Tarih yolculuğunda 8 Mart ve sonrası

Newal Bêrîtan

Tarih için kısaca; geçmişten geleceğe bilgi üretimidir diyebiliriz. Tarih yalnızca geçmişi temsil eden bir olgu değildir. Geleceği de şekillendirir. İdeolojilere ve düşüncelere yön verir. Var olagelen tarih erkek eliyle yazılıp

çizildiği için erkeğin kendine özgü tarihi gibi görünür. Onun tarihinde kadın ya hiç yoktur ya da her zaman erkeğin gölgesindedir. Tarihin öznesinde kendini var kılan erkektir. Kadına ait hiçbir şey yansıtılmadığı gibi, kadınlık hor görülmesi gerekilen sosyal statüye dönüştürülmüştür.

 

Oysaki insanlığın varoluşu ile birlikte kadının da varoluşu söz konusudur. Özel mülkiyetin tarih sahnesine çıkıp ana soylu dönemin sona ermesinden, günümüz kapitalist-emperyalist dünyasına kadar gelen her üretim sürecinde farklı dayatmalarla karşılaşmış ve kadını şekillendirmeye çalışmıştır. Buna karşılık kadınların bazen örgütlü bazen de bireysel karşı çıkışları hep olmuştur. Dünya tarihinin son 200 yılında görünür hale gelen kadınların özgürlük mücadelesi, farklı toplumsal bağlamlarda, farklı dil ve anlamlandırmalar kullanılarak, farklı örgütlenme biçimleri ve farklı politik hedeflerle gerçekleşmiştir.

Özel mülkiyetin oluşumuyla birlikte, kadın ve erkek arasındaki ilişki de farklılaşmaya başlamıştır. Ana soyluluğun eşit, özgür, kolektif dünyasının yerini ataerkilliğin duygusuz, katı, vahşi ve mülkiyetçi dünyası almıştır. Kuşkusuz bu süreç hiç kısa olmadı. Kadınlar eşit, özgür yaşamın yitirilmesine kolayca razı olmadılar. Aynı zamanda barışçı bir süreç de değildi. Dünya pek çok kadın katliamlarına sahne oldu. Dünyanın her yerinde kadın mücadelesi varlık gösterdi. Kadınlar “amazon kadınlar, cadı kadınlar” denilerek yakıldılar ama onlar yakılmalarına rağmen efsaneleşerek tarihte hep var oldular.

Ortaçağda (1662) kadınların ezilmesine ilk karşı çıkan; “yarasalar ve baykuşlar gibi yaşıyor, hayvanlar gibi çalışıyor, solucanlar gibi ölüyoruz” diyen Margaret Lucas’tır (Newcastle Düşesi) diyebiliriz. Bu dönemki başkaldırılar daha çok bireysel ve kadınların kabul etmesi gereken verili durumu eleştiren yazılar şeklinde olmuştur. Kadınların mücadele tarihi ise ancak 1700’lü yıllardan itibaren yazılı kaynaklarda yer alabilmiştir. 18. yüzyıla kadar geçen süreçteki kadının yok sayılan tarihinin amazon ve cadılıkla ve bazı kişisel bazda yazılan yazılar ile sınırlı olduğunu söyleyebiliriz.

1789 devrimi, bu dönüşümün yaşandığı en somut örnektir. İnsan hakları bildirgesi yayınlanmış, kişi hak ve özgürlükleri yasal güvence altına alınmıştır. Her ne kadar feminist mücadele ideolojisini 18. yüzyılda belirlemişse de, kadının hak arayışının temeli çok öncelere, Rönesans’a dek uzanır. Ama kadınların kitlesel olarak tarih sahnesine çıkışı ilk olarak Fransız Devrimi ile gözlenir. Fransız Devrimi de cinsler arasındaki ikiliği sürdürmüştür.

Bu dönemde kadınlar Ortaçağın baskılarını kırarak bazı hakları elde etmişlerdir. Fransız devrimi sonrasında kadın haklarına dair ilk metin olan Kadın Hakları Deklarasyonu yayınlanır. Bu deklarasyonu kaleme alan ve; “mademki kadına giyotine çıkma hakkı veriliyor, öyle ise kürsüye çıkma hakkı da verilsin” diyen Olympe de Gouges, yazdığı bir yazıdan dolayı tutuklanarak giyotine gönderilir. Ancak devrimin burjuva önderleri kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmalarını uygun bulmadıkları için 1793’te kadın örgütlemelerine son verir. Tüm kadın gazete ve yayınları kapatılır.

1871 Paris Komünü’nden sonra Avrupa’daki işçi hareketinin merkezi Fransa’dan Almanya’ya kaymıştır. 19. yy’a gelindiğinde kadın hakları her yerde olduğu gibi Amerika’da da tanınmamaktadır. Ve Amerika’daki kadınlar, siyahların kurtuluş mücadelesinden etkilenerek kadın hakları mücadelesini başlatırlar. Bu nedenle 1848 yılında New York’ta Kadın Konvansiyonu toplanarak kendi başına bir örgüt kurarlar. “Ulusal Kadın Oy Hakkı Birliği” ile “Amerika Kadın Oy Hakkı Birliği” tarafından bu mücadele yürütülmüştür. 1857 yılında ise Amerika’da tekstil iş kollarında çalışan yüzlerce kadın, “8 saatlik çalışma” ile “eşit işe, eşit ücret” gibi taleplerle bir direniş başlatmıştır. Direniş hızlı bir kapitalistleşme sürecine giren egemen kesimlerce şiddetle bastırılır ve iş başı yapmayan protestocu kadınlar, fabrika ateşe verilerek diri diri yakılırlar. Bu olayda 129 kadın yaşamını yitirir. 8 Mart günü gerçekleşen bu olay, 1910 tarihinde II. Enternasyonalde Clara Zetkin’in önerisi ile “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul edilmiştir. 8 Mart, o tarihten bu yana tüm dünyada emekçi kadınlar tarafından kutlanan sembolik bir gün olarak kabul görmektedir.

Bu dönemde feministlerin geliştirdiği en önemli düşüncelerden biri de, tüm ülkelerin kadınlarının haklarını aramaları için birleşmeleri gerektiği ve bu doğrultuda yaptıkları örgütlenmeler olmuştur. Yine 19. yüzyılda feminizmin ortaya attığı bir başka temel düşünce de tüm ülkelerin kadınlarının birleşmeleri ve haklarını kazanmak için yardımlaşmalarının gerekli olduğudur. I. Dünya Savaşı sırasında Uluslararası Kadın Konseyi’ne bağlı feministler ülkelerin birbirlerine yönelttikleri düşmanlığa karşı kadınların kız kardeşliğini ilan ettiler.

 Ayrıca ve önemli bir nokta da kadının ulusal kurtuluş mücadelelerinde oynadığı roldür ve sonradan yaşadığı durumdur. Ekim devrimi, Lenin’in deyimi ile kadın inisiyatifinde gelişen bir devrimdir. Bu Lenin’in kendi sözüdür. Ekim devrimi sürecinde de merkez komiteye bağlı bir kadın örgütlenmesi vardır. Lideri Aleksandra Kolantay’dır. Kadınlar Ekim devrimine çok büyük katkılarda bulunurlar. Fabrikalarda müthiş bir örgütleme çalışması yürütürler. Rus klasiklerinden de anlaşıldığı kadarıyla en ciddi ve en etkili örgütlemeler işçi kadınlar arasında geliştiriliyor ve adeta devrimin ruhu oluyorlar. Aile aile, ev ev, kadın kadın dolaşılıyor, tartışmalar yapılıyor, toplantılar gerçekleştiriliyor, örgütlemelere gidiliyor. Devrim patlak verdiğinde de kadın öncü konumdadır. Durum bu şekildeyken Lenin’in kadın yaklaşımı önemli olmaktadır. Lenin sosyalist bir liderdir ancak kadına yaklaşımı oldukça sınıfsal ve egemen sistemin sınırlarını aşamamaktadır. Eşitlik ve özgürlük yaklaşımı kabadır. Küçük burjuva eşitlikçi anlayış hakimdir. Kadının özgün temelde katı örgütlenmesini gereksiz görmektedir. Kadını devrimin bir parçası görmekte ve devrimle birlikte kadının da özgürleşeceğini savunmaktadır. Kadının özgürlüğünü toplumun özgürlüğünde görmektedir. Cins çelişkisi üzerinde derin bir yoğunlaşması yoktur. Bundan kaynaklı olmalı ki cins çelişkisine yaklaşım ideolojik ve stratejik olmaktan uzaktır. Lenin’in bu yaklaşımları Bolşevik partisinin yaklaşımı haline gelmiştir. Stalin sürecinde ise kadın dışlanmış, aile kutsanmış, aile ve toplum değerlerini tartıştırıyor ve hiçe sayıyor diye Kolantay teşhir edilmiştir. Devrim sonrası kadın hakları hukuku bir tarafa bırakılmış kadın şahsında toplum köleliğe terk edilmiştir. Marks’ın da anlayışı benzerdir.

Engels ise sömürünün kaynağını erkeğin kadın üzerindeki hakimiyetine -sömürüsüne- bağlasa da bu tespiti derinleştiren bir düşünsel ve ideolojik çalışma içerisinde olamamıştır. O da yüzeysel ve elit kalmıştır. Bir bakıma bu düşüncelerin eylem sahası Sovyetler olmuştur. Ancak sonuç yıllar sonrasında tam bir trajedidir. Bu trajediye yol açan temel nedeni kadın sorununa yaklaşımda aramak abartılı olmasa gerek. Toplumun özgürlüğünde kadının özgürlüğü esas alınmadığı için bu sonuçlar yaşanmıştır. Aslında Kolantay daha o zaman tehlikeyi görmektedir. Kolantay Sovyet rejimini eleştiren bir kadındır. Sovyet rejiminin bu biçimde giderse çok fazla bürokratikleşeceğini ve toplumdan kopacağını söylemektedir. Lenin’e, Bolşeviklere eleştirilerini dile getirir. Yeni bir ahlak anlayışının geliştirilmesi gerektiğini savunur. Stalin iktidara geldiğinde Aleksandra Kolantay’ı fahişe olarak nitelendirir ve onu teşhir eder. Stalin en kaba şekilde kadın yaklaşımını ortaya koyar.

Diğer birçok devrimde de kadın etkilidir, öncüdür. Küba devrimine çok yoğun bir kadın katılımı vardır. Kızıl Ordu Taburu bu süreçte kurulur. Daha sonra Özgür Kadın Müfrezeleri biçimini alır. Devrimin bütün çalışma alanlarında kadın yer alır. O zaman Fidel Castro’nun da yaklaşımları biraz daha demokratik yapıdadır. Ön açıcı yaklaşımları vardır. Vietnam devriminde de aynı biçimde bir katılım var, Çin devriminde de var. Çin’de kadın katılımı çok güçlüdür. Fakat yaklaşım çok geridir. Orada da bir kadın örgütlülüğü vardır. Kadınlar kendi aralarında tartışma grupları oluşturuyorlar fakat ciddi bir bilinç, düşünce çalışması yoktur. İdeolojik bir yapılanmaya gidilmediği için tüm çabalar sonuçsuz bir şekilde kendisini tekrar ediyor.

Sonuç itibariyle gelişen kadın hareketleri kadın özgürlük ideolojisinden ve felsefi alt yapıdan yoksun oldukları için yaşam şansı bulamamışlardır.

Tabii Ortadoğu açısından durum çok daha vahimdir. İslamiyet kadını tümden kötürümleştirip kişiliksiz ve kimliksiz kılmıştır. Geride bıraktığımız çağın belli dönemlerinde çeşitli kadın örgütleri ortaya çıksa da bunlar sisteme bağlı oluşumlar olmanın ötesine geçememişlerdir. Sistemin sınırları çerçevesinde hareket edişleri ve zaten bizzat sistem tarafından desteklenip finanse edilmeleri kadını kontrole alma amaçlıdır. Örneğin Türkiye’de Cumhuriyet sonrası bazı feminist kadın örgütleri ortaya çıkar. Yine Mısır’da, İran’da bazı feminist hareketler ortaya çıkar. Fakat bunlar sistemin güdümünde, yönlendirmesindedir. Çok fazla bir etkileri olmaz. Kadınlarda çok kısmi bir sorgulama, uyanış geliştirirler. Ancak sistemin dışına çıkamazlar. Ciddi bir örgütlenme perspektifleri oluşmaz.

Kürdistan açısından da bu temel bir sorundur. Özellikle İslamiyet’in Kürdistan’a girişiyle birlikte Kürt kadınının durumu içler acısıdır. Kürdistan’da İslamiyet ile birlikte kadın üzerindeki sömürü çok daha fazla derinleştirilir. Biliyoruz ki Kürt toplumunda İslamiyet öncesi toplumsal, komünal değerler daha güçlüdür. Bundan kaynaklı kadının belli bir yeri ve değeri vardır. Kadına önemli oranda saygı duyulmaktadır. Fakat İslamiyet’in özünden saparak gelişen siyasal İslam Kürt toplumunda da çok ciddi bir kültürel yozlaşmaya yol açar. Yozlaşma en somut kadına olan yaklaşımda kendini açığa vurmaktadır. Kadının düşürülüşüyle Kürt toplumsal gerçekliği büyük bir düşüşü yaşar. Her türlü insani hak ve hukuktan mahrum bırakılan kadın ve erkek kendilerine kalan tek alan olan aileye kenetlenerek en büyük düşüşü yaşamaktadırlar. Ülkesi, onuru, hakkı- hukuku elinden alınan erkek mülkiyet haline getireceği tek varlık olarak kadını görmektedir. Derin bir köleliği yaşayan kadın ise kendisini erkeğin malı olarak görmeye alıştırılmış, inandırılmıştır. Genelde bölgede ve özelde de Kürdistan’da yaşanan durum beterin beteri bir durumdur. Bu açıdan PKK kader haline getirilen bu gerçeğe nokta koyma hareketidir.

Genel anlamda baktığımızda, kadın sorunu kendini dayatan esas çelişkinin kaynağı olmasına rağmen, reel sosyalizmde hep devrim sonrasına ertelenerek en büyük yetersizlik içerisine girilmiştir. Oysa kazanılan birikimler, verilen bedeller sonucu elde edilmişti. Fakat eksik kalan bazı yönlerin yarattığı ciddi yetersizlikler tekrardan bir geri dönüşün kapısını aralamıştır. Yani kadın, kazanmış olduğu tecrübe, deneyim ve birikim düzeyini bir özgürlük ideolojisi çerçevesinde ele alıp bunun güçlü bir örgütlülüğünü geliştirmiş olsaydı, böylesi bir entegre düzeyini yaşamayabilirdi. Sonuç itibariyle baktığımız da, her ne kadar çeşitli ülkeler ve çeşitli akım veya hareketler biçiminde kadın özgürlük mücadeleleri gelişmiş olsa da, gelmiş oldukları nokta hemen hemen aynı konumu arz etmektedir.

Bu anlamda PKK hareketi hem Kürdistan hem Ortadoğu hem de tüm dünya kadınları açısından devrim değerinde bir role sahiptir. Diğer bir deyişle PKK’nin çıkışı bir kadın devrimidir. PKK ile birlikte Kürdistan’da bir aydınlanma gelişmekte, birçok toplumsal değer yargısı tartışmaya açılmakta, sorgulanmaya başlanmaktadır.  İnsanlar yaşamla çelişkiye düşmektedirler. Yaşadıkları şeyler insanlarda rahatsızlık, sorgulama yaratmakta, tatminsizliğe yol açmaktadır. Bu durum toplumsal dokuyu parçalıyor. Yani kapıdan adımını atmaya cesaret edemeyen, erkeğin sözünden çıkamayan, yirmi dört saat erkeğin emrinde olan kadın artık yavaş yavaş evinden dışarı çıkmaya başlıyor, özgürlük çığlıklarıyla meydanları dolduruyor, özgürlük dağlarına akın ediyor. Bu devrim içerisinde bir devrimdir. Kadın açısından PKK böyle büyük bir anlam ifade ediyor.