Dersim Ve Soykırım Gerçeği

 Agirî Dersim

kadinindilinden dersimsoykirimiDünyada varolan tüm halklar sömürgeci devletler tarafından bir şekilde ezilir, toprakları talan edilir, kıyımlardan ve soykırımlardan geçirilirler. Ezilen halkların bağrında öyle yaralar

açılır ki, kapanması yüzyıllar, belki de binyıllar alabilir.

 

Dünya tarihi buna birçok kez tanıklık etmiştir. Sömürge ve sömürgecilik olguları kendilerini var ettikleri günden bu yana dünyanın her yerinde ve her tarihinde türlü türlü katliamlar ve soykırımlar yaşanmıştır.

 Dersim’de yaşanan soykırım gerçeği ise dünyanın hiçbir yerinde ve tarihinde yaşanmamış bir soykırım gerçeğidir. Ortadoğu’nun sancılı gerçeği içerisinde Dersim gerçeği daha sancılı ve acı bir gerçekliktir. Dersim halkı tarih boyunca en çok şiddete, sömürüye, tecavüze maruz kalan halklardan bir tanesidir. O ne kadar kendisini dış güçlerden korumaya, sakınmaya çalışsa da, şiddet ve kıyımla kendisini büyüten güçler, Dersim’i yakıp, yıkmaktan vazgeçmemiştir. Doğan her bir çocuk savaş gerçekliğinin kurbanı olmaya mahkûm olmuştur. Dersim kadınları, anaları düşmanlarını sevindirmemek için her zaman gözyaşlarını içlerine akıtmışlardır. Dünya ise dökülen bu gözyaşlarını, çekilen sancıları her zaman görmezden gelmiştir.

Dersim’in çığlıklarına yalnızca akan Munzur suyu tanıklık etti ve anaların gözlerinden süzülen yaşları kendi suyuna akıttı. Bu yüzden kendi hüznünde akar Munzur suyu… Bir değil, binlerce oğul ve kızlarını verdi Dersim anaları, yiğit çocuklarını bedel olarak adadılar topraklarına ve hala da adamaya devam etmektedirler. Uğruna acılar, zulümler, işkence ve ölümler çektikleri bu topraklara asla arkalarını dönmediler. Sürgünlere giderken bile hep yanlarında bir parça ülke götürdüler ki, ülkeleriyle olan kopmaz bağları hiç kopmasın, ülkeleri içlerinde, yüreklerinde taşıyacakları kutsal bir yük olsun diye. Çünkü sonsuz acılar kadar, sevinçleri, türküleri, mutlulukları da bu topraklarda saklıydı. Onlar ne kadar seviyorlarsa bu toprakları, bu topraklar da bir o kadar sevmekteydi insanlarını. Dersim toprakları ve halkı iki âşık gibiydiler adeta, onları mesafelerle, mekânlarla birbirinden koparmak mümkün değildi.

Peki, Dersimliler için dünyanın en büyük acı ve ayrılık tarihi olan 38’leri unutmak kolay mıydı?

Kolay değildi elbette. Katledenler, talan edenler, gözlerini kırpmadan bedenlerimizi binlerce parçaya bölenler, yani bizi tek kelimeyle yok olmaya, ölüme terk edenler, bu tarihi bizlere unutturmaya çalıştılar, hiç yaşanmamış saymamızı istediler. Acıları görmezden gelerek tarihe gözlerimizi kapatmamızı istediler. Biz ise, bu ülkeye, bu topraklara âşık olan çocuklardık. Ne olursa olsun, hangi acılara maruz kalırsak kalalım, bu topraklardan vazgeçmemeye yeminliydik. Çünkü bizler bu coğrafyaya âşık çocuklardık. Topraklarımızdan koparılmaya çalışıldıkça daha da sıkı sarıldık topraklarımıza. Bizler topraklarımıza sarıldıkça ülkemiz düşmana inat yeşillendi, bereketlendi. Düşmana inat sarıldık toprağımıza, toprağımız uğruna göz yumduk ölümlere, ölümlere meydan okuduk. Uçurum kenarlarında sonsuz yaşamın peşinde koştuk, dar ağaçlarda sallandı bedenlerimiz, parçalara bölündük ama vazgeçmedik Dersim’den. Dersimli olmak, onurunu korumak bizler için en büyük erdem oldu. Erdemli bir insan olarak yaşamak bizler için en büyük gurur kaynağıydı. Çünkü biliyorduk düşman saldırılarıyla bizlere onursuzluğu dayatmaktaydı ve yarattığı katliamlarla bunu başarabildiğini sanıyordu. Ama bizler her zaman onurlu olmayı başararak, düşmana bu zaferi tattırmadık.

Ben Dersim’in yangın yürekli coğrafyasında dünyaya geldim. Katliama birebir tanık olamasam da, bu katliamı yaşamış, acılarını çekmiş olanların yaşamına ortak oldum. Çünkü onlar benim köklerimdi ve ben onların çektikleri acıları en derinden hissetmekteydim. Ninelerim o katliamı kulaklarımıza hep acılı ezgileriyle okudular. İçlerinde tutuşan yangın bizlerin yüreklerini yaktı. Onlar Dersim’in güzelliğini anlatırken, Dersim’i hep genç bir kıza benzetirler. Dersim’in başı her zaman bu bakir güzelliğinden dolayı belaya girmiş, her zaman saldırılara, talanlara tanık olmuştur. Ama hiçbir katliam 38 yılında yaşanan katliam kadar acı, izleri silinmeyen bir katliam olmamıştır. O anları dinlemek bile insanın yüreğinde derin izlere yol açmaktadır.

Tarihin kara sayfalarına yazılan o günleri anlatan büyüklerimizin bazı çarpıcı hikayeleri vardır. O hikayeler bizlerin tarihine ışık tutmakta bizleri aydınlatmaktadır. O hikayelerden bir tanesinde şunlar dile gelmektedir.

1938 yılında T.C ordusu dış saldırılara karşı Dersimli liderlerden karakollar ister ve Dersim’in önde gelen liderlerinden Seyid Rıza ile diğer aşiret liderleri toplanarak bu teklifi kabul ederler. Maalesef Kürtlerin bu misafirperverliği ve alçakgönüllülüğü onları mezara götürür. Kurulan karakolların amacı dış güçlere karşı kendini savunma değil, Dersim’i içten kuşatmadır. Özerk konumda olan Dersim’i kabullenmeyen T.C ordusu bir an önce Dersim’i bir bütün işgal etmek ister. Bunun için oyun ve planlar çok önceden tasarlanmış geriye yalnızca uygulaması kalmıştır. Bunun içinde Dersim halkı içinde kargaşa çıkarılması gerekilmektedir. Türk askerleri halkın içine girer ve Kürt kadınlarına el uzatmaya başlar. Bu konunun Kürt halkı için en hassas konu olduğunu bilirler. Eşine saldırmaya çalışan askeri öldüren bir köylü kendisini kurtarması için Dersim’in ileri gelenlerinden olan Kamer ağanın yanına sığınır. Kürtlerde bir gelenektir, bir insan sana sığmışsa ölüm pahasına da olsa onu korur, sakınırsın. Bu yüzden Kamer Ağa yanına gelen ve köylüyü isteyen askerlere şu cevabı verir; “bizim kültürümüzde, kendisine sığınılan insanı teslim etmek olmaz. Biz kuzuyu kurda teslim etmeyiz” der. Bunun üzerine Türk askerleri Kamer Ağanın oğlu Fındık Ağa’yı Dersim merkeze bağlı Pax köyünde teslim almak ister. Fakat 17 yaşındaki Fındık Ağa’nın askeri yönü güçlüdür ve kendisini esir almak isteyen askerleri oyuna getirip, bir askeri vurarak kaçar.

Bu olaydan sonra Seyid Rıza ve diğer aşiret reisleri hareketlenir, bazı karakolları ateşe verir, karakolda bulunan askerleri de Dersim dışındaki eyaletlere kaçırarak bırakırlar. Bu olaylar yaşanırken, Dersim halkı başlarına gelecek olan felaketlerden habersidirler. T.C ise bütün keşiflerini yapmış, katliam hazırlıklarını başlatmışlardır. Köylüler kendi topraklarında vergilere bağlanır. Evleri basılan halkın tüm varlığı talan edilirken, kadınlara ise el uzatılmaya başlanır. Dersimliler bu haksızlığı kabul etmezler, karşı koyarlar. Bunun üzerine Ankara’ya telgraf çekilerek, “beyaz donlular isyan çıkardı” diye yalan haber gönderilir. Bu haber birkaç gün içinde tüm kamuoyunda yayılır. Oysa gerçek öyle değildir. Her gün katliamın dozajı biraz daha artmaktadır. Evleri basılan insanlar işkencelerden geçirilirken, hamile kadınların çocukları üzerine bahse girilir ve bu kadınların karınları yarılarak, bebeğin kız mı, erkek mi olduğuna bakılır. Bu olay Dersim’de yaşanan vahşetin yalnızca bir rengidir. Öylesine vahşetler yaşanmaktadır ki, insan, “ben insanım” diyemez bir hale geliyor. Öyle ki, odun yığınları arasına yerleştirilen insanlar diri diri yakıldıktan sonra, onların küllerinden dahi korkan düşman, külleri magralara koyup, üzerlerine beton döküyorlar. Böylece tarihin bu kara sayfasına tanıklık edecek hiçbir şey bırakmak istemiyorlar. Ama onurlu halk ve çocukları hiçbir zaman teslimiyeti kabul etmiyorlar. Bir mağra askerler tarafından ateşe verilir. Mağrada bulunan beş yaşındaki bir çocuk kendini yangından kurtararak dışarı çıkar ama dışarıdaki askerleri gördüğü an, hemen yanan mağraya döner ve kendini ateşin kucağına bırakır. Bu bile Dersim halkının onurlu direnişinin 7’den 77’ye hep var olduğunun bir kanıtıdır. Tıpkı kendini düşmana teslim etmeyen genç kızların uçurum başlarlında kanatlanması gibidir.

1925’li ve 38’li yıllar Kürt halkı için en kanlı, en acı yıllardır. Kendi dilimizi, kimliğimizi, onurumuzu istediğimiz için her an ölümün kenarında yaşadık. Oysaki bizler yalnızca insan gibi yaşamayı istedik. Diğer tüm insanlar gibi yaşamak tek isteğimizdi. Kendi dillimizde konuşmak, türküler söylemek, ağıtlar yakmak istedik. Kendi dilimizde analarımıza seslenmek… Kendi dilimizde oyunlar oynamak istedik ama bunları bizlere çok gördüler. ,

Halklar için zenginlik olan bu çeşitlilik egemenler için bir engel ve tehlike arz etmekteydi. Bizim varlığımız onların yokluğunu gerekli kılmaktaydı. O yüzden onlar kendi varlıklarını sürdürebilmek için bizleri yok etmeyi kendilerine esas aldılar. Kendini ifade etmenin aracı olan dili bile bizlere çok gördüler. Irkçılık ve milliyetçilikle kendisini donatan zihniyetler bizlere değil bunları yaşamayı, düşünmeyi bile kabullenemediler. Düşlemek ve düşünmek dahi bir suç unsuru olmanın ötesine gitmemiştir. İnsanlığı toplumsallaştıran, birbirleriyle buluşturan, yaşamları birleştiren dil, özellikle dilimiz şimdi bölünmenin gerekçesi olmuş durumdadır. Oysa binlerce yıl kardeş olarak yaşamayı başaran halklar için dil, dile saygı çok önemliydi. Hele insanlığın var olmasından bu yana varlığını sürdüren Kürtçe, şimdi yasak bir dildir. Keşke yalnızca yasak olsa, egemenler içini yok hükmündedir. Kürt yoktur, Kürtçe yoktur, alevi, Zaza, Kurmanc yoktur. Tek var olan Türk ve Türkçedir. Bu saptırılmış hakikati kabullenmeyenlerin sonu elbette ceza, hapis, sürgün, işkence ve ölüm olmuştur. Köylerimizde taş üstünde taş bırakılmamış, varlığımıza kanıt ne varsa hepsi yok edilmiştir. Tüm bu çıplak gerçeklikler karşısında ise dünya bizlere çoktan sırtını çevirmiştir. Adeta insanlık adına bir şey kalmamış, tüm “insanım” diyenler insanlıklarını yitirerek, gözlerini yaşananlara kapatmışlardır. Tüm insanlığın gözleri önünde cereyan eden bu gerçekliğe karşı sanki herkes bir olmuş gözleri görmez olmuş, yükselen çığlıkları duymaz olmuşlardır. Oysa ortada yaşananlar bir insanlık suçuydu ve maalesef tüm “ben insanım” diyenler, birden bire insanlıklarını unutmuşlar ve Kürt halkına karşı geliştirilen zulme sadece seyirci kalmışlardır. Hem de “görmedim, duymadım, bilmiyorum” diyen, üç maymunları oynayan bir hal almışlardır. Orada, Dersim’de yaşanan insanlık dışı uygulamalardan bihabermiş gibi görünen sözde insanlık savunucuları, burada yaşanan katliamlar karşısında sus pus olmuşlardı. Kundakta öldüren bebekleri göremeyecek kadar kör, çocuklarını yitiren anaların acılarını anlayamayacak kadar acımasız ve vicdansız bir topluluğa, insan denilebilinir mi? İnsan paylaşabilendir. Sınırsız paylaşan, paylaşımı ile yaşamı var edendir. İnsanın bu kadar bereketli topraklarda paylaşamayacağı ne vardı ki, egemenler her şeyi kendilerine istediler ve bu uğurda milyonlarca insanı katlettiler?

Bizler yalnızca diğer tüm halklar gibi kendi köklerimiz üzerinde yaşamak istedik. Kendi köklerimiz üzerinde yaşamak ve yeşermek. Ama bunu bizlere çok gördüler, hem de kendi topraklarımız üzerinde çok gördüler. Yaşamımızı zehirli günlere çevirdiler. Munzur artık mavi akıntısıyla huzur vermiyordu. Artık kırmızı renkle, insanlığa utancını hatırlatacak bir ton ile akıyordu. Kırmızı akan Munzur, utancın rengini insanlığın tarihine akıtıyordu. Tüm bu acıları yaşayan bir halktır, Dersim halkı. 7’den 77’ye kadar tüm Dersim halkı bu acıları yaşamıştır ve bu acıların izleri hala yüzlerinde okunmaktadır.

Acısı yüzünde okunan bir kadındır Elif Ana. 1920 yılında Dersim’de dünya gelir, 1938 yılında 17 yaşındadır. 17 yaşında dünyanın en büyük zulümlerinden birine, Dersim zulmüne tanıklık eder. Bugün bile o günleri anlatırken yüreği titrer ve gözlerindeki akışları tutamaz. “Kadın, erkek, yaşlı, çoluk, çocuk hepimizin çığlıkları bir olmuştu. Seslerimiz, feryatlarımız birbirine karışmıştı. Her yer bombardıman altındaydı. Öyle birbirimize sarılmıştık ki, sanki hepimiz bir beden olmuştuk. Bedenlerden süzülen kanlar ise bir derya olup akmıştı. Öyle bir vahşet cereyan ediyor ki gözler önünde, gözler görmekten utanıyor. Barut, kan ve acının kokusu birbirine karışarak genizlerimizi yakıyordu. Aslında yanan genizlerimiz değildi, tüm bedenimiz bu vahşet kokusu karşısında cayır cayır yanıyordu. Hiçbir zulüm bu kadar büyük ve derin olamazdı” diyor ağlayan gözlerini gizleyerek.

Biz bu vahşete tanıklık eden anaların evlatları olarak bu hakikatin tarih sayfalarından silinmesine asla izin vermeyeceğiz. O yaralar öyle derin izler bırakmış ki tarihin sayfalarında, o gerçekleri, unutmak, görmezden gelmek en büyük ihanettir. Bizler bugün yalnızca Dersim dağlarında değil, Kürdistan’ın tüm dağlarında, yalnızca Dersim’in çocukları olarak değil Kürdistan’ın dört parçasında bir araya gelen çocuklar olarak tarihimize sahip çıkacak ve tarihin intikamını alacağız. Tıpkı Beseler, Beritanlar, Nucanlar, Zarifeler gibi kendimizi bu amansız savaşa adayacak, düşmana asla boyun eğmeden onların ardılı olarak bu savaşın sürdürücüsü olacağız. Halkımız sömürgecilerin, egemenlerin zulmünden kurtulup, bağımsızlığını kazanan ülkelerinde, özgür bir şekilde yaşayana dek, durmadan, dinlenmeden mücadele bayrağını yükselteceğiz.

Agirî DERSİM