Kürdistan’da Meşru Savunma –I-

Meşru Savunma

savasan.mes.savGünümüzde inkar edilen Kürt gerçeğinin meşru savunmasını somut olarak Kürdistan tarihinin kendisi yapmaktadır.Egemen güçler bunu iyi bildiğinden

bu tarihi yok sayıp kendisine mal etmeye çalışmakta ya da çarpıtmaktadır. Tabii zengin tarihini bilmemek, ondan güç almamak kendini hiçleştirmekle eş anlamlıdır. Biz tarihi, kendimize övünç payı çıkarmak için ele almayacağız. Ama inkar edilen gerçeği de yerli yerine oturtmak en önemli görevimizdir. Bu aynı zamanda kaybedişimizin nedenlerini ve günümüze yansıyan boyutlarını görmek açısından da önemlidir. Güncellik tarihselliktir. Bu anlamda tarihsel bilinci olmayan günceli de yorumlayamaz. Kürtlerin bugüne kadar varlığını korumasının en önemli nedeni köklü bir tarihi geçmişlerinin oluşudur. Çünkü ancak köklü bir tarih ve varoluş, tüm zorluklara ve sömürüye rağmen kendini buraya kadar getirtebilir.

 

 

Kürtlerin M.Ö.20.000’lerde Dicle ve Fırat’ın yukarı kesimlerinde yani Mezopotamya’nın Zağros-Toros dağ hatlarının iç ve dış çeperlerinde yaşadıkları bilinmektedir. Buna göre neolitik öncesi süreci ve neolitiği en yoğunluklu olarak içten yaşayan bir halk konumundadır. Neolitiğin en yaratıcı, hareketli ve canlı halkı olmak uygarlığın da devindirici gücü olmaktır.

Özellikle Sümerlerin bu Kürt kavimlerinden olan Horritler’den oldukça etkilendiklerini ve onların kültürlerini kendilerinde sentezlediklerini birçok tarihi bulgulardan ve kullandıkları dil biçiminden öğrenmekteyiz. Sümerler ideolojik şekillenmede Horritler’den etkilenmişlerdir. Neolitik ile köleci sistem arasındaki geçiş sürecine tekabül eden bu etkilenme mitolojik anlatımlarda oldukça çarpıcı dile gelmiştir. Zaten Sümerler Semitiklere karşı müttefik güç olarak Horrit, Guti ve Kassitlerle birlik olmuştur. Daha sonraları Sümerlerde Semitik kökenli Akad ve Babil imparatorlukları sürecinde Hurri bölgeleri kolonileştirilmiştir. Urfa da Nemrut temsilciliğinde sömürü akıl almaz sınırlara ulaşmıştı. Hz. İbrahim’in bu topraklarda putları kırma eylemi hem kültürel hem de düşünsel olarak ezilenlerin meşru savunmasını yapmaydı. Halka dayatılan kulluk mantığına, iradesizliğe ve zulümle ruhları teslim almaya karşı başlatılan bir direniş biçimiydi. Bu, köleciliğe içten yönelen bir darbe anlamına da geliyordu.

Sümerlerin köleci sistemine ve kolonyalist yayılma anlayışına karşı tarihten beri en çok direnenler Kürtler olmuştur. Çünkü neolitiğin özündeki eşitlikçi ve özgürlükçü yan köleciliğe dayanan sistemleri hiçbir zaman kabul etmemiştir. Gelişen uygarlıktan uzak durmak için dağlara çekilerek özgür varlıklarını korumuşlardır. Kürtlerde dağın oluşturduğu karakter; boyun eğmeyen, otorite kabul etmeyen, başına buyruk olan, dar birlik örgütlenmeleri içinde kalan karakter şeklinde olmuştur.

Dehaklar’ın zalim iktidarını parçalayan Demirci Kawa destanı da meşru savunma duruşunda yerinde bir örnektir ve öğretici derslerle doludur. Aslında Kawa bir kişi değil, sömürüye karşı çıkan ve demir madeniyle savunma silahına kavuşan öncülüğe verilen bir addır. Burada Kawa’nın Dehak’ı demir silahı olan balyozuyla öldürmesi o zamanlar demiri işlemeyi öğrenen Kürtlerin savunma silahı kazandıklarını ima etmektedir. Demir hem üretimde hem de savunmada kullanılır. Burada halkların değerlerini talan eden Dehak’a karşı meşru savunma mücadelesi verilmiştir. Demirci Kawa, insan yaşamına basit ve ucuz yaklaşan Dehak’ı reddederek işe koyulur. Newroz, yeni gün anlamında Kürt tarihine geçerken meşru savunmada da yeni bir doğuş anlamına gelmektedir. Bu direniş temelinde kurulan Medya İmparatorluğu Zerdüşt felsefesine dayanan ideolojisiyle ve geniş topraklarıyla çevre halklarla kardeşlik esasında bir yaşam kurmuştur. Medya’nın asli iki halkı olan Med ve Pers birliktenliğine zengin kültür yapısıyla Kürtler öncülük etmiştir. Yaşanan bir ihanet Med ve Pers ittifakını bozmuş, Medleri Perslerin yedeğine sokmuştur.

Aslında Med İmparatorluğunun yıkılışının en önemli nedeni köleci dönemin talancı ve işgalci karakterine karşı Medlerin Zerdüşt felsefesinin ahlak anlayışının ve hümaniter yapısının çok ileri bir düzeyde olmasına rağmen kendisini koruyacak güçte olmayışıdır. Bu yüzden uzun ömürlü olamamıştır. O dönemde halk arasında köleci ilişkilerin yansıttığı bir kanunsuzluk ve haksızlık hüküm sürüyordu.

Otuz sekiz aşiretten meydana gelen Med İmparatorluğunda haklıyı haksızdan ayıran Deioces adaleti derin bir yaşam eşitliği yaratıyordu. Kendi köyünde saygın bir kişi olan Deioces, adaleti, yapıcılığı ve bilgeliğiyle halk arasında dinlenen, dikkate alınan, danışılan biri haline gelir. Bir nevi resmi olmayan yargıç konumunundadır. Halk tüm kavgaların, çelişkilerini ona götürür ve ondan çözüm beklerlerdi. Herkesin konumunu, hakkını en doğru değerlendiren Deioces aslında bu adaletçi tavırlarıyla Medler’de meşru savunma hakkını kullanmanın önemli bir dayanağı olur.

Benzer bir yaşam tarzını Kürdistan topraklarında kurulan Kommagene İmparatorluğu’nda da görürüz. Adıyaman merkezli M.Ö. 250 ve M.S. 250 yılları arasında 500 yıl hüküm süren Kommagene İmparatorluğu Kürt, Ermeni, Luwi, Asuri, Arap ve Fars halklarından oluşmuştur. Buradan da görülüyor ki; bu kadar çok sayıdaki halkların bu kadar uzun süre bir arada yaşamaları demokratik bir şekillenmenin varlığına işarettir. Halklar mozaiği olan Kommagene’de kültürlere karşı gösterilen bu hoşgörü bugün bile Demokratik Ortadoğu Birliği için örnek bir modeldir. Kürtlerin kültürü oldukça zengin olmasına rağmen tarih boyunca görülmüştür ki bu zenginlik üstünlük ve egemenlik aracı olarak kullanılmamıştır. Yine kültürünü kendisiyle sınırlayan, her şeyi kendisine mal eden, bencil yaklaşımlarda ortaya çıkmamıştır. Zengin kültür tutuculuğun, ben merkezciliğin değil, paylaşımın ve alışverişin vesilesidir.

Kommagene M.S. 250’lerde Roma ve Sasani sömürgeciliği altında dağılırken geriye işbirlikçi Kürt memurlukları ve dağlara çekilmiş özgür aşiretler kalır. Aslında Kürtlerin bu kadar güçlü aşiret bağlarının olmasının altında kendisine karşı gelişen yoğun yönelimlerden kurtulmak ve ezilmemek için yarattığı için birlik ruhu yatar. Düşman karşısında aşiretçe birbirine kenetlenme ve dışa karşı korunma yöntemi olarak, soya dayalı kurulan ittifak biçiminde aşiret kavramı gelişir. Başlangıçta gevşek bir örgütlenme olan aşiretçilik giderek kalıcılaşmış siyasal bir sisteme ve yaşam biçimine dönüşmüştür. Halk bilincinden çok ilkel aşiret bilinci ve kültürü yer edinmiştir. Bu içe kapanma, kendi dillerinde ve kültürlerinde bir tutuculuğa da götürmüştür. Diyebiliriz ki Kürt kültürü biraz da bu biçimde günümüze kadar taşırılmıştır. Dağda aşiretler asi, mert, yiğit, inatçı, isyankar tipi yaratırken; ovada ise işbirlikçi, uşak, teslimiyetçi, menfaatçi Kürt tipi şekillenmiştir. Dağlar Kürtlerin meşru savunmalarının en güçlü ve sürekli savunma meskeni olmuştur. Direnen aşiretler her ne kadar silahlı birliklere sahip olsalar da güçlü bir örgütlülüğe ve döneminin teknik araçlarına sahip değildiler. Yani direnişler kazancı gözetmekten ve gelecek perspektifinden uzak yiğitlik temelinde salt savunma amaçlı ortaya çıkmıştır. Ovadaki aşiretler ise halk adına kendi çıkarlarını gözeten siyasi ve askeri oluşumlara gidememişlerdir. Hep başkalarının ordularında yer almışlar ve onlar için iyi birer asker ve bekçi olmuşlardır.

İster dağa çıkan Kürtlerde olsun, ister ovaya yerleşenlerde olsun değişmeyen bir şey vardır ki o da Kürtler arasında birlikteliğin bir türlü sağlanamamasıdır. Zaten Kürt tarihini olumsuzluğa doğru götüren de bu olgu olmuştur. Bu parçalı duruş düşmanlara karşı birlik olup güç getirmenin önüne geçmiş, toplumsal enerjinin kendi aralarındaki kan davalarında ve aşiret savaşlarında tüketilmesine neden olmuş, Kürdün yiğitliği bireysel küçük sorunlara indirgenmiştir. Bu da hep direnen ama hep kaybeden bir durumu yaratmıştır. Bu olguları milattan sonraki süreçte baştan aşağı tüm Kürdistan tarihinde görmek mümkündür.

Ayrıca Kürdistan coğrafyası jeopolitik ve stratejik konumundan ötürü sürekli ülkeler arası savaşların meydanı olmuştur. Bu Kürdistan coğrafyasını ve ekonomik değerlerini savaşın yıkıcı etkilerine maruz bırakırken, Kürt toplumunun da geri bırakılarak sadece savaşlardan korunmayla uğraşır duruma getirilmesine neden olmuştur. Bu savaşlarda Kürtlere de saf tutmaları ya da bizzat kendi başkalarının ordularında savaşa katılmaları dayatılmıştır. Kürtler arasında birlikteliği engelleyen etmenlerden biri de bu olmuştur. Savaşlar bitse bile aşiretler arası kavgalar ve küskünlükler yüzyıllarca devam etmiştir. Savaşta Kürtlerin gözü pekliği, cesareti düşmanlarını bile şaşırtmıştır. Onların yiğitliklerini, kendi savaşlarında kazanımın bir garantisi olarak görmüşler, bu nedenle de kendi askerlerinden çok Kürtlere güvenmişlerdir. Romalılar bile Kürtleri bekçilik konumunda kullanmak istediler.

İslamiyet’le tanışan Kürtler başkaları tarafından daha çok yaralanılan bir tarihi gerçekliğe adım atmıştır. İslamiyet, Arap yarımadasında kendi öz dinamikleriyle oluşan bir devrim olduğundan yenilikçi ve geliştiriciydi. Fakat İslamiyet Kürtler için aynı rolü oynamamıştır. İslamiyet daha çok Ebubekir zamanında yayılmacı karakteriyle Kürdistan coğrafyasına girilmiştir. Adeta tüm Kürdistan toprakları İslamiyet adına işgale uğramıştır. Bu işgale karşı Kürtlerin çok büyük direnişleri olmuş ve bu direnişler halkın ağıt ve şiirlerinde çok çarpıcı işlenmiştir. İslamiyet’le birlikte Arap milliyetçiliği de dayatılmış, Kürtçe konuşuluyor diye Amed yöresinde onlarca kişinin alt ve üst dudağı birbirine dikilmiştir. Kuran Arapça olduğundan Arapça kutsanmış ve merkeze konmuştur. Günümüze kadar da gelen yerde görülen herhangi bir Arapça yazının öpülüp baş üstüne konulması dayatılan bu zorun gelenek haline gelmiş biçimidir. Zerdüştlük toprağı, insanı, iradeyi, iyiliği esas alışıyla Kürtler için büyük bir manevi değer yaratırken İslamiyet ve kul mantığı tüm bu değerleri talan etmiş ve silip süpürmüştür. Böylelikle Kürtler direnişlerinin manevi dayanağını da yitirdiler. İslamiyet Kürtlere ağır bedeller ödemiştir. Tam da burada İslamiyet’in ümmet ve cihat gibi iki politik kavramını açmak gerekir. Cihat ile Arap milliyetçiliği İslamiyet’i yayma adı altında sefere çıkarken, ümmet ile de Müslüman din kardeşliği adı altında Arap egemenliğinin hoş görülmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Cihat ve ümmet anlayışı halkların gelişimini sekteye uğratan iki olgu olmuştur. Onun için bunları meşru savunma çizgisinde değerlendiremeyiz.

İslamiyet’i Kürdistan’a yerleştiren Kürt beyleri olmuştur. Toprak sahipleri ve üst kesimler Emevi ve Abbasi hanedanlıklarıyla anlaşarak işbirliğine girerler. Bu beyler kendilerini peygamber kökenli göstermek için, peygamberle aralarında akrabalık bağı kurmaya çalıştılar. O dönemden sonra seyit, peygamber sülalesinden gelme olarak saygınlık kazanmıştır. Şeyhler de dinde ulaştıkları mertebeden dolayı halk gözünde ermiş insanlar olarak esas alınmışlardır. Bunlara oldukça yüksek makam ve unvan verilerek kurumlaşmaları sağlanmıştır. Din bunlar elinde bir inanç olmaktan çıkıp bir siyaset aracı olarak Kürdistan’da rol oynamaya başlamıştır. İslamiyet Kürdistan tarihinde derin bir teslimiyeti getirmiştir. İslamiyet’in kadercilik anlayışı ile meşru savunmanın tüm direnç ruhu öldürülmüştür. İslam’daki bir yanlışa karşı çıkma, peygambere karşı çıkmayla eş tutulmuş, İslamiyet’in mantığındaki ezberleme de düşünmeden körü körüne bağlanmayı getirmiştir. Bu da tüm sorgulamayı ve arayışları kırıp kaderciliği yerleştirmiştir.

Diğer tarihi süreçlerde olduğu gibi burada da Kürtler hiçbir kaygı göstermeden ideolojiler için savaşmışlardır. Kürt asıllı olan Ebu Müslim Xorasani, Emevi Hanedanlığı’na karşı savaş açan güçlü bir komutandır. Onun elde ettiği başarılarla iktidar Abbasilerin eline geçmiştir. Xorasani Alevilerin önderi olarak da bilinir. Ama bu desteğine rağmen Abbasiler onun otoritesinden korkar ve komplo yaparak Ebu Müslim’i öldürdüler.

Kürtlerin dağda ve ovada kalanlar olarak yaşadıkları bölünme her şeye yansıdığı gibi İslam ideolojisini kabullenmede de farklılık göstermiştir. Sünnilik ovalık alanlarda yaygınca kabul edilirken, Zerdüşt felsefesinden kopmayan dağlık kesimde ise Şiilik bir sentez olarak gelişir. Alevilik, politikadan uzak duygularla yürütülen bir inanç olduğundan Kürtlerin hakim kesimleri bu inancı kabul etmemişlerdir. Aslında İslamiyet’in gericileşen, iktidar ve mevki savaşına giren kesimlerine karşı en çok mücadele veren ve inancın gerçek meşru savunmasını yanan kesim Aleviler olmuştur. Bu yüzden İran’daki Kürtler Mazdeki, Hürremi ve Babeki direnişlerine katılmışlardır. Nitekim Sünnilerde de büyük bir Alevi düşmanlığı gelişmiş Kürtler arasındaki birlikteliği engelleyen bir diğer etmende mezhep çelişkileri olmuştur. Aleviler devlet örgütlenmelerine ve kurumlarına karşı muhalifken, İslamiyet’e körü körüne bağlı Sünniler ise siyasi erkin temel yedeği olmuşlardır.

M.S. 950’den sonra İslamiyet katı baskısı azalmış ve Kürtler biraz nefes alabilmişlerdir. Güneyde Abbasi, batıda ise Bizans İmparatorluklarının zayıflamasıyla Kürtler bazı siyasi oluşumlara gitmişlerdir. Kurulan en büyük oluşum Mervani Kürt Devleti olurken, bunun yanında Hasanvayhi Kirmenşah, Süleymaniye taraflarında hanedanlık kurmuştur. Şeddadi Hanedanlığı ise Erivan-Nahçıvan topraklarında kurulmuştur. Bir diğeri de Eyyübi Kürt Hanedanlığı’dır. Bu küçük, dar devletçikler dönem açısından Kürtlerde bir gelişme yarattıysalar da kalıcı, sürükleyici ve genel bir otoriteye kavuşamamışlardır. Nitekim uzun sürmeyen ömürleri, iktidardaki bu zayıf ve yetersiz anlayışın bir sonucudur. Örneğin; hiçbir zaman düzenli ve sistemli bir orduyu kurma ve öz savunmalarını bununla geliştirme anlayışı ortaya çıkmamıştır. Genel toplumsal gelişmelerde de ezilenler hiçbir zaman mükemmel zor araçlarına sahip olmamış ve güçlü, yıkılmaz ordulara ulaşma çabasına girmemişlerdir. Onlar sadece dönemi kurtaracak bir zor aracına sahip olmayla yetinmişlerdir.

Kürdistan tarihinde Selehaddin Eyyübi’nin Kürtler için savaşmadığı bir gerçekken onun tüm Ortadoğu’yu haçlı seferlerine karşı koruyan konumu da önemle ele alınması gereken bir gerçektir. Selehaddin Eyyubi şahsında Kürtlerin Ortadoğu’daki halkçı ve öncü konumu bir kez daha pratikleşir. Eyyubi seferleri daha çok İslam ideolojisi adına yapılmışsa da aslında doğuyu batı işgallerinden korumayı amaçlamıştır.

Kürdistan tarihinde diğer öğretici bir nokta da, dıştan dayatılan zor ne kadar büyük olursa olsun bir halkın varlığını ortadan kaldırmaya gücünün yetmeyeceğidir. Belki zor bazı gelişmeleri durdurur, bazılarını kendisiyle beraber yıkabilir. Ama toplumun öz dinamiklerinde gelişen ruhu ve şekillenmeyi asla yıkamaz. O başka biçime bürünerek ya da sentezlenerek de olsa mutlaka varlığını koruyacaktır.

Tüm bu yönelimlere rağmen Kürt kültürü ve dili kendini yaşatabilmiştir. Melaye Cizire, Feqiye Teyran edebiyat üzerine çeşitli çalışmalar yaparken, Ahmede Xani ise Kürt toplumunun yaşamını edebiyata dökmüştür. Ahmede Xani’de anlatılmak istenen iktidara ulaşamayan bir halkın sosyal yaşamının da haram olduğudur. Ulusal birliktelik kurulmadıkça iç gericiliğin ihanet içinde olacağını Beko şahsında yorumlamıştır. Ancak iktidarın halka ulaştırılmasıyla özgürlüğün geleceği, bu aşk destanında dile getirilir. Bu Kürt edebiyatçıları birliği ve bütünlüğü savundukları için kültürel alanda halkın meşru savunmasını yapmışlardır.

Bu dönemden sonra da daha Osmanlılar ile Kürtler arasındaki ilişkiler ve birbirini etkileme dönemi başlar. Aslında Türkler 900 yılından itibaren İran topraklarına kadar gelir ve yavaş yavaş Anadolu’ya geçmek isterler. Bizanslılara karşı verilen 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharabesi’nde Kürtlerin desteğiyle Anadolu’nun kapısı Türklere açılmıştır. On iki Türk boyu güçlenen Osmanlı beyliği ekseninde birleşerek merkezi bir otoriteye doğru giderler. Kürtler merkezi bir otoriteyi oluşturmayarak kendilerini denetimde tutulmaya açık konumda bıraksalar da o dönem Türk-Kürt ilişkilerinde Kürt beyliklerinin gücü tanındığından ve Kürtler Osmanlının gelişiminde anahtar rol oynadığından aralarında kullanım ilişkisinden çok doğal bir ittifak söz konusuydu. Bu ittifak Osmanlının yayılmasında belirleyici bir güç oldu. Yani Türk boylarının o dönem politikaları Kürtleri yerlerinden edip, onların yerine geçme değil, tersine Kürtlerle uzlaşarak Batıya ve Doğuya doğru ilerleme biçimindedir. Zaten imparatorluk sınırlarını geliştiren, açılım yaratan Çaldıran ve Mercidabık savaşlarını Türkler Kürtlerin desteğiyle kazanmışlardır. Böylesi bir ittifak Türkleri dünyada büyük bir güç haline getirmiştir. Türkler İslamiyet’i benimseyip seferlerine bu bayrağın gölgesinde çıkmışken İslamiyet’i iki yüzyıl önce benimsemiş Kürtler, dini politik seferlerin aracı kılmamıştır. İslamiyet’in taze kanı olarak ortaya çıkan Türkler onu yayılma aracı kılmışlardır.

Türkler göçebe yaşam biçiminin bir sonucu olarak akıncılıkta ve Arapların yanında asker olarak kaldıkları süreçte öğrendikleri siyasette güçlüyken, Kürtlerde köklü tarihi ve kültürel yönleriyle aynı coğrafyada birbirini tamamlayan iki güçtüler. Nitekim başta gelen birçok Türk boyu zengin Kürt kültürü içinde erimiştir. O dönem Kürtlerin siyasal oluşumları özerkliği tanınan yerel beylikler biçimindeydi. Bağımsız bir devleti düşlememişlerdir. Aslında birazda bağımsızlığın dış saldırılara uğrayacağını bildiklerinden kısmi otonomiyi tercih etmişlerdir. Bunda bir de Kürtlerdeki halkların birlikteliği anlayışı yatmaktadır. Yavuz Sultan Selim bağımsız bir oluşuma dahi sıcak bakarken Kürt temsilcilikleri açıkça ayrı bir devlet istemediklerini belirtirler. Hatta Kürtlerin merkezi bir yapılanmaya gitmeleri için kendi aralarında bir beyler beyi seçmelerini duyurmasına rağmen Şeyh İdris-i Bitlisi Osmanlı padişahının göndereceği bir beyler beyini tercih edeceklerini bildirir. Bu özünde iki halk arasında kopuş felsefesinin olmamasıdır. Aslında Kürtlerin Anadolu halklarıyla ittifak arayışının tarihi temelleri vardır. Hititler ve Hurriler Anadolu ve Mezopotamya çıkarları için sürekli bir alışveriş ve ittifak içinde olmuşlardır. Aslında o dönemin meşru savunma anlayışı bu doğal ittifaklar olmuştur. Fakat bu anlayış güçlü bir örgütlenmeye ve siyasal otoriteye kavuşturulmadığı için gelecek yüzyıllarda varlığını güvenceye almada oldukça zorlayacaktır.

Her şeyden önce, bu güçlü kültürü sahiplenecek ve koşullardan yararlanacak, dağılmışlığı birleştirecek güçlü bir Önderliğin çıkmaması meşru savunmanın gelişimini de zayıflatmıştır. Nitekim Ahmede Xani, Mem û Zin destanında ‘beylik mecazidir’ derken aslında değişkenliğe uğrayan sömürgeciliğe göre kılıf değiştiren Kürt yöneticilerden bahseder. Ve bu gerçek bir Önderliğe duyulan özlemdir. Ne ezen ne de ezilen halklar ihanetten ve uşaklıktan yarar görmezler. Bunun kayıplarını ve acılarını yaşarlar. Dolaysıyla kendini kaybetme temelinde gelişen işbirlikçiliğin meşru savunma iradesi yoktur.