DERSİMİZ JİNEOLOJİ;

ARMANC SARYA

Güzel bir sonbahar sabahında bir grup kadın arkadaş çadırdan okulumuzun bahçesindeki kalın gövdeli ağaçların gölgesi altında oturmuş, sohbet ediyoruz. Sonbaharın hafif serinlemeye başlayan havasını ciğerlerimize çekerken, ders saatinin gelmesini bekliyoruz

. Herkes sabahın erken saatlerinde uyandığı için oldukça dinç görünüyor. Bileşim olarak, ilk defa ders olarak jineoloji konusunu işleyeceğiz. Ders başlamadan biz dışarıda harıl harıl bu konu üzerine tartışma yürütmeye başlıyoruz. Merak edilen bir konu olduğu için herkes müthiş bir heyecan yaşıyor. Özellikle kadın ortamı içerisinde jineolojiye yani kadın bilimine dönük büyük bir ilgi ve anlama istemi var. Bu ruh hali ders atmosferine de yansıyor.

 

Jineoloji dersi birkaç gün sürüyor. Mücadelenin yürütüldüğü her alanda yıllardır yapılan eğitim ve aydınlanma çalışmaları içerisinde en yeni ders jineoloji oluyor. Bu durum jineolojinin, özgürlük hareketinin gündemine yeni girmesi ve bu konudaki çalışmaların da yeni başlaması ile ilgili. Kadın-erkek bütün herkes bu konuyla ilgileniyor ve anlamak istiyor. Bu yüzden dersin ilk tartışması, ‘jineoloji denilince ne anlıyoruz, düşüncelerimizde oluşan ilk algı nedir?’ sorusu üzerinden gelişiyor. Birçok cevap ve farklı görüş açığa çıkıyor. Kimi zaman birbiri ile çatışan görüşler de çıkmıyor değil, bütün bunlar tartışmaları zenginleştiriyor, farklılık katıyor. Kimi arkadaşlar jineolojiyi kadının, toplumun hakikat arayışı olarak; kimileri kadından çalınan bilimin, tüm bilgi yapılarının yeniden kadın düşüncesi ile hayat bulması, toplumsallıkla buluşması olarak, kimisi ise özgürlük, yaşam, toplum bilimi olarak yorumluyor. Kimse konuyu yaşamdan uzak soyut ele almıyor, herkes daha fazla somutlaşması için çaba harcıyor. Sonuç olarak hepsi ortak bir paydada, farklılıkların açığa çıkardığı bir tanımlamada birleşiyor ama herkes şu görüşte hem fikir; jineoloji çok daha geniş ve zengin bir içeriğe sahip.

Ders akışı içerisinde en çok tartışılan konulardan bazıları da kadın, toplum, yaşam, doğa ve özgürlük oluyor. Kadın-toplum, kadın-yaşam ve özgürlük birbirinden kopuk ele alınmıyor. Birbirinden kopartılan bu gerçeklere jineoloji ile birlikte yeniden bütünlük kazandırılmaya çalışılıyor. Kadını nasıl tanımlıyoruz? Kadın ne demek? Kim demek? Mevcut kadında eleştirdiğimiz hususlar neler? Özgür kadın kimdir? Sorularıyla karşı karşıya  kalıyoruz. Kadın doğası toplumsal, felsefi, kültürel, tarihsel, biyolojik açılardan tartışılıyor. Tartıştıkça kadının ne kadar derin, anlam yüklü olduğu, ne kadar toplumsal olduğu bir kez daha çıkıyor karşımıza. Kadının rahminde oluşan canla başlayan yaşamın kadının düşüncesinde, duygularında, nasıl şekillendiğini, topluma nasıl can verdiğini, verdiği canı nasıl zenginleştirdiğini görüyoruz. Bunları sadece binyıllar önce yaşanan doğal toplum üzerinden değil, günümüzde yaşananlar üzerinden de değerlendiriyoruz. Tartışmalar bu şekilde yürütülünce, kadınlar olarak sistemin bizi ne kadar tahrip ettiğini daha iyi çözümlüyoruz. Kendi doğamızdan ne kadar uzaklaştırıldığımızın analizini yaparken, kadınlar olarak hala güçlü olan yanlarımızı da ele alıyor, bunlara daha çok sarılmamız gerektiğini söylüyoruz. Yetersizlikler olsa da bu sisteme karşı tek alternatifin yine kadın gerçeği olduğunun argümanlarını daha somut tartışıyoruz. Kimi zaman çelişkiler çıkıyor, çıkan bu çelişkiler doğal karşılanıyor. Çünkü çelişkilerin, soruların yaşamın bir parçası olduğunu en iyi biz kadınlar biliyoruz. Kadınlar olarak kendi gerçekliğimizi ele alırken çok hoş bir atmosfer oluşuyor. Bir arkadaş kendi görüşlerini ya da çözümlediği özelliklerini ortaya koyarken birçoğumuz kafamızı sallıyoruz. Bu durum aslında kadınlar olarak ortak yönlerimizin ne kadar çok olduğunu gösteriyor. Annelerimizi, bize öncülük eden yaşlı bilge kadınlarımızı anıyoruz. O yüce kadınların aslında yaşamı ne kadar yalın bir biçimde bize gösterdiklerini dile getirdikten sonra onları şimdi daha iyi çözümleyebildiğimizi itiraf ediyoruz. Tartışmaların sonuna doğru bir arkadaş yaşadığı duygu yoğunluğu ile ”kadın olduğum için çok mutluyum” diyor ve hepimiz ona gülümsüyoruz. Tartışmalar kimi zaman kahkaha ile kimi zaman biraz hüzünlü, kimi zaman ise birbirine yöneltilen farklı farklı sorular ile yani duygu ve düşünce yoğunluğu ile geçiyor.

Kadın tarihi, dersin en belirgin konularından birisi oluyor. Yaşananları kadının direniş tarihi olarak tanımlıyoruz. Kutsal inançlarımızın kutsal anası, bilge kadını, şifacı kadın olarak ele aldığımız, toplumsallığın, kadın kimliğinin en güçlü ve somut ifadesi olan tanrıça kadınları anlatıyoruz. İnnanna’ı İştar’ı, Tiamat’ı, Kibele’yi, Afrodit’i ve daha birçok tanrısal kadın kimliğini tek tek ele alıyor, tartışıyoruz. Her arkadaş yaptığı konuşmada

ilk kutsallık olan kadın bedeninin, ruhunun, yaratımlarının toplumu ne kadar güçlendirdiğini ifade ediyor. Zalim tanrılara karşı tanrıçalar kadın değerlerini korumak için çok mücadele ediyor fakat bin bir yalan, hile  ve şiddet ile kurnaz tanrılar ana tanrıçanın kudretini çalıyor. Çok tanrılı inançlarda da, tek tanrılı inançlarda da kadını ele alış biçimi değişmiyor, kadına yapılan zulüm sona ermiyor. Dinlerde de kadının konumu değişmiyor, hatta daha da kötüleşiyor. Erkek egemen sistem kendisini kadın köleliği üzerinden geliştiriyor. Bu durum yazıya, kutsal kitaplara da geçiriyor. Buna karşı kadının bir varlık olarak varolma mücadelesi devam ediyor. Bu mücadele artık eskisi kadar görkemli olmayı başaramıyor. Kadın yaratımı olan her şey artık erkek zekasının ürünü olarak lanse ediliyor. Ders içerisinde bu süreçler derin tartışmalara konu oluyor. Tarihin ne kadar çarpıtıldığı, kadının köleleştirme sürecinin açık ortaya konulmasının kadının özgürlük tarihi açısından da büyük bir başlangıç olacağı belirtiliyor. Yıllardır içimizde ele alınan bu hususlar jineoloji ile birlikte daha farklı bir boyut kazanarak, jineolojinin varolan bilgi birikiminin kapsamını genişleterek değerlendirmesi gereken bir bilim alanı oluyor. 15. yüzyılda cadılık suçlamasıyla başlayan kadın jenosidi kadın direniş tarihinin önemli bir parçasıdır. Resmi tarih kadınları korkulması gereken bir cadı olarak lanse ederken, bizler onları bilge ve özgür kadınlar olarak tanımlıyoruz. Bilge ve şifacı kadınların, tanrıça kültürünün temsilcilerinin vahşice katledilişlerini tartışırken, birçoğumuz DAİŞ’in Ortadoğu topraklarında kadınlara yaptıklarını gözlerimizin önüne getiriyoruz. Her ikisi de özünde aynı vahşet, aynı zulümdür. Kadın katliamları tarihten günümüze sistemin en çok başvurduğu sindirme, irade kırma yöntemi oluyor. O yüzden şimdi her kadının bu katliamlara karşı yürüteceği mücadelenin, kadın örgütlülüğünün, tarihteki cadı katliamlarında katledilen kadınların anılarına verilecek bir cevap olduğunu biliyoruz.

Bilim konusuna bilmenin, bilginin kadınla başladığı gerçeğini ortaya koyarak başlıyoruz. Arkadaşlar kadın ve bilimin birbirini tamamladığını, bir araya gelerek yaşamın anlamını açığa çıkardığını belirtiyor. Kadın ve bilimin özellik ve karakter olarak toplumsallığı, toplumsal yaşam formunu oluşturduğunu, yine yaşamın ilkelerine yön veren, bilinmeyeni toplumsallık lehine açığa çıkaran bir gerçek olduğunu değerlendiriyoruz. Bir arkadaş; ‘‘insanlar bilmeye başlayarak hakikat arayışına çıktılar. Bu yolda öncülük yapan da kadınlardı’’ diyor. Bir diğeri ise; ‘‘bilmek kutsaldır, doğal toplumda insanlar bildikleri gibi yaşıyorlardı. Bildikleri onlara doğru yaşama konusunda öncülük yapıyordu. Oysa şimdi herkes bilmekten, gerçekten kaçıyor. Yanlış olan ne varsa insanlara doğru olarak yansıtılıyor” diye devam ediyor. Değerlendirme yapan arkadaşların hemen hemen hepsi bugün bilimin bile kadın hakikatini derinlemesine incelemediğini, mevcut bilimin aslında kadını hiç anlamadığını, bilmediğini, gerçekleri çarpıtarak toplumun zihniyetine müdahale ettiği değerlendiriliyor.

Sistemin geliştirdiği bilim, kadını bir meta olarak ele alıyor. Tarihte, ekonomide, sosyolojide, biyolojide, psikolojide, tıpta, politikada kadın sanki yokmuş gibi yaklaşıyor. Toplumun bir yarısı erkekse, diğer yarısının da kadın olduğunu, hatta bütün erkeklerin anasının kadınlar olduğunu görmek istemezcesine yaklaşıyor. Kadınlar olarak şu gerçeği iyi biliyoruz; kadının bilim, akıl ve doğa ile buluşması demek bilgi üzerinde gelişen iktidar ayaklarının yıkılması demektir. Ders içerisinde de kadın biliminin nasıl oluşturulacağı tartışılırken kadının kendi doğasını, tarihini, yaratımlarını, emeğini, bilme yöntemlerini yeniden ele alarak kadın bilimini oluşturacağı söyleniyor. En çok tartışılan konulardan birisi de jineolojinin yöntemleri oluyor. Kadınların binyıllardır kendi yöntemlerini geliştirdiklerini fakat bunun sistem tarafından kadından çalındığı söyleniyor. Bugün erkeğe mal edilen birçok bilimsel yöntemin aslında tarihten beri kadınlara ait olan yöntemler, arayışlar olduğu söyleniyor. Bunların toplumun bilme yöntemleri olduğu gerçeğini hepimiz biliyoruz. Yine sosyal bilimlerin yeniden ele alınması, doğal bilimler ile sosyal bilimlerin birbirinden ayrı değil bir bütünün parçası olduğu dile getiriliyor. Bilimsel alanda da ayrıştırılan birinci doğa olan doğa ile ikinci doğa olan toplum doğasının yeniden bir araya getirilmesinde jineolojinin öncülük yapacağı gerçeğini daha da derinleştirmek istiyoruz. Bilime yaklaşım, kurumlaşma, pratikleşme bölümü somut örnekler, her alana göre özgünlükler ile devam ediyor. Bu konuda somut öneriler, eleştiriler gelişiyor.

Elbette ki bu tartışmalar, bu çalışmalar bir ders ile bitmiyor. Jineoloji içinde birçok çalışmayı, konuyu ele alan bir bilim alanı. Jineoloji dersleri bunun sadece bir parçasını oluşturuyor. Jineolojiyi genel ele alan, herkesin rahatça görüşlerini dile getirdiği, birçok konuyu tartıştığı zemin oluyor. Görülen bu derslerde dahi jineolojinin ne kadar toplumsallıkla bağlantılı olduğunu görüyoruz. Görülen her jineoloji dersi bir jineoloji çalışması, tartışma zemini oluyor. Yürütülen tartışmaların hepsi ileride tarihin bir parçası olacak.

Birkaç gün devam eden ders tartışmalarının sonunda bu ders zeminini, tartışmalarını ölümsüzleştirelim diyoruz ve tartışmayı yürüten kadınlar olarak açığa çıkan pozitif enerjimizi gülümseyerek bir fotoğraf karesinde tarihe bırakıyoruz.