Yaşam tanrıçası: Zîlan

ZİLAR STÊRK
guncel zilan sema gulan sitehali
Heval Zîlan’ın 30 Haziran 1996’da Dersim merkezde yaptığı tarihi fedai eylemin 20. Yıl dönümüne girdik. Yirminci yılında Heval Zîlan şahsında tüm devrim şehitlerini anıyor anıları önünde saygıyla eğiliyorum.  Yirmi yıl içerisinde Kürdistan ve dünyada pek çok şey değişti. PKK’nin kuruluşuyla başlayan ve Heval Zîlan’ın fedai eylemiyle ivme kazanan Kürt Özgürlük mücadelesi

sayesinde, bugün Kürtler sesini dünyaya duyurmayı başarmış durumda. Kendi varlığının farkında olmayan, kendine yabancılaşmış, kendi hakikatinden uzaklaşmış, kendi dil ve kültüründen gelenek ve göreneklerinden utanan bir gerçeklikten, bugün kendi varlığını devrimsel mücadeleyle yeniden yaratan bir noktaya geldik. Kürtlük; aşağılanan, küçümsenen, sömürülen ve alay konusu yapılan bir konumdan günümüzün yükselen değeri konumuna ulaştı. Kürtlük ve demokratlık giderek neredeyse örtüşmeye başladı. Eskiden Kürtlüğünü sahiplenmekten korkan, çekinen utanan insanlar, gelişen mücadele sonucu birer birer Kürtlüğünü sahiplenir ve savunur oldu. Psikolojik olarak değersizlik konumundan kurtulup varlık olarak sahip olduğu değere yeniden kavuştu. Eskiden sahiplenmediği varlığını şimdi büyük bir onur meselesi yapıyor. Kaybettiği değerlerle yeniden tanışmanın moralini yaşıyor. Bunlar Kürtlerin ruhsal ve metafizik alanda moral açıdan, anlamsal açıdan yaşadığı gelişmeler oluyor. 

Bir de Kürtler açısından siyasal ve toplumsal alanda yaşanan ciddi gelişmeler var. Kürt sorununun çözümü hem siyasal hem toplumsal açıdan Kürtlerin bulunduğu her yerde artık kendisini dayatan ana gündem haline geliyor. Kendisini dünyanın gündemine taşımış durumda. Eni sonu bir çözüme dayanmak zorunda olduğuna dair, bir çözüme mahkum olduğuna dair kanaatler giderek güçleniyor. Ancak Kürt sorunu ve çözümü etrafında gelişen arayışların, çeşitli iktidar hesapları içerisinde olan siyasi güçlerin güncel çıkar siyasetlerine takılmaktan da henüz kurtulabilmiş değildir. Bunun son örneği 2013’ten 2015 Temmuz’una kadar Türk devletinin İmralı’da Önderlikle yapmış olduğu görüşmelerde yaşandı. Bu görüşmeler çözüm arayışları adına yapıldı. Önemli bir düzeye de getirildi. Görüşmelere giden heyet devlet adına gidiyordu. Sorunun çözümü için ihtiyaç duyulan yasal çerçeve bile TBMM’de tartışılarak çıkarıldı. Üzerinden müzakere yürütülecek olan bir ortak mutabakat metni tarihe “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak geçen ortak açıklamayla kamuoyuna deklare edildi. Ancak güncel olarak devleti yöneten ve yürüten AKP hükümetinin kendi iç çelişkileri daha ileriye gidilmesine ve müzakerelere geçilmesine müsaade etmedi. Resmi hükümeti boyunduruğuna alarak sürece müdahale eden Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Tek kişilik diktatörlük felsefesinden beslenen Erdoğan, kırk yıllık Kürt özgürlük mücadelesinin ulus devlet rejimini değişime zorlayan gerçeği üzerinden kendi ideolojik ve bireysel iktidar hesaplarını oturtmak istedi. Kırk yıllık mücadele gerçeğimiz, Türk ulus devletini bir değişim ve dönüşüm sürecinin eşiğine getirdi. Türkiyeli sol demokrat kesimler yine kimi liberal sosyal demokrat kesimlerde de var olan bu yönlü arayışlara cevap oluşturmak üzereydi. Cevabımız Demokratik Özerklik perspektifine oturmuş Demokratik bir Türkiye projesiydi. Önderliğin perspektifi ve projesi bu yönlüydü. Ancak Erdoğan bundan faydalanmak istedi. Kendi kişisel iktidar çıkarları ve hesaplarıyla sürece yaklaştı. Değişimin rotasını kendi “başkanlık” projesine çevirmeye çalıştı. Bu temelde sürece “başkanlık” tartışmalarını öne çıkararak müdahale etti. Kendini tek başına “ulus devletin başkanı” yapma temelinde, var olan sistem tartışmalarına yön vermek istedi. Demokratik siyaset alanı Erdoğan’ın bu niyetini doğru okuyarak siyasi bir mücadele hamlesi içerisine girse de, elindeki devlet yetkisinin tüm avantajlarını kullanarak üstün gelmeye çalıştı. Hükümeti de kendi kuklası haline getirerek görüşmelerde gelinen aşamaya çok ciddi müdahale etti. Devletin başındaki tek adam olma vasfını kullanarak, devletin diğer organlarını da “ulus devlet elden gidiyor, bunlar ulus devlet yapısını değiştirecek, buna izin vermemeliyiz, birlikte müdahale etmeliyiz” diyerek devletin diğer organlarını da arkasına almayı başardı. Yaptıkları yeni bir sivil darbeydi. Yani bizim kırk yıllık mücadele ve ödediğimiz bedeller sayesinde ulus devlet rejiminde yarattığımız değişim sürecinin direksiyonunu ele geçirerek kendi rejimsel değişiklik yoluna kırmak istedi. Şu anda Türkiye’de süreç bu yolda ilerlemektedir. Üstelik devleti yürütmesi gereken AKP’li Başbakan Davutoğlu’nun istifasına rağmen, Türkiye’de siyaset şu anda bu darbe yolunda yürümektedir. 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin aldığı altı milyonluk oy oranı onlarda iyice bir paniğe yol açmıştı. Demokratik siyasetin bu büyüme düzeyine kendilerince kesin müdahale etmeleri gerekiyordu. Erdoğan’ın 7 Haziran seçimlerini reddetmesi, koalisyon hükümetinin oluşmasına izin vermemesi ve 1 Kasım seçimlerini tüm Türkiye’ye dayatması, Kürt sorununun çözüm arayışlarına, demokratik siyasete ve Türkiye’nin demokratikleşmesine vurulan en büyük darbe oldu. HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması da bu darbenin işlemesine ve ilerlemesine ortam sağlama temelindedir. Tekçi merkeziyetçi faşist zihniyet ve günlük uygulamalarına karşı mücadele yürüten tek güç olan Kürt siyasi iradesini parlamento dışında tutarak, kendi emelleri doğrultusunda darbe mekaniğini işletmektedir. Darbeler her zaman askeri olmayabilir. AKP zamanında askerin siyasete müdahale etmesine fazla gerek kalmamış çünkü Erdoğan’ın AKP’si, askeri aşan bir zihniyetle darbeye yönelmiş ve askeri organlarla bir bütünleşme yaşamıştır.
Sömürgeci soykırımcı devletin Kürtleri imha temelindeki tüm saldırılarına rağmen, Bakur’da demokratik halk gücü ve YPS-YPS JİN öncülüğünde yükseltilen öz yönetim direnişi sürmektedir. Demokratik öz yönetim direnişi, Kürtlerin, Demokratik Türkiye çatısı altında kendi kendisini demokratik özerklik temelinde yönetmesidir. Buna uygun demokratik ve özerk bir toplumsal sistemi inşa etmesidir. Bu inşaya merkezi tekçi ulus devlet anlayışı izin vermemekte, çok sert bir şekilde saldırmaktadır. Sömürgeci soykırımcı devletin bu retçi ve katliamcı şiddeti karşısında bizlerin de demokratik özerk toplumsal sistemi tüm boyutlarıyla inşa etme yeteneğini göstermemiz gerekirken maalesef salt savunma boyutuyla sınırlı kaldık. Toplumsal alan bu konuda üstüne düşen rolü yeterince oynayamadı. Sorumluluklarını yeterli düzeyde karşılayamadı. Bu durum demokratik özerkliğin salt savunma boyutundan ibaret olduğu gibi yetersiz bir algıya yol açtı. Önderliğin muazzam bir çözüm olarak geliştirdiği Demokratik Özerklik projesi sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, diplomatik, savunma gibi hayatın tüm boyutlarında yakalanacak olan yenilik düzeyi olarak anlaşılamadı. Hala da bu şekilde inşa edilebilmiş değildir. Bu konuda inşa alanı ve inşa kadrosu Zîlanca bir tarz yakalayabilmiş değildir. Zîlan tarzı amaca kilitlenen ve mutlaka sonuç alan başarılı zafer tarzıdır. Zîlan eylemi bu anlamıyla sadece askeri bir eylemden ibaret değildir. Bir tarzdır. Zafer tarzıdır mutlak başarının tarzıdır. Bakur inşa alanının bu anlamda Zîlan’ın zafer tarzını esas alması gerekmektedir.
Rojava’da yaşanan devrimsel gelişmeler de Zîlan tarzının pratikleşmesiyle ilgili ortaya çıkmış gelişmelerdir. Devlet ordularının baş edemediği, çağın vahşet dolu şiddet tarzının kullanıldığı, aslında kapitalizmin tüm birikmiş pisliğinin akıtıldığı IŞİD çetesi gibi faşist bir güce karşı büyük bir direniş verildi. Büyük bir savaş yürütüldü. Kobanê başta olmak üzere Rojava’nın birçok yerinde taş üzerinde taş bırakılmadı. Kobanê direnişinde Zîlan tarzı esastı. Mutlak başarı ve zafer esastı. Ne olursa olsun bırakılmayacaktı ve bırakılmadı. Arîn Mirxan ve Rêvan Kobanê gibi Zîlanca çıkışlar yaşandı. YPG ve YPJ şahsında böyle bir tarzın süreklileşmesi sağlandı. Yaşanan bu zafer tarzının sonucu olarak Rojava’da şu anda Demokratik Özerk bir toplumsal sistemin inşa süreci devam ediyor. Demokratik Suriye Güçlerinin örgütlenmesi ve ortak savunma hamlelerinin geliştirilmesi yine Kuzey Suriye Federasyonu’nun ilan edilmesi, tüm Ortadoğu’da dengeleri Kürtlerin lehine çevirecek düzeydeki gelişmelerdir. Devrimsel gelişme siyasi olarak henüz kalıcılaşmış ve garantiye alınmış değildir. Çünkü henüz hiçbir uluslararası meşru güç Rojava Özerk İdaresini resmi olarak tanımış değildir. Kürtlerin Rojava’daki resmi statüsünü kabul etmiş ve tanımış değildir. Ancak buna rağmen geçmişte tüm Kürtler adına kendisini muhatap olarak gören ve gerçekten de devletlerarasında muhatap alınan ilkel milliyetçi KDP, şu anda Önderliğimize ve hareketimize karşı bunun kinini öfkesini taşıyor. Çünkü yarı devlet olmasına rağmen Kürtler adına muhataplığı tehlikeye girmiş oluyor. Bu konuda ulusal birlik politikasındansa iç düşmanlık yapma eğilimi hakimiyetini koruyor. Hareketimizle ve Rojava demokratik idaresiyle ilişkilerini güncel olarak bu minvalde tutuyor. İç düşmanlık yapıyor.
3 Ağustos 2014 günü faşist IŞİD çetesinin Şengal’e saldırısı öncesinde HPG ve YJA Star gerilla güçlerimizin Şengal’deki halkımızı savunma temelinde alana girmesi yönünde basına da yansıtılan belli tartışmalar yürütülmüş ancak Türkiye’deki AKP’nin Başur’daki uzantısı olan işbirlikçi KDP, buna izin vermemiştir. Özgürlük gerillasının Şengal’e girip Şengal’i savunmasına izin vermediği gibi 3 Ağustos’ta IŞİD çetesinin Şengal’e yaptığı vahşi saldırı sırasında da peşmerge gücü Şengal halkını savunmamıştır. Vahşi çetenin insafına terk etmiştir. Yaşlı genç çocuk demeden Kürt tarihsel kültürünü kendi şahsında taşıyan sayısız Êzîdî insanımız katledilmiş, yüzlerce Êzîdî kadın ise kaçırılmış ve bu vahşet çetesi tarafından ortaçağ zamanlarını aratacak bir şekilde ruhsal ve psikolojik katliamdan geçirilmiştir. Ortaçağlardaki gibi köleliğe mahkum edilmiş tecavüz nesnesi haline getirilmiştir. Ruhsal olarak kendimizi bundan sorumlu tuttuğumuz kadar, bu katliamın vebali tarihsel olarak esasen işbirlikçi KDP’ye aittir. Katliamla beraber Şengal’i terk eden, IŞİD çetesine bırakan KDP’nin teslimiyetçi ihanetçi duruşuna karşı HPG ve YJA Star güçlerimizin anında sahaya girişi ve şehit Evin Derik yoldaş öncülüğünde çok değerli arkadaşları bedel vererek bir yaşam koridorunu açması, Şengal halkı için büyük bir umut ve morale yol açmıştır. Katliam ardından gerilla güçlerimiz Şengal halkımızı yalnız bırakmamış, bugüne kadar hep yanında olmuş, onu savunmuş, yaralarını sarmanın çabasında olmuştur. Şengal’i kurtarma hamlesini de önemli bir düzeye taşımıştır. YBŞ ve YJŞ yerel güçlerinin kendini savunma temelinde örgütlendirilmesi bu sürecin temel kazanımlarındandır. Êzîdî halkımız ilk defa kendini örgütlü bir biçimde savunma kabiliyeti kazanmış oldu. Şengal’i askeri açıdan kurtarma ve savunma çalışmalarının yanı sıra, Şengal’i de Demokratik Özerk bir bölgeye dönüştürme yönünde epeyce mesafe alınmıştır. Bu temelde Şengal Halk Meclisi, Şengal Kadın Meclisi kurulmuş ve toplumsal örgütlenme sistemini bu temelde kurumlaştırmaya devam etmektedir. Şengal halkını ve kadınlarını vahşi IŞİD çetesine terk eden işbirlikçi ihanetçi KDP, HPG ve YJA Star güçlerinin orada bulunmasından büyük bir rahatsızlık duyuyor. Orada bulunmamızı hala da savaş ve çatışma gerekçesi haline getiriyor. Sanki orayı terk eden, Şengal’i DAİŞ çetesine satan bırakan kendisi değilmiş gibi davranıyor. Bunu dünyaya yeterince teşhir edebilmiş değiliz.
Rojhilat ise devrime gebe bir durumu yaşıyor. İran rejimi kendi durumunun farkında. Mevcut haliyle dünyada artık kabul görmediğinin ve ayakta kalamayacağının farkındadır. Bundan dolayı uluslararası kapitalist sistemle tam bir uzlaşma ve işbirliği içerisine girdi. Bunun ne kadar süreceğini kestirmek pek mümkün değil. Kendi içinde hemen hemen tüm toplumsal dinamikler büyük bir devrimsel kabarış yaşıyor. Özgürlük eğilimini dışa vuran kesimlere acımasızca yöneliyor. Caydırıcılık özelliğinden kaynaklı olarak idam siyasetini günlük olarak uyguluyor. Bu konuda en fazla da Kürtlere yöneliyor. İran rejiminin faşizan uygulamalarına karşı çıkan Kürt gençlerini darağacına götürmekten çekinmiyor. Ferzad Kemanger ve grubunu, Tahran’da eylem yapan Şirin Elemholi arkadaşı tıpkı ortaçağ uygulaması gibi idam etmekten çekinmedi. İran’ın yaptığı bu idamlara karşı Ronahî Wan arkadaşın yaptığı fedai eylem ise önemli bir duruş olarak ortaya çıkmıştır. Şu anda İran zindanlarında onlarca Kürt genci büyük bir direniş ruhuyla rejimin despotluğuna karşı durmaktadır. KJAR ve HPJ güçleri Rojhilat kadınlarını ve oradaki halkımızı örgütleme ve savunma temelinde mücadelesini sürdürmektedir. Kürdistan’ın her yerinde yaşanan bu devrimsel gelişmeler, mücadelemizin temel dönüm noktaları üzerinden gelişmektedir. Zîlan arkadaşın 96’daki fedai eylemi de mücadelemizde böylesi temel bir dönüm noktası olmuştur. Yaşanan taktik tıkanmanın aşılmasında büyük bir rol oynamış ve dönemin tarzını tanımlamıştır.

Zîlan her an çoğalan bir anlam olarak yaşıyor
Devrimsel gelişme bu gün Kürdistan’ın dört parçasına yayılmış durumda. Kürt özgürlük mücadelesi sayesinde Kürdistan merkezli yaşanan siyasal gelişmeler kadar sosyolojik alanda da büyük gelişmeler yaşanmaktadır. Tüm bu değişimlerin ve gelişmelerin yaşanmasında Heval Zîlan’ın yakaladığı tarz ve bu tarzın pratikleşme düzeyinin etkisi ve katkısı belirleyicidir. Heval Zîlan’ın tarzı mücadelemizde bir düzey ve bir dönüm noktasıdır. Heval Zîlan bıraktığı mektupta “büyük ve anlamlı bir yaşamın sahibi olmak istiyorum” diyor. Gerçekten de hem büyük hem anlamlı bir yaşamın sahibi oldu. Yaşam sadece bedensel sınırlardan ibaret değildir. Yaşamın beden ötesi gerçeği de vardır. Metafizik dediğimiz yaşamın anlamsal yanını ruhsal yanını oluşturan bir gerçeklik de var. Bu gözle görülemez. Ama gözle görülememesi olmadığı anlamına gelmez. Evrende varlığını sürdüren ama gözle göremediğimiz elle dokunamadığımız anlamsal dünyalar da var. Bu manalara vurduğumuzda Zîlan yaşıyor ve her an aramızda. Her gün çoğalan bir anlam olarak, her an çoğalan ve derinleşen bir ruh olarak aramızda. Bu temelde büyük ve anlamlı bir yaşamın sahibidir.
Zîlan arkadaşın eylemi Kadın Özgürlük Hareketimizin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Ordulaşmaya yeni adım attığımız bir süreçte bunun yarattığı heyecan ve coşkuyla böylesi bir eylemin ve tarzın sahibi olmak, Zîlan gerçeğini tarihi kılmaktadır. Zîlan çıkışı, kadın ordulaşmamızda büyük hamlesel bir sürecin başlamasına temel oluşturdu. Zîlan tarzı teslimiyete ve ihanete gelmeyen, işbirlikçiliğe meydan okuyan Kürt kadın simgesi haline gelen Bêrîtan’ın tarzını zaferle taçlandıran bir tarzdır. Kürt kadınında geçmişten beri teslimiyete ve ihanete meydan okuyan, bu tür dayatmalar karşısında ölümüne direnen, kendini uçurumlardan atan ama teslim olmayan direnişçi bir duruş hep vardı. Ancak savunma pozisyonundan çıkacak, karşı hamle yapacak, saldırı ruhunu kendinde geliştirecek, bunun tarzını taktiğini, plan ve projesini oluşturacak bir düzeyi ve bunu kalıcı bir çizgiye dönüştürecek düzeyi, Zîlan gerçeği ile yakalayabildik. Bu anlamıyla Zîlan, Kadın Özgürlük mücadelemizde yepyeni bir aşamadır. Yepyeni bir ruhtur. Yepyeni bir tarzdır. Erkek egemen sömürgeci ve soykırımcı şiddet çizgisine kadının yaşamı, jiyanı yeniden yaratma temelindeki saldırı ruhudur. Ölümü öldürme ruhudur. Ölümü öldürme tarzı ve eylemidir. Öldüren değil yaşamı yeniden yaratmanın tarzıdır. Yaşamı öldürenleri öldürmek, yaşamı kurtarmanın veya yaşamı yeniden yaratmanın tarzıdır. Aslında ölümde yaşamı yaratma tarzıdır. Önderliğin deyimiyle taşlarda gül yeşerten bir tarzdır. İmkansızı imkanlı kılan, “olmaz” denilenleri oldurtan bir tarzdır. Bilhassa toplumda kadın için ters yüz edilmiş gerçekleri yeniden ayakları üzerine oturtan bir tarzdır. Baş aşağı edilmiş kadınlığı yeniden ayakları üzerine kaldırmanın tarzı ve eylemidir. Kadın için genel geçer egemen toplumsal cinsiyetçi rolleri, duruşu ve ortaya çıkardığı eylemsel düzeyi ile çürüten bir tarzdır. Zîlan eylemi; bin yıllardan beridir güçsüz ve iradesiz bırakılmış, bastırılmış ve bezdirilmiş, susturulmuş ve sindirilmiş, nesneleştirilmiş kadınlığın patlayan enerjisidir. Zîlan’da yaşanan kadın özgürlük patlamasıyla bu enerji parçacıkları Kürdistan ve Ortadoğu’nun her yanına dağılmıştır. Rojava’ya sıçrayan enerji parçacıkları sayesinde YPJ’de Arin Mirxan ve Rêvan Kobanêlere dönüşüp dünya direniş damarının onuru haline gelmiştir. Gün geçtikçe çoğalmıştır. Özgür kadın tohumu olarak, özgür kadın enerjisi olarak her yere yayılmıştır. Dolayısıyla Zîlan eylemi dar anlamda sadece bir askeri eylem değil, yaşamı yeniden yaratan kadının ayakları üzerine kalkışının eylemidir. Boynu zorla bükülmüş kadınlığın yeniden başını göğe kaldırışı ve özgürlüğe kalkış eylemidir. Bir özgürlük patlamasıdır Zîlan eylemi.

Gerilla her daim yaratıcı olmalıdır
Zîlan arkadaş bir gerilla yoldaşımızdı. Her kadın gerilla gibi gerillaya gelirken onun da yaşamında büyük değişimler olmuştu. Gerillaya gelmek, gerillalaşmak ve görkemli dağlara ayak uydurmak, onun kucağında kabul görmek, bir kadın için devrimsel niteliktedir. Büyük bir gelişmedir. Şimdi olayın içinden bakınca bize son derece normal gelmektedir. Ancak durum çok olağanüstüdür. Çağ itibariyle her şeyi hazır tüketmeye alıştırılmış, yaşamın anlam yanının alabildiğine zayıflatıldığı, her şeyin maddi hayata indirgendiği bir erkek egemen kapitalist sistem gerçekliği var. Bu alıştırılmışlık insandaki üreticiliği yaratıcılığı söndürmüştür, adeta öldürmüştür. Böylesi bir gerçeklikten çıkıp, ham doğanın içinde, dağların çırılçıplak doruklarında birden bire kendini bulmak ve kendi ayakları üzerinde durmayı başarıp tüm yaratıcılığını devreye sokmak, insana müthiş bir duygu yaşatır. İnsanda müthiş bir kendine güven yaratır. Bir bakarsınız ki, tüm “olmaz”lar yerle bir olmuş ve her şey kocaman bir olura dönüşmüş. O okuduğumuz adı büyük okullarda hiç okutulmayan, öğretilmeyen yaşamın kendine has, çok derin ve tarifsiz büyüklükte bir doğası olduğunu bir anda görürsünüz. O zamana kadar ortaya çıkmamış yaratıcılığınızın, tanışmadığınız yaşam doğanızın, yabancılaştığınız kadın doğanızın birden bire fışkırdığını görünce “bu ben miyim” demekten kendinizi alı koyamazsınız. İşte Saralar, Bêrîtanlar, Zîlanlar gerillacılığa böyle başladılar. Yaratıcılıkla yeniliklerle ve ilklerle dolu, her an’ı mücadeleyle dolu bir yaşam.
Şimdiki gerillacılıkta durum biraz daha farklı. Öyle ilk dönemlerdeki gibi değil. Gerillacılıkta da oturmuş bir sistem var artık. Her yeni katılan arkadaş bu kurulu gerilla sistemine dahil oluyor. Kurulu olduğu için ve yaşamın sorularına pratik cevaplar artık bulunduğu için, yeni katılan arkadaşlara yaratıcılığını kullanmak adına sanki pek bir iş kalmıyor gibi bir algı var. Her şeyi düşünerek ve deneyerek değil de artık sorarak öğreniyor. Yanında bir bilen olmazsa çaresiz kalabiliyor. Çünkü artık oluşmuş dev gibi bir tecrübe var. Şimdi bu tecrübeye dayalı olarak gerillacılığımız yürüyor. Aslında salt geçmişin tecrübesine dayalı bir yürüyüş insanı kısır bırakır. Yenilenmeyi değişmeyi ve dönüşmeyi engeller. Alışılanlarla yetinmeye yol açar. Tarzda dogmatizme, tutuculuğa ve muhafazakarlığa yol açar. Dar, sığ ve yaratıcılıktan uzak bir tarza yol açar. Kendini tekrara yol açar. Aslında son yıllarda yaşadığımız birçok sorunun kaynağında bunlar var. Var olanla yetinme, alışkanlıklarda derinleşme, eskiye çakılma ve tarzda taktikte yenilik yakalayamama gibi sorunlarımız var. Bunun en büyük örneğini devrimci halk savaşını geliştiremeyişimizde görebiliriz. Şehir gerillacılığını geliştirmede yaşadığımız zorlanmaları örnek verebiliriz. Bir şeye alıştık mı, o bizde artık aşılmaz bir tarza dönüşüyor. Ona sarılıp saplanıp kalabiliyoruz. Zîlan tarzı bu bakımdan yaratıcı bir tarzdır. Salt tecrübeyle sınırlı kalmamıştır. Salt ona öğretilenlerle sınırlı kalmamıştır. Bütün gücüyle yaratıcılığına yüklenmiştir ve kendi tarzını ortaya çıkarmıştır. Kendine ait olanı yaratmıştır. Kendini yaratmıştır. Kimseden kopyalamamış, kimseyi taklit etmemiştir. Bir kendi olma eylemidir. Bir Xebûn eylemidir. Aklı da, plan ve projesi de eylemi de kendisine aittir. O ve tarih karşı karşıyadır. O ve binlerce yıllık kapitalist egemen erkek sistemi karşı karşıyadır. Bu sistemle adeta tek başına yüzleşmekte ve çarpışmaktadır. Bu çarpışmadan zaferle çıkmaktadır. Zîlan’ın kendi tarzı, dönemin mücadele tarzına dönüşmüştür. Hiç boşluk bırakmayan zafer tarzıdır. Tepeden tırnağa örgütlü, planlı ve programlı bir tarzdır. Rastgele, oluruna bırakılan hiçbir yönü yoktur.
Zîlan tarzı hiç eskimeyecek bir tarzdır. Çünkü salt bir askeri eylem tarzı değildir. Bu tarzı yaşama yorumlayabilirsiniz. Duruşa yorumlayabilirsiniz. Her türlü örgütlenmeye yorumlayabilirsiniz. Temel ilkesi; hedef ve amaca kilitlenen, mutlak başarıya odaklanmış, bu uğurda hiç boşluğa yer bırakmayan, içinde etik ve estetik yönleri de olan ama plan ve programda da kusuru olmayan bir tarzdır. Hem duygu dolu hem akıllıcadır. Şimdi de yeni zaferler için bize böyle bir tarz gerekiyor. Önderliğin de belirttiği gibi zaferi önce düşüncede ve yaşamda yaratmak gerekiyor. Düşüncesi ve yaşam duruşu zaferli olmayanın eylemi de zaferli olamaz. Devrim sorunlarına yeterince kafa yormayan, kendini akışa bırakan, sürecin arkasından sürüklenen, yaşamda yaratıcı olmayıp sadece dahil olan, vasat sıradan duruşlar zafer tarzını kendilerinde yaratamazlar. Durup hep birilerinin, ne yapacaklarını onlara söylemesini bekleyenler zafer tarzının sahibi olamazlar. Hep kendilerini “bilmeyen” başkalarını da “bilen” konumda tutanlar, kendilerinin yerlerine başkalarının düşünmesini bekleyenler, başkalarının gelip sorunlarını çözmesini isteyenler tabi ki zafer tarzının, Zîlan tarzının sahibi olamazlar. Zafer tarzı; kendini yaşamda ve mücadelede çözüm gücü yapmakla mümkündür. Kendini yaşamdaki basitliklerden kurtararak, büyük düşünerek, büyük düşünceyi örgütleyerek mümkün olabilir. Dönemin tarzını kendinde yaratmaya dönük birçok arkadaşın ciddi arayışlar içerisine girdiği bir süreci de yaşıyoruz. Yeni dönem tarzının arayışçıları ortaya çıkıyor. Bu konuda TAK üyesi olan Zinar arkadaşın eylemi de Heval Zîlan’ın güncel devamı niteliğindedir. Zinar arkadaşın eylemindeki isabet düzeyi, her bakımdan kusursuzdur. Belli ki eylem planlamasında ve kendini örgütleme düzeyinde yine hedefe kilitlenme düzeyinde, eylemi gerçekleştirme zamanlamasında boşluk bırakmamıştır. Bu eylemle halkına zafer kazandırmak, halkına ve yoldaşlarına moral üstünlük sağlamak, mücadeleye ivme kazandırmak temel gayesi haline gelmiştir. Beyni ve yüreği bunun için atmıştır. Yaşamına başka şeylerin sızmasına izin vermemiştir. Bütün enerjisiyle buna kilitlenmiştir. Eylemi planladığı süreçte Kürdistan’da büyük katliamlar yaşanıyordu. Cîzre ve Sur’da, Silopî ve Nisêbîn’de toplu sivil katliamları yaşanıyordu. Mevsimsel koşullardan kaynaklı gerilladan yeterli cevap verilemiyordu. Verilen cevaplar yetmiyordu. Tam böylesi bir anda böyle tamamen düşmanın askeri ve siyasi merkezinde, tam kalbinden isabet ederek gerçekleştirilen bu eylem, hem askeri ve siyasi olarak hem de bir yaşam ve duruş tarzı olarak, zafer sağlatan bir tarz oldu. Dönemin tarzıdır diyebiliriz. Ancak dönemin tarzıdır derken taklidine düşülmemesi de önemli olmaktadır. Taklitle aynı sonuç alınamaz. Ancak taktiği farklı ama sonuç alma düzeyi ve zafer sağlatma düzeyi aynı olan bir tarza her zaman ihtiyaç vardır. Mücadelenin böylesi zaferle yüklü tarzlara her zaman ihtiyacı var. Buna yaşamda da eylemde de ihtiyaç var. Zîlan tarzı savaşta esas alınması gereken askeri bir tarz olmak kadar, yaşamda da esas alınması gereken bir yaşam tarzıdır. Bu bir yaşam ve mücadele tarzıdır. Bu örgütlü bir duruş tarzıdır. Bu boş yaşamayı tanımayan, her anını dolu dolu ve devrimci militan ölçülerde, parti ölçülerinde yaşamayı gerektiren bir tarzdır. Ne kadar böyle yaşıyoruz, düşünce gücümüzü, pratik yaratıcılığımızı ne kadar kullanıyoruz? Kendimizi büyütmeyi ne kadar kendimize dert ediyoruz? Yaşamda kendimize neleri dert ediyoruz? Büyüme ve güçlenme ölçümüz nedir? Ne kadar ayaklarımızın üzerinde duruyoruz, örgütü kendi duruş ve katılımımızla günlük olarak ne kadar büyütüyoruz? Duruş katılım ve kendimizi örgütleme düzeyimizle kendimizi planlama düzeyimizle günlük olarak halkımızın yaşadıklarına ne kadar cevap olabiliyoruz? Beklentileri ne kadar karşılıyoruz? Harcadığımız emek, döktüğümüz kan ve ter ne kadar zafere yol açıyor? Elbette gerillada kimse yan gelip yatamaz. Herkes belli bir emek ve çaba sahibidir. Ancak harcadığımız emek ne kadar başarı ve zafere yol açıyor, nerede boşluk bırakıyoruz? Gibi birçok soruyu hepimiz kendimize sormalıyız. Zîlan tarzını yaşamda yaratmanın çabası içerisinde olmalıyız. Böyle yapmazsak bu arkadaşları salt birer askeri eylem sahibi olarak görürsek, daraltmış oluruz. Yaşam duruşunda ve katılımında Zîlanlaşanlar, her yerde ve her zamanda beklentilere cevap olmasını bilirler. Sadece eline bombayı alıp rastgele kendinde patlatmazlar. Bu zaten Zîlan tarzına ters düşmek olur. Bu konuda Zîlan’ı doğru okumak lazım. Doğru anlamak lazım. Zîlan’ca bir eylem, sadece eline bir bomba alıp ölüm korkusunu yenip kendinde patlatmaktan ibaret değildir. Zîlan tarzı, döneme cevap olacak yeni askeri taktikleri yaratmaktır. Zîlan tarzı bir derse kusursuzca hazırlanıp onlarca yoldaşı bir konuda aydınlatmak bilinçlendirmektir. Zîlan tarzı, düşmanı yenilgiye uğratacak bir propaganda dilini ve söylemini yakalamaktır. Zîlan tarzı, yaptığı diplomasiden mutlaka zaferli sonuçlar almaktır. Zîlan tarzı, halkı devlete muhtaç olmaktan kurtaran bir öz ekonomi sahibi yapmaktır. Zîlan tarzı, halkı kendi kendini yönetir bir düzeye taşımaktır. Halkı kendi kendini savunur bir reflekse kavuşturmaktır. Zîlan tarzı, yoldaşlık ilişkilerinde etik ve estetik değerleri yaratmaktır. Zîlan tarzı, demokratik ulusu tüm boyutlarında inşa etmeye kilitlenmektir. Zîlan tarzı, inşa ettiklerini, kazandıklarını savunma gücünü de gösterebilmektir.
Zîlan yoldaşın eyleminin 20. yıldönümü vesilesiyle Zîlanca bir tarzla savaşa ve inşaya yüklenelim diyorum. Zîlan tarzı bu topraklarda yaşamış olan tanrıçaların tarzıdır. Üzerinde mücadele yürüttüğümüz her karış toprağın altında bu tanrıçaların kalıntıları çıkıyor. Heykelleri çıkıyor, takıları çıkıyor, tabletleri çıkıyor, yazı ve yasaları çıkıyor. Her yerde onların ayak izleri var. Her yapıtta her buluşta onların düşünce izleri var. Her yerde parmak ve yürek izleri var. Tanrıçaların yer altına gömülmüş olan yasalarını teker teker yeryüzüne çıkarıp yeniden yaşamalarını sağlatmanın hareketiyiz biz. Zîlanlar bunun için ortaya çıktı ve çıkmaya da devam ediyor. İçinde yaşadığımız ve mücadele ettiğimiz tarihsel süreç, sosyolojik zaman bizden özgür bir yaşamı sağlamamızı istiyor. Önderliğin tanımlamasıyla içinde bulunduğumuz Özgürlük Sosyolojisi zamanı ya da kuantumik aralık, zaferi özgürlükten yana sağlamamızı şart kılıyor. Artık bundan kaçamayız. Özellikle de biz kadınlar binlerce yıldan beridir ilk defa böyle bir özgürlük imkanı yakalamış bulunuyoruz. Biz tarih ve toplumun ortaya çıkardığı bu imkana gerçekleşme şansını daha fazla kazandırdık. Heval Sara’nın öncülüğünde, Bêrîtanların, Zîlanların, Semaların, Viyanların, Xanêlerin, Şirinlerin, Arîn ve Rêvanların şahsında ölümsüzleşen binlerce özgürlük arayışçısı kadının yarattığı özgürlük ufkuyla, özgür yaşamı bir gün mutlaka gerçekleştireceğiz. Bunun sözünü halkımıza ve analarımıza verenleriz. Bunu mutlaka başarmak dışında başka bir şansımızın olmadığının bilinciyle yaşama, mücadeleye, savaş ve inşaya yüklenmeliyiz. El attığımız her işe zafer iddiasıyla el atalım. Zîlan’daki iddia düzeyi ile önümüzde duran tarihsel işlere yüklenelim. Zaferi hem yaşamda hem savaşta mutlaka kazanalım. Yeni kadınlığı, özgür kadınlığı, özgür insanlığı mutlaka ruhumuzda, düşüncemizde ve eylemimizde yani pratiğimizde yaratalım.