GÜZEL OLANA…

Nupelda ENGİN

gzelolanaHer şeyin, herkesin bir hikâyesi vardır. Her hikâyenin bir gerçekliği, bir mazisi, bir başka deyişle de bir arka bahçesi vardır. Bir varmış bir yokmuş diye başlayan öncüllerle, birçok genel-geçer bağ içinde bile çizilen bizim gerçekliğimiz değil miydi?

Tarihin kaybetme ve kazanma ritüelleri en çok bizim için oynanır hale getirilmemiş miydi?

 

Kadının, her bir kadının da bir hikâyesi vardır. Ama bazı kadınların hikâyesi hepimizin hikâyesi olur. Ya da bazı kadınların hikâyesi hepimizden bir parça taşır. Ona bakan herkes bir parça kendini görür, yüreğinin derinliklerinden bir parçayı avucuna alır. Avucunun içinde titreyen kendi yüreğidir. Hepimiz için olan hepimizden bir parça olan bu kadınlar bizlere bir kez daha kendimiz olmayı, kendimizi fark etmeyi hissettirirler.

Birçok masal bile bizim ahımız, yılgınlığımız, bitmişliğimiz üzerine kurulmadı mı ki bu gün hiç bir şey yokmuş gibi dalalım her şeye.

Birçok kahramanlık öykünmeleri altında bile öncelikle ezilen, el konulan, fethedilen bizler olduğumuzu öğreneli daha çok olmadı. Bir kadın olmanın farkındalığını böyle böyle soluduk. Daha çok olmadı, çalınıp-çırpınan bu kadar değerin bizim olduğumuzu öğreneli. Böylelikle karşı karşıya geldik kendimizle. Hiç olduğumuzu sanırken, sürülen verimli topraklar gibi kendimizi bırakırken sahiplerimize, aslında her şeyin kavgasının içinde biz varmışız. Bunu öğreneli henüz çok olmadı. Bizi kemiren asıl figan bilmemekti kendimizi. Asıl cehennem her şeyi bu kadar ilgilendiren, her sömürünün metası olan bizlerin kendisini silkeleyip ayağa kalkamamasıydı.

Varmış da yokmuş da; bir varmış bir yokmuş. Tıpkı bizim gibi bir varmışız, bir yokmuşuz. Nasıl olsa yokluk varlık olduğu için varolabilir. Varsan yokluğa karşı direnebilirsin aynı zamanda. Varlık ve yokluk birbirinden beslenir bir bakıma. Böylece varlık koşulumuz her zaman yok olmanın tehdidi altında bekletilir. Var olan bir şey yok olamayacağına göre, en iyisi onu her zaman yokluğun en alt sınırında bekletmek oluyor tabi. Bunun için fark ettirmeden büyük medeniler her kavgalarında, kendi ürettikleri her hikâyelerinde önce bizi vurdular. Bu değişmez kuralda en çok vurulan bizler iken, kendini en tanımaz hale gelen de bizler olduk.

Biz de meyil ettik ki kendi hikâyemizin sahibi kendimiz olalım ama bunu öğreneli henüz çok olmadı. Bunu öğretenlerin, bu öğrenimin bedeli olanların kanı halen koklasak toprak da hissedilecek kadar yeni.

Bizim tarihimiz yazılmamış doğru ama bizim hikâyemizde yok. Ama ne ironi, içinde bizim olmadığımız hikâye de yok. Bizim istismarlığımızı, üryana dönüşmemizi anlatmayan kaç masum hikâye varmış? Oysa biz dünyayı bizsiz dönen bir felek sanırdık. Sessizdik, suskunduk, bakarken melül, yarınsızdık. Çünkü yoktuk, yok olduğumuzu sanırdık. Yokluk, işte kocaman bir boşluk, iri-yarı bir örselenme ile gelen hayhuyların altında küçülen bizdik. Bize her şey rahat söylenir idi, en fazla sövgülerin imi bizdik. Ama yine bir ironi işte sahibimiz olmayan birinin küfrüne uğrayınca da adına-uğruna kan dökülende bizlerdik. Uzun saçımız ile anlayamadığımız onca depdebinin içinde en çok inleyen ama sesi-soluğu duyulmayan da bizlerdik.

Kahkahası duyulmayan ama gülüşü üzerine binlerce methiyeler dizilen de bizler değil miydik? Çok olmuyor bunu öğreneli, tüm bunları birbirinden çıkartmayı öğrenmeliyiz.

En namussuzluğa bile sabır biriktirme adına sessiz kalan bizler olduğumuz kadar, namus öznesi de bizler değil miydik ki daha düne kadar. Bizler ne olduğumuzu neden bu kadar çabuk unutmayı öğreniriz ki? Bu kadar kısa akıllı olduğumuzu öğreten herhalde bunu da öğretmede hünersiz olamaz.

Ne demiştik bir varmış bir yokmuş diye başlayan birçok masalın konusu meğerse bizlermişiz. Oysa biz kendimizi yok, yok, yok sanıyorduk sadece.

Havva ile Âdem’in hikâyesi bizim hikâyemiz olduğunu nasıl da bilmezdik biz. Bir baktık bütün kavgaların, ölçüsü yıkım üzerine kurulmuş anlı-şanlı kahramanlıkların bütün cafcafları bizi ha bire, ha bire gömmek içinmiş. Hani biz hiç bir hikâyede, hiç bir masalda yoktuk. Oysa silikleştirilmenin, küçümsenmenin, bitirilmenin, görünmez forumlara sokulmaların asal kahramanları olarak bizler oralardaymışız.

Üzerimize bu dünya bu yüzden bu kadar yıkıldı. Ama hiç ara vermeden yıkıldı, soluklanmadan, aralıksız yerin dibine gömülme, tarihin derinliklerine fırlatılma kavgaları, zihin fırtınaları bize karşı hiç bitmedi.

Ve aralıksız, durup nefes bile almadan yürüyen bir başkaldırı hikâyemiz de, tarihimiz de var; bu da hiç bitmiyor. Bunu öğreneli, böyle bir dünyanın olduğunu kavrayalı henüz çok olmadı. Bu kadar açık, bu kadar yalın, bu kadar yalansız bizlere öğreten dört-duvar arasında iken daha bir anladık, kavradık öğreneceğimiz daha çok şey varmış.

Bu kadar gerçekken bu kadar yılgın olmak niye? Bu kadar direngenken boynunu bükmek niye? Bu kadar köklü iken köksüzlüğe meyil bağlamak neden?

Ve yorulmadan, bu kadar hınca hınç çirkinliklerin kurbanı olmak, hangi kadının kaderi? Çirkinliği mi az gördük, ey tarih görmediğimiz hangi çirkinlik kaldı? Feleğin çemberinden geçmeyen hangi hücremiz kaldı ki, hatta bazıları onlarca defa geçti. Yediğimiz silleleri saysak buradan neolitiğe bin yol olur, şamara döndük bir ömür boyu.

Ama şimdi güzel olanadır öykünmelerimiz, şimdi güzel olanadır yüreğimizin bağlılığı. Ama şimdi güzeledir niyazımız, duamız. Sinemizi yakan, delip-geçen güzel olanadır şimdi.

Uluslararası komployla Önderliğimizin getirildiği gün, bir gün Zağroslarda öyle oturmuş bir takım arkadaş kendi aramızda bu konuyu paylaşıyorduk. O zaman bir kadın arkadaş annesinin yaşadıklarını anlatırken çok zorlanıyordu, keşke ben de Önderliği onun kadar anlayabilsem diyordu. Biz bütün yaşamımızı bu gerçekliğe adayan militanlar olarak, bunu en iyi bizim anladığımızı sanırız. Çünkü anladığımız, hissettiğimiz kimi şeyler olmasa elbette bu kadar cesarete, vuruş gücüne, tarifsiz iradelere sahip olamazdık. İnanıyorduk kendimize, en doğal olanı da budur elbette. Ve o arkadaş Önderliğimizin o halini televizyon ekranlarında görmeye dayanamayan annesini içsel çırpınışını, kabul edemediği bu durumu öyle anlatıyordu ki, biz yerimizde titredik, sanki soluğumuzu kısa bir an Azrail ödünç almış ve geri vermiş gibi. “Annemin o gece başının ön tarafında bir tutam saçı sabah kalktığımızda beyazlamıştı” diyordu. “O sabah ben kendimi bir filim sahnesinde gibi hissettim, başka bir dünyaya göç etmiş gibi hissettim” diyordu.

Güzel olanadır bağlılık, yüreğimizin bu gördüğü ve inandığıdır güzel olan. Kadın olarak Önderlik için yüreğimizin hiç bir kaba sığmaması, Önderliğimiz için titremesi de bundandır. Güzellik kusursuzluk kadar uyum, mükemmel olmak kadar ahenk ister, güzellik inanç ister.

Önderliğimiz; ”Estetik, güzellik düşüncesi tarihin en eski çağlarından günümüze kadar vardır. Güzel bir şeyi devrimin nedeni haline getiriyorum. Örneğin güzel bir kız benim için bir devrim nedenidir. Bunu da açıklıkla söyleyeyim. Düzen ölçüleri temelinde demiyorum, tabii benimki yurtseverlik ölçüsünü ortaya çıkararak yaratmaktır. Diğerlerinden en büyük farkım budur. Benim için olsa da olmasa da önemli değil. Bir güzellik için devrim olsun diyorum. Ama kimse bunları düşünmüyor. Diğeri ise, "ben onu ele geçirebilirim, benim malım mülküm olsun" diyor. Benimki ise bunun tam tersidir, bunlar için devrim gereklidir diyorum.” diyerek birçok defa güzelliği tanımlamıştı.

Savaşanın estetikten uzak olması elbette yozluktur. Güzellik için savaşmak, ruhunda güzel olmayana yer vermeyecek kadar asi olmak sıradan olmamaktır. ÖNDERLİĞİMİZİN gerçekleştirmek istediği de ‘güzel’ üstünde düşünme kabiliyetini kendinde yetkin kılma durumuna ulaşmamızdır.

Ve yine ÖNDERLİĞİMİZ “yaşamın güzelleştirilmesi olarak estetik(güzellik teorisi), kadın açısından varoluşsal bir konudur” demektedir.

Varlığımızın elimizden alınması ise bizlere çirkin kalın, çirkin düşünün demeyi ne kadar öğretmeye çalışsa da yürek bu, kabul etmiyor, inanç bu, sızlıyor. Sızlarken sanki bütün güzelliklerimiz çalınmış gibi. Kızgınlığımız, acelemiz, öfkemiz, içimizi oyan bu zulme başkaldırımız işte bundandır.

Çirkin olanadır savaşımız; güzeledir koşumuz. Ve yine ÖNDERLİĞİMİZ “Güzellik bir sanattır. Bir sosyalistin bu boyutu da geliştirmesi şarttır. Aksi halde hakim egemen sömürücü sınıfların tarzına doğru yuvarlanır. Bir birey bunu sağlayamazsa, sosyalist bir kişiliği yakalayamazsa, daha da kötüsü boyun eğmeye alıştırılmış kadını kabul ederse, bu onu tehdit eder. Yine bir özgürlük kişiliği olarak, kadının yüzyıllardan beri alıştırılmış olduğu boyun eğmeciliği, ilkesiz ve güçsüz yaklaşımı beni de tehdit eder. Kendimi buna karşı nasıl koruyacağım? Önderlik burada ilginç bir konumu yaşıyor. Bir yandan erkeğin gücünün çok üstünde bir gücü kazanıyor, diğer yandan müthiş zayıf kadının gerçeği karşısında mücadeleyle kendini buluyor. Bu büyük bir çelişkidir ve bu çelişkiyi nasıl aşacağım? Bir yandan hakim erkekliği öldürerek, diğer yandan da düşkün, bağlı ve uydu kadını aşarak bu çelişkiyi çözeceğim. Her ikisi de gerçekten çok büyük bir savaşı gerektiriyor. YAJK hikâyesinin bir diğer nedeni de budur. Yani birey olarak da kendi yaşam hakkımı kullanmak için, düşmüş kadını güçlendirmekten başka bir çarem yoktur.” Diyor.

Masalları O çözdü, hikâyelerimizdeki yazgıları bir bir O değiştirdi. İnanmayı bir kez daha öğrendik, güzel olamaya bir kez daha inandık, yürekten gülümsemeyi, okumayı, koşmayı, sormayı, yapmayı, anlamayı O yüce insandan öğrendik.

Daha çok olmadı, bu kadar şey ile yüzleşmek, bu kadar yücelme peşinde koşmayı öğrenmek. Yüce kadınlar topluluğu olmayı kendimize bir görev bilmeyi öğreneli daha çok olmadı. Çünkü biz Önderliğimiz ile tüm bunların ayırtına varmayı öğrendik.

Uyandıkça, öğrendikçe bize zulüm eden her şeyden vebadan kaçar gibi kaçmaya başladık. Zirveleri tırmanmaya bu güçsüz bedenlerimize, zayıf bacaklarımıza, bilinç ışıltısı kalmayan beyinlerimize rağmen yüreklerimizde kalan bir nebze güzelliklerle koştuk, koştuk geldik bu dağlara.

Çirkin yaşamak, çirkinliğe normal yaklaşmak, bir zulümdür kendi kendimize öğrettiğimiz.

Güzel olana; boyun bükmek eziyet gelir.

Kendine bir gül bahçesi gibi bakmak bahçeden içeri giren ayrık otlarını sökmek, güller kurumasın diye sulamak, güzel boy versin diye budamak, gülün güzel kokusu olsun diye toprağını verimli yapmak, bir bahçıvanın bahçeye bakması gibi kendimize bakmak, kendimizi güzelleştirmek gerekiyor. Susuz gül kurur, bakımı olmayan güllerin toplandığı yer bahçe olmaz.

Güzel olana; güzel olanın ne olduğuna sormadan, aramadan yaşamak kahır gelir sadece.

Estetik arayanlar yani güzel olanın ne olduğunu arayanlar, yüzünü direnenlere dönmeli, niyazını onlarla yapmalı. Onların bahçesinden güller taşımalıdırlar kendi bahçelerine. Onların bohçasında direngenliğin kokusunu taşımalıdırlar yüreklerine. Çıkarsız, güzele koşunun ruhunu istemelidirler ki onlar da ruhunu YÜCE İNSANDAN aldıkları gül suları ile yıkadılar. Gül bahçesinin taze gülleri, direnerek şehit olanlar; bilincimizin taze güllerine, sular taşımalıyız kurumasınlar diye, nadasa bırakmalıyız toprağı verimli olsun diye, sevgimizi esirgememeliyiz ki solgun olmasın güllerimiz.

Estetik arayanlar yani güzel olanın ne olduğunu arayanlar yüreklerini, teslim olmamak için kendini uçurumlardan aşağı atan kadınların ruhlarına sarmalıdır. Hakka niyazını onlarla yapmalı, ibadetlerine onları katmalı, semaha direnenlerle durmalıdırlar. Çünkü Hak güzel olanadır, yüce kılanadır, zulümden kurtaranadır. Hak’ kın cemali(yüz güzelliği) güzelle ayan olur, gerçek olur.

Kürt kadının en güzel, en estetiklisi ise direnenidir, teslim olmayanıdır, direncini örgütleyenidir. Sistemin, erkek egemen karakterin ve kültürsüzlüğünün her türlüsüne direnebilenidir.

Edineceği bu direnç ile yüreğinde ÖNDERLİĞİMİZ ile hayata sarılıp, inadına güzel kalacağız, çirkinliği kabul etmeyeceğiz, Varolcağız diyebilmesidir. İnadına APOCU yaşam tarzı diyebilmesidir.

Kürt Kadının güzelliği bu direncindendir, kırılmayacak olan da bu güzelliktir.