Toplumsal Sorunlara Yaklaşım

Beritan Cudi

resim serbestToplumsal sorunları tanımlayabilmemiz için öncelikle şunu bilmeliyiz; yaşanan her sorunu toplumsal sorun olarak ele alamayız. Toplumsal sorunların tanımlanması hakikatle çok iç içe bir durumu arz eder. Toplumsal sorunlar salt bir bölgeye, bir ülkeye ait değildir; fakat zaman ve mekana göre özgünlükleri bulunabilir. Neolitik dönemde toplumsal sorunlar yoktu. Toplumsal sorunların olmaması, sorunların olmadığı anlamına gelmemektedir. Tabii ki o dönemde de beslenme, barınma, savunma gibi sorunlar vardı. Fakat bunlar toplumu kaosa sürükleyecek, çıkamaza sokacak sorunlar haline gelmemiştir.

 

Doğada üç temel sorun vardır; bunlardan birincisi; beslenme, ikincisi; üreme, üçüncüsü ise; savunma sorunudur. Dikkat edilirse bunlar toplumsal sorunlar değil, doğayla bağlantılı sorunlardır. Bu sorunların çözüme kavuşturulması ise çok fazla zorluk arz eden bir durum değildir. Bugün değerlendirdiğimiz sorunlar bunlar değildir. Doğayla bağlantılı sorunlar geçmişte de vardı, bugün de varlığını koruyor. Bunlar çözülebilecek sorunlardır. Toplumsal sorunları bunlardan farklı ele almalıyız. Toplumsal sorunları tanımlayabilmek için öncellikle şunları belirtmek gerekir;

Birincisi; eğer söz konusu sorunlar insan eliyle yaratılmışsa o sorun toplumsal sorundur. Örneğin; çoğalma ve beslenme insan eliyle oluşturulmaz ama iktidar, milliyetçilik, cinsiyetçikle ilgili sorunlar, toplumsal sorunlardır.

İkincisi; eğer toplumsal değerler ters yüz edilmişse, saldırıya uğramışsa, aşınmışsa bu noktada da toplumsal sorunlar yaşanıyor demektir.

Üçüncüsü; toplumun yarattığı maddi ve manevi değerlere karşı bir saldırı, bir talan söz konusuysa burada da toplumsal sorundan söz edebiliriz.

Bu konular esas olan noktalardır. Bir yerde bu durumlardan kaynaklanan bir sorun söz konusuysa o sorun toplumsaldır.

Herkes kendisine göre toplumsal sorunları derecelendirmektedir. Bunun nedeni zihinsel yapılanmalardır. İnsanın zihinsel yapılanması hangi düzeydeyse, bu düzeyi toplumsal sorunları tanımlamasını ve derecelendirmesini belirler. Marksistlere göre; toplumsal sorunların kaynağı artı üründür. Feministlere göre; erkeklerdir. Ekolojistlere göre; I. Doğanın tahrip edilmesi, saldırıya uğramasıdır. Anarşistlere göre; otoritedir. Dediğimiz gibi herkes kendisine göre bir tanımlama, bir derecelendirme yapmaktadır. Hatta bazılarına göre toplumsal sorunların yaşanmasının nedeni nüfusun artmasıdır. Evet, nüfusun artması bir sorundur, fakat kesinlikle toplumsal bir sorun değildir.

Tüm bunlardan dolayı bizlerin toplumsal sorunları doğru tanımlamamız ve ortaya koymamız gerekmektedir. Önderliğimiz toplumsal sorunların başında devlet ve iktidarı ele almaktadır. Bu iki konuyu sorunların kaynağı olarak görmektedir. Tüm toplumsal sorunların yaşanmasının altında yatan zihniyet, tekelci zihniyettir. Tekelin anlamı, hâkimiyetin tek elde olmasıdır. Bir malın yapımının, tek bir kuruluşun elinde bulunduğu durum; herhangi bir üretim alanını devletin elinde tutma, satışı tek elden yönetme ve fiyata hâkim olma durumudur. Tekelciliği şimdiye kadar hep ekonomik boyutta ele alıyor, öyle değerlendiriyorduk. Fakat Önderliğimiz savunmalarında bu kavramı da daha geniş boyutta ele aldı ve tanımladı. Tekelin salt ekonomik boyutla sınırlı olmadığını, ekonominin yalnızca bir boyut olduğunu, bunun yanında farklı tekel alanlarının da olduğunu vurguladı. Bu anlamda şunu söyleyebiliriz; ekonomik alanın olduğu kadar, ahlaki, politik, ideolojik vb. alanların da tekelleri bulunmaktadır. Bu alanların tümünün kaderi tek bir kesimin elinde tutulmaktadır.

Tabii bu durum bugün başlamamıştır. Bu durumun mitolojik izahı da bulunmaktadır. Mitolojik anlatımları göz önünde bulundurursak, göreceğiz ki tekel olgusu Marduk’tan beri varolan ve devam eden bir olgudur. Marduk, diğer tanrılarla ittifaka girerek, Tiamat’a karşı bir savaş başlatmıştır. Bu savaşın karşılığında ise tüm tanrıların yetkilerinin kendisinde bir araya gelmesini istemiştir. Bu mitsel anlatı bizlere gösteriyor ki ilk tekelcilik kadının yarattığı değerler üzerinden kendini var etmiştir. İlk tekel oluşumu kendisini ihtiyar heyeti, güçlü adam ve şaman şahsında geliştirmiştir. Bu üçlü iktidar, geliştirdikleri bu yöntemle, yaratılan tüm toplumsal değerlerin üzerinde oturmuştur. Geliştirilen bu ittifak; bilimi, düşünceyi, dini, ideolojiyi, kadının yarattığı değerleri, ekonomiyi, yönetim biçimini hepsini kendi ellerinde tutmuşlardır. Önderlik bu konuya ilişkin; “aslında tarih Sümerlerde başlamıyor; toplumsal sorunlar Sümerlerle başlıyor” demektedir. Gerçekten de toplumsal sorunların tümünün köküne indiğimizde Sümerlerle karşılaşmaktayız.

Bundan dolayı toplumsal sorunları tüm boyutları ile ele almalı, derin bir sorgulamadan geçirmeliyiz. Eğer bu şekilde yaklaşamaz, sıradan ve gündelik sorunlarmış gibi yaklaşırsak asla doğru yaklaşımlar belirleyemez, doğru çözümler üretemeyiz. Daha önce toplumsal sorunlara yaklaşımda şöyle bir değerlendirme vardı; toplum dönem dönem bir sorun yaşar, o sorun zamanla büyür ve krize dönüşür. Daha sonra bu kriz ortamını ortadan kaldıracak devrimler gerçekleşir ve bu şekilde sorunlar çözüme kavuşur. Bu şekilde toplum da huzura ulaşır. Yeni bir devlet yönetimi gelir ve toplum o devlet yönetimi ile yoluna devam eder. Tabii bu kısa sürer ve sorunlar yeniden baş gösterir. Daha sonra yeni bir devrimsel müdahale ile sorun çözülmeye çalışılır. Yani sorunlar ve çözümleri bir kısır döngü gibi birbirini tekrarlayıp durur. Peki, böylesi bir tanımlama ve değerlendirme doğru mudur? Tabii ki doğru değildir. Marksistler de bir süre bu şekilde düşünüyorlardı. Hatta biz de bir süre; “önce devrimi gerçekleştireceğiz daha sonra toplumsal sorunları çözeceğiz” diyorduk. Tabii bu değerlendirme de kullanılan yöntem de yanlıştı. Bu yüzden de sorunları iyi tahlil etmeli, doğru çözümler geliştirmeliyiz. Yoksa biz de Marksistlerin girdiği kısır döngünün içerisine gireriz.

Yine toplumsal sorunlara ilişkin iki ayrı görüş daha vardır; bunlardan biri toplumsal sorunların kısa dönemli olduğunu iddia ediyor. Bu iddia evrimcilerin ortaya koyduğu bir iddiadır. Buna göre krizler ve kaoslar kısa dönemler içerisinde yaşanır. Bu kısa süreçler, devrim süreçleridir. Devrim süreçlerinde yaşanan krizler sonuçlandığında -devrimden sonra- toplum huzur ortamını yakalar. Bir diğer yaklaşım, kuantomik bakış açısı çerçevesindedir. Bu görüşe göre ise; sorunlar her zaman vardır. Çünkü kaos olgusu evrenin oluşumundan beri, yani bingbang patlamasından beri sürmektedir. Bu yüzden düzen anları yoktur ve her şey, her zaman bir karmaşa içerisindedir. Biz bu yöntemlerin her ikisini de ne görmezden geliyoruz, ne de olduğu gibi kabul görüyoruz. Çünkü “kriz her zaman vardır, toplum her zaman bir düzensizlik içerisindedir” dersek, o zaman neden bunca yıldır toplumsal sorunları çözmek için mücadele ediyoruz. “Krizler ve kaoslar kısa aralıklıdır, sancılı olan yalnızca devrim süreçleridir” dersek de yanılgılı yaklaşmış oluruz. Böyle yaklaşmış olursak, mücadelemiz açısından şöyle bir sonuç ortaya çıkar; PKK devriminden önce toplumda çok sorunsuz bir süreç yaşanıyordu fakat devrim süreci ile beraber bir kaos ortamı oluştu. Böylesi bir yaklaşım, kesinlikle yanılgılı bir yaklaşımdır. Çünkü toplumsal sorunlar sadece devrim süreçlerinde ortaya çıkmaz. Devrim süreçleri çözümün hızlandığı süreçlerdir.

Şu gerçeği unutmamak gerekir; bir şey doğallığından çıktığı an, sorun olmaya başlar. Bu insan olsun, hayvan olsun, doğa olsun, ne olursa olsun doğallığından çıktığı an sorun olur. Çünkü doğallığından uzaklaşan şey hakikatinden uzaklaşmış olur. Bundan dolayı ele aldığımız tüm kavramları hakikatine uygun olarak tanımlamalıyız. Bu ister ekonomi, ister iktidar kavramı olsun tanımlarını hakikatlerine uygun bir şekilde yapmalıyız. Örneğin artı ürün için; “tek başına sorundur” diyebilir miyiz? Tüm sorunları ve krizleri bu şekilde izah edemeyiz. Bugün bile kapitalizm ile birlikte bir artı ürün söz konusu, peki kapitalistler ellerinde olan artı ürünleri olmayanla paylaşıyor mu? Hayır paylaşmıyor. Elindeki mal yok olsa da, yansa da bunu ihtiyacı olan ile paylaşmaz. Bu onun ekonomik dengelerini altüst eder. Demek ki, artı ürün tek başına sorunların temeli değildir.

Tüm bu gerçekliklerden yola çıkarsak; demek ki bir sorunun doğru tahlil edilmesi, doğru çözümleri yaratır. Marksistlerin kaybetmesindeki temel neden buydu. Toplumun sorunlarını doğru tahlil edemiyor, doğru çözümler üretemiyorlardı. Bu yüzden de güçlü mücadelelerine rağmen başarı sağlayamamışlardır.

Önderlik, toplumsal sorunları tarihsel şekillenişleriyle ele alıyor. Buna göre; toplumsal sorunların M.Ö 3000 - M.S 500 arası yoğunlaşarak, geliştiğini söylemektedir. Bu Sümerlerden başlayıp, Asurlardan, Greklere kadar süren dönemdir. Bu birinci dönemdir. İkinci dönem ise M.S 500 – 1500 arası olan dönemdir. Tek tanrılı dinler bu döneme damgasını vurmuştur. Hristiyanlık, Müslümanlık ve Yahudilik bu dönemde hem sorun yaşadılar, hem de sorun yarattılar. 1500’lü yıllardan sonra ise sorunlar daha da gelişip ve yapısal bir hal kazanarak devam etti. Bu dönem toplumsal sorunlardan üçüncü dönemi temsil etmektedir. Yani kapitalizmin yaşanmaya başladığı dönemdir. Sorunlar her dönemde vardı, fakat yapısal değildi. Kapitalist dönemde sorunlar yapısal bir hal alarak tüm hücrelere sızdı ve kendisine adeta yer yaptı. Şehirden tut, köye, kırsala, aileden tut bireye kadar her yere, her bireye sızdı. Bu şekilde yapısal bir hal kazandı. Toplumsal sorunların kurumlarını oluşturdu. İnsanın tüm hücrelerine sızdı. Öyle ki, insanın tüm iradesini kendi elinde tuttu. İktidar olgusu kapitalizm ile birlikte adeta insanın kanına işledi. Bu sorunlarla birlikte toplum adeta kafese alındı. Topluma söz yerindeyse bir deli gömleği giydirildi.

Tüm sorunları tek tek ele almak, değerlendirmek belki zordur. Şunu unutmamak gerekir; tüm toplumsal sorunların birbirleriyle kesinlikle bir bağlantısı vardır. Bir insanın hastalığı varsa bu kendiliğinden gelişen bir hastalık değildir. İnsan bünyesinde gelişen hastalıkların kesinlikle toplumsal sorunlarla bağlantısı bulunmaktadır. Bir insanda kanser olgusu görülebiliyorsa, bunu toplum bünyesinde de görmek mümkündür. Zaten kapitalist dönemde en yoğun görülen hastalığın kanser olması bu nedenledir. Bu hastalıkların gelişmesinde en büyük neden ise tekeldir. Tekel tüm bünyesel ve toplumsal hastalıkların temelidir. Tekel olgusunu bu şekilde ele almak ve değerlendirmek, belki de bizleri daha hızlı bir şekilde toplumsal sorunların çözümüne doğru götürecektir. Tekeli yaratan da insandır. Öyleyse insan öncelikli olarak kendisini tanımalı, toplumla olan ilişkilerini tanımlayabilmelidir. Kendisini tüm boyutları ile tanıyan insan, toplumunu tanır. Toplumu tanıyan insan, toplumun bugün yaşadığı sorunların çözüm gücüne ulaşır. Şunu unutmamak gerekir; egemen güçler –hangi dönemde olursa olsun- toplumu sürekli farklı sorunlarla uğraştırarak, onları esas sorunlarla uğraşmaktan alıkoymuştur.