bir yoksullukla karşı karşıyadır. 2004 yılı raporlarına göre sadece Arap halkının üçte birinin 2 dolardan daha az bir gelirle yaşadığını ortaya koymaktadır. Bu da yoksulluk ve açlık sınırı demektir. Yine aynı rapora göre en az 30 milyon insan işsizdir. Bu orana ise kadınlar dâhil değil. Bu raporu hazırlayan sistemin kendisidir, bu nedenle gerçeğin çok daha yüksek rakamlarla izah edilebileceği kesindir. Sadece en az 30 milyar geliri olan Hüsnü Mübarek ve yine serveti milyar dolarla izah edilen Tunus devlet başkanı Zeynel Abidin Bin Ali -ki bunlar sadece iki isimdir- anlaşılınca bile Ortadoğu’nun zenginliklerinin nasıl kullanıldığını gösterebilir.

Ortadoğu'da sorunlar her açıdan kaotik bir durumu ifade etmektedir. Bir yandan beş bin yıllık merkezi uygarlık sisteminin yarattığı dağ gibi biriken sorunlar, diğer taraftan son beş yüzyılda kapitalist modernitenin dayattığı zihniyet ve yapıların yarattığı sorunlar, hayatın anlamını yok etme noktasına getirmiştir. Artık sistem kendi yarattığı bu sorunlarla boğuşmaktadır. Sorunu yaratanlar sorunun nedenidir. Bu nedenle çözüm üretmesi beklenemez. Sistemin kendisinin yaptığı her müdahale sorunu daha fazla artırmaktadır. Bunalım, kavram olarak yetmediğinden Ortadoğu’nun son yirmi yılını savaş durumu olarak değerlendirmek mümkündür. Bunun startı ise Körfez Savaşı ile verilmiştir. Körfez Savaşı ile yapılan müdahale sistemin ‘70’li yıllarla başlayan krizini aşmak için yapılmıştır. Bu biçimde oturtamadıkları modernist paradigma değerlerini başat kılmaya çalışmışlardır. Fakat ‘90’ların başındaki bu hamle başarılı olmadığından 2000’li yıllarla beraber yeni bir müdahale dönemi başladı. 2000’li yılların müdahalesi küresel finans krizine çıkış yolu bulmak amaçlı yapılmıştır.

Ortadoğu’da bugün yaşananlar kapitalizmin küresel finans krizinin yansımalardır. Baştan itibaren bu halk ayaklanmalarını küresel sermayenin örgütlediğini düşünmek pek doğru olmaz. Ayaklanmalar spontane gelişmiştir. Tunus’ta kendini yakan genç, yaşanan toplumsal bunalımın Ortadoğu insanına cinnet olarak yansımış ifadesidir. İlk kıvılcım her ne kadar kendiliğinden olsa da ilerlemesinde dış güçlerin rolü vardır. Tunus’ta yıllardır Avrupa’da yaşayan ılımlı İslamcı liderlerin ülkeye dönüşleri, Mısır’da Atom Enerjisi Kurumu eski başkanı Baradey’in Mısır’a gelerek halk hareketlerinin öncülüğüne soyunmaları Kapitalist sistemin müdahale izleridir. Yalnız tarihte olduğu gibi bugün de Ortadoğu’da pek çok çıkar ve güç mücadele etmektedir. Küresel finans krizinin en belirgin tarafı olan ABD ve İngiltere siyasi açıdan direkt müdahale etmektedir. Elbette Avrupa Birliği bunlardan sonraki diğer müdahil güçlerin başında geliyor. Rusya, Çin, Hindistan, İran gibi pek çok Ortadoğu politikaları ile yakından ilgileniyorlar. Fakat müdahaleleri, ülkelerin isimleri ile izah etmek günümüz dünyasında çoğu zaman yetersiz kalabilir. Çünkü küresel sermaye devletlerin denetiminde değil, devletler sermayenin denetimindedir. Ortadoğu yapılan müdahaleleri de küresel sermaye ile iktidar tekellerinin değişik çıkar çevreleri ile izah etmek daha sağlıklı olabilir. Ortadoğu’nun yeni bir veçheye bürünmesi gerektiği düşüncesi kürsel sermayenin ana düşüncesidir. Sermaye dolaşımı ve tekellerin kesintisiz birikimi ancak böyle mümkündür. Bu değişimin hem argümanları hem de yol haritası üzerinde her çıkar çevresinin farklı yaklaşımı vardır. Bu nedenle Ortadoğu için üzerinde ittifak yapılmış tek bir formül yoktur. Çözüm formülü adı altında çıkarlar çatışmaktadır.

2010 yılı sonunda yayınlanması ile dünya gündemine giren Wikileaks belgeleri bu açıdan incelenmeye değerdir. Bu belgeler, esasta küresel sermayenin ABD, Avrupa hem Ortadoğu hükümetlerinin politikalarından rahatsız olan ve süreci hızlandırmak isteyen bir kesimi tarafından sızdırılmış belgelerdi. Bu belgelerde Obama hükümeti ve Ortadoğu’daki pek çok çevrenin teşhiri yapılmıştır. Bu açıdan küresel sermaye de tek bir çözüm değil, pek çok çözüm düşünmektedir. Tarafları şu biçimde tanımlaya biliriz:

Taraflardan birincisi; bugün Ortadoğu’da halkın birici elden boğuştuğu bölge güçleridir. Bu güçler 200 yıldır kapitalist modernite ile ilişki içinde güçlenerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Kraldan, diktatöre, emirden başbakana kadar isimler almışladır. Fakat özleri aynıdır, hepsi Ortadoğu’nun hanedan ve despotik karakterli yapılarını temsil etmektedirler. Aldıkları son biçim ulus devlet yapılanması olmuştur. Bu yapılanma zihniyet ve yapısal olarak küresel kapitalizmin ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi artık bir engel durumuna gelmiştir. Ortadoğu toplumunun bu geleneksel güçleri, küresel sistemle çatışamayacağının bilincindedir. Bu nedenle uzlaşı arayışındadır. Hükümetler değişmekte, yeni isimler gündeme gelmektedir. Deşifre olan isimden hesap bile sorula bilir. Geleneksel güçler ittifak halinde davranmaya çalışacaklardır. Mısır’da yaşanan olaylar sırasında pek çok Ortadoğu devletinin Mısır halkına itidal, Hüsnü Mübarek’e ise uzlaşma çağrısı yapmalarının nedeni geleneksel yapıların kendi varlıklarını koruma isteğinden kaynaklanmaktadır. Ya hep ya hiç noktasına gelmektense kendi toplumunu kısmi tavizlerle susturma, fakat esasta küresel güçlerle uzlaşarak tekellerden kendilerine düşen payı almak istemektedirler.

Tarafların ikincisi; daha sınırlı değişim ve savaş durumunun devamından yana olanlardır. Küresel sermayenin belli bir kesimi özelikle silah endüstrisi çevreleri savaş durumunun devam etmesinden yanadır. Onlar için ne kadar çok savaş o kadar çok kâr demektir. Savaş bir kesim için yıkım demekken, bir kesim içinse her zaman para demektir. Bu nedenle Ortadoğu’daki despotik hükümetlerin belli restorasyonlarla ömürlerinin uzatılmasından ve savaş durumun devamından yanalar. Irak’ta, Lübnan’da, Afganistan’da, Pakistan’daki savaş durumu kontrollü olarak devam ettikçe, bu silah şirketleri kâr etmeye devam edeceklerdir. Eğer Irak’ta Şiiler, Sünniler, Kürtler kendi aralarında anlaşsalar bile bu güçler, hiçbir zaman buna müsaade etmeyecektir. Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, İsrail- Filistin sorunun çözülmemesinin nedeni halkların zihniyeti değil, bu çıkar çevrelerinin barış durumunu kabullenmemesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca savaş içindeki hükümetler doğal olarak daha fazla dış yardıma muhtaç, daha fazla dış güçlere bağımlı demektir. Küresel sermayenin bu kesimi yapısal değil, biçimsel yenilenmeler istiyorlar. Yani ulus devletin yumuşatılmış halinden yanalar.

Üçüncü tarafı ise; küresel sermayenin hızlı ve yapısal değişimden yana olan kesimi olarak adlandırabiliriz. Bunlar Ortadoğu krizine uzun zamandır argüman, isim, parti, hareket hazırlayan kesimdir. Büyük Ortadoğu projesini uzun bir süreçtir uygulamaya koymuş olmalarına rağmen istekileri sonucu alamadılar. Şimdi daha ileri bir hamle yapmak istiyorlar. Esasta bu kesim Obama’yı zenci, Müslüman kökenli ve yeni bir yüz olması nedeni ile desteklemiş olmakla beraber, yürütülen politikaları pasif ve hantal bulmaktadırlar. Wikileaks’in inşacıları olma ihtimalleri yüksektir.

Bu kesim şu gerçeği iyi görmektedir, modernist değerler Ortadoğu ile tamamen bir kan uyuşmazlığı yaşamaktadır. Kendi elleri ile yarattıkları laiklik ve laik işbirlikçi kesim Ortadoğu’yu asimile etmeye yetmemiştir. Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturduğu yeşil kuşak, yani İslami kuşak projesi ile ortaya çıkan radikal dinciliği ise artık kontrol edemediği gibi radikal İslam çıkarlarına uygun bir toplumsal-siyasal form değildir. Bölgedeki tarihsel, toplumsal değerleri kendi tekeline alarak kullanan bu radikal İslami çevreleri laiklikle sınırlayamayacaklardır. Laiklik ve radikal İslam birbirine alternatif olamayacaktır. Bunun için ılımlı İslam değdiği bir projenin hazırlığını bir dönemdir yapmaktadırlar. Ilımlı İslam’la radikal İslam’ı hizaya getirmeye çalışacaklardır. Bunun da anlamı bölgenin kendi kültürü ile vurulmasıdır. Ilımlı İslam konusu bu yazının temel konusu değildir. Fakat Ortadoğu’nun bugünkü durumu ile yakından bağlantılı olduğu için üzerine birkaç cümle söylemek gerekecek.

Ilımlı İslam; bölgeyi fethetmenin bir basamağıdır. Modernitenin laiklik ile yapamadığı fetih, bu kez ılımlı İslam’la denenecektir. Bunun için ılımlı İslam Doğu’ya karşı Batı’nın Truva atı rolünü oynayacaktır. Bölgede dinin gerçekten bir reformdan geçmesine ihtiyaç vardır. Ilımlı İslam işte bölgenin bu ihtiyacını görerek, ılımlı İslam’ı icat etmiştir. Ilımlı İslam’la İslamiyet ikinci büyük karşı devrimden geçirilmiş olacaktır. Ilımlı İslam modernitenin yaşam paradigmasını İslam kıyafeti giymiş halidir.

Yaratmaya çalıştıkları kadın modeline bakmak dahi bize bu gerçeği çok net olarak gösterecektir. Ilımlı İslam piyasa ekonomisine karşı olmayan, kapitalist modernitenin her üç esasını da kabullenen bir yapıdır. Ortadoğu’daki orta sınıf gerçekleşmesinin zayıflığını giderecektir sistem için. Çünkü orta sınıf geleneği Ortadoğu’da tam oturmamıştır. Sistemin Ortadoğu’da geliştirmeye çalıştığı orta sınıfın geliştirilmesi, yaygınlaştırılmasıdır. Ilımlı İslam’la orta sınıfları kullanarak, Ortadoğu’yu modernite kıskacına tümden alma çabası vardır. Türkiye bu çalışma için bir laboratuar olarak kullanıldı. AKP siyasi partiler için örnek model olarak geliştirilmeye çalışıldı. Yalnız kapitalist sistem bu kez şunu çok iyi biliyordu, sorun siyasal kurumlarla çalışılmazdı, ciddi bir toplumu gasp etme hareketi geliştirilmeliydi. Bunun için Fethullahçılık bir toplumsal proje olarak tasarlandı. Ortadoğu’da, Afrika’da gelişmesi için birçok imkân sunuldu.

Türkiye’deki bu uygulamayı şimdi tüm Ortadoğu’ya yaymak istemektedirler. Müslüman Kardeşler örgütü şu an Mmısır için güçlü bir isimdir. Müslüman Kardeşler daha önce ABD’nin terör listesinde olmasına rağmen geçen beş yıl içerisinde çıkarıldı. Avrupa ülkelerinde örgütlenmelerinin önü açıldı. Büyük ihtimalle de Mısır’da yapılacak ilk seçimden birinci parti olarak çıkacaktır. Müslüman Kardeşler programı piyasa ekonomisini desteklemektedir. Yani AKP’nin bir benzeridir, hatta daha az örgütlü halidir. İşte küresel sermayenin bölge için hazırladığı fatihler bunlardır.

Ortadoğu üzerindeki çekişmeleri, çıkar guruplarını üç taraf olarak izah ettik. Bu tarafların her üçü de uygarlık gücüdür. Bu nedenle çatışmaları iktidar, sermaye, tekel üzerinde yürümektedir. Bunun için sistem içidirler. Hiçbir eğilim tümden başarılı olamayacaktır. Ayaklanmanın patlak verdiği ülkelerdeki örgütlenme düzeyine göre bazı taraflar biraz daha etkili olacaktır. Mesela Tunus’ta seçimlerden sonra da demokratik bir yönetim gelmeyeceği nettir. Çünkü halkın bu yönlü bir hazırlığı yoktur, en hazırlıklı olanlar Tunus’ta ılımlı İslam taraftarlarıdır. Mısır’da ise durum biraz daha karışıktır. Mısır’ın konumu İsrail açısından önemli, ayrıca Mısır ABD’nin tüm Ortadoğu politikalarında şimdiye kadar taşeronluk yaptı. Sadece Önderliğimizin Suriye’den çıkarılmasında Hüsnü Mübarek’in oynadığı rolü görmek bile buna yeter. Yukarıda da söylediğimiz gibi ağırlıklı Müslüman Kardeşler örgütünün etkili olmaya çalışacağı, ama Baradeyi’in de tümden etkisiz olmayacağı bir süreç başlayacaktır.

Ortadoğu Körfez Savaşı ile başlayan 20 yılık müdahale sonrası yeni bir aşamaya giderken, henüz yönünü tam bulmamıştır. Bir geçiş çağını yaşamaktadır, bu nedenle spontane gelişmeler yaşanabilir. Yalnız mücadele halinde olan taraflar çıkarlarını ve yöntemlerini hızla netleştirecekler, bir anlamda eteklerinde neleri var, neleri yok dökeceklerdir. Çünkü herkesin kaderi bu çatışmanın sonuna bağlıdır. Sert çatışmalar yaşanabilir, fakat bunlar da lokal ve zamana yayılmadan gerçekleşecektir.

Denilebilir ki o zaman bu ayaklanmaların sonuçları ne oldu, yani halklar baştan kaybetmiş mi oldu? Hayır, elbette böyle değildir. Her şeyden önce devletlerin zulüm politikaları ile susturulmuş halklar açısından bu ayaklanmalar ciddi bir öz güven kaynağı olmuştur. Halkların özgürlük mücadeleleri tarihinde bir geleneğin canlanışı olarak tarihe miras olarak kalmıştır. Halkların özgürlük seçeneği kaybetmiş değildir. Fakat bunun için de Ortadoğu insanı, kadını, aydınları çok ciddi görevlerle karşı karşıyadırlar.

Ortadoğu’nun maddi ve manevi kültürü ve toplumsal gerçekliği açısından bakıldığında bunalımı aşmanın yolu Önder Apo’nun önerdiği demokratik modernite çözümüdür. Önder Apo Ortadoğu savunmasında bu konuda“Ortadoğu toplumunun insanlık kadar eski tarihini kendi zenginliği içinde demokratik modernitenin toplumsal değerleri ile kaynaştırarak, özellikle günümüzün zihniyetini ve iradesini taşırmadığı tek bir toplumsal gözenek bırakmayan kapitalist modernite hegemonyacılığına karşı durmak, öz savunma yapmak ve yeniden inşalara yönelmek en kutsal görevdir.” değerlendirmesini yapmıştır. Bu elbette kolay olmayacaktır. Ortadoğu’da oturmuş zihniyet kalıplarına karşı çok ciddi bir mücadele gerektirmektedir. Önderliğimiz bunu savunmalarında çok net ifadelendirmiş, Ortadoğu ulusu, Ortadoğu demokratik komünü, yani kavramları gündeme koymuştur. Fakat bunun gerçekleşmesi için PKK ve PAJK olarak Ortadoğu’da her anlamda ciddi bir hamle yapmaya ihtiyacımız vardır. Önderlik kriz dönemlerinden başarılı çıkışın yolunu Demokratik Uygarlık savunmasında “ yapısal kriz dönemleri hem devrimsel ve karşı devrimsel, hem de demokratik-özgürlüksel atılımlarla totaliter-faşist darbelerin iç içe yaşanabileceği bir süreci beraberinde taşırlar. Yöntem ve bilim sistemlerini en yetkin şekilde geliştirip eylemlerine temel yapanlar yeni toplumsal sistemi inşa etmede en şanslısı olurlar.” biçimde formülleştirmiştir.

Önderliğimizin önerdiği çözüm bir ütopya değildir. Yaşamsallaşma şansı olan, en gerçekçi çözüm yoludur. Bunun için PAJK ve PKK militanları olarak Ortadoğu devrimini kendi görevimiz olarak görmekteyiz. Mücadelemizi dünya dengelerinin belirlendiği Ortadoğu’da veriyoruz. Bu anlamda Ortadoğu’nun demokratik bir karakter kazanması ve ezilen halkların özgürlük mücadelelerinde başarıya ulaşması, özgürlüğe olan büyük tutku ve özlem kadar, büyük bir kararlılık ve iddia da gerektirmektedir. Biz özgürlük hareketinin militanları olarak bu iddia ve kararlılıkta olduğumuzu belirtmek istiyoruz.