Kim dağa kaldırdı bizi?

DERSİM UĞUR KAYMAZ

Günlerdir televizyon ekranlarında yoğun bir bombardıman altında çocukların PKK’ye kaçması tartışılıyor. Tabii onlar  “kaçırma” diye tartışmaya çalışıyor ama bu tartışmayı da ellerine, yüzlerine bulaştırıyorlar. Her cümlede kendi kendilerini boşa çıkartmanın dışında bir şey yaptıkları yok. Öyle sözler sarf ediliyor,

öyle roller oynanıyor ki sormayın gitsin. İnsanın, bir toplum ancak bu kadar akılsız yerine konulur, diyesi geliyor.

 Her şey bir yana tüm bu tartışmalar beni kendime yöneltti; ben neden çıktım dağa? En nihayetinde katılırken bir çocuk değilsek bile oldukça gençtik. Tırnak içinde bizi bekleyen mutlu, umutlu bir gelecek vardı. Analarımızın dizi dibinde mutlu, mesuttuk.

 Kim geldi çeldi aklımızı, dağa kaldırdı bizi?

Devlet mi?

Belki.

Devletin daha doğrusu sistemin uyguladığı baskı, zulüm, işkence, taciz, tecavüz, katliam… Ve daha sıralanabilecek birçok şey dağa çıkmamıza sebep olmuş olabilir. Bu nedenler elbette bir gerçekliktir. Fakat bizi dağa kaldıran hakikat bu değil. Bu noktada tersten de olsa Erdoğan bir gerçekliği ifade ediyor. Bizi dağa kaldıran hakikat PKK’dir. Önder Apo’nun yarattığı özgür yaşam felsefesidir. Çok doğru, bizleri dağa PKK kaldırdı. Çünkü PKK dışında hiçbirimizin özgür yaşam alanı yoktu. Biz bu hakikati görerek ve inanarak katıldık.

Aslında günlerdir yapılan tartışmalarda en çok göz ardı edilen husus şudur. Bir taraf; “PKK çocukları kaçırdı” derken, diğer bir taraf; “devlet çocukları kaçırttı” diyor. Oysaki biz bu ülkenin gençleri olarak PKK’yi tercih ettik. Bir zorunluluktan dolayı değil, olmamız gereken yerin burası olduğuna inandığımız için buradayız. Yaşama dair ne kadar güzellik varsa dağların doruklarında gizlidir. Binlerce yılın toplumsal değerleri ve birikimi sadece dağlarda korunabilmiştir. Biz de bu yüzden kendimizi dağların bağrına bastık. Bence çocuklar için (hiçbir yaş sınırlaması koymuyorum) en güvenilir yaşam alanı dağlardır. Çünkü dağlar sistemin kirinden, pisliğinden, ahlaksızlığından, geleceksizliğinden arınmış alanlardır.

Şimdi televizyonda ekranlara çıkıp ağlayan annelere soruyorum; devlet her gün ülkenizin çocuklarını katlederken, cezaevlerinde işkenceden geçirirken, gündüz ortası kaçırıp tecavüz ederken, sözde eğitim yuvalarında her gün taciz kültürü ile çocukları eğitirken de ağlıyor muydunuz? Ki ağlamak çaresizliktir. Doğru olan soru; ülkenizin çocukları devletin sokaklarında bu kadar ölüme yakınken siz onlar için nasıl bir yaşam vaat ediyorsunuz?

Daha dün Kars’ta, Adana’da, Bingöl’de tecavüz edilerek katledilen kız ve erkek çocuklarınızı ne çabuk unuttunuz. Zaten sorun biraz da kaynağını buradan alıyor. Her şey çok çabuk unutulup gidiyor. Sistem öyle bir sistem ki insanları her şeye ama her şeye çok çabuk alıştırıp her şeyi olağanlaştırıyor.

Bugün Kürt analarının yapması gereken şey, televizyon ekranlarında gördüğümüz şeyler değil. Kürt anları özgür ve ahlaki bir yaşamı seçen kızlarının ve oğullarının ardında olmalı, onların bu erdemli tercihlerine saygı duymalı ve desteklemelidirler. Tıpkı Berfo Ana gibi. Kim onu unutabilir ki? Siz, biz unutsak bile, tarih o anayı unutmayacak. Çünkü o da bir anaydı ve son nefesine kadar peşine düştüğü dava sadece kendi çocuğunun davası değil, tüm çocukların davasıydı. O sadece kendi çocuğunun katilini değil, tüm çocukların yani geleceğimizin katilini arıyor ve hesap sormak istiyordu. Ama bunu kendi çocuğunun ayak izlerini takip ederek yaptı. Evladının davasını sahiplendi, mücadele bayrağını devraldı. Eğer bugün anneler “biz çocuklarımızı seviyoruz, istiyoruz” diyorlarsa, o zaman Berfo ana gibi, Cumartesi anneleri ve barış anaları gibi mücadele etmeliler. Yani çocuklarını karşısında değil, onların yanında, omuz omuza…

Sanırım bu noktada geleceği en iyi gören yine çocuklar oluyor. Karanlık her çocuğu korkutur. Ve karanlıktan korkan tüm çocuklar kendi aydınlık yarınlarını yaratmak için dağlara yol almaya devam ediyor…