IŞİD kadın özgürlüğüne bir darbedir

ZİLAR STÊRK

Önderliğin 2013 Newroz’u ile beraber geliştirdiği demokratik çözüm süreci, Türk devletini Kürt sorununu çözmek konusunda önemli bir karar sürecine sürüklemiştir. Mevcut durumda Türk devleti ve AKP hükümeti, Kürt sorununu çözme konusunda ciddi bir karar vermek zorunda kalmıştır.

Bir yılı aşkındır demokratik çözüm süreci adı altında yürüyen süreç boyunca, AKP hükümeti bu kararı vermeye bir türlü yanaşmadı, tutarlı davranmadı. Süreci oldukça ağırdan aldı. Anlamsızlaştıran ve boşa çıkaran yaklaşımlar içine girdi. Sürecin ikinci aşamasına geçilmesine imkan ve olanak oluşmasını hep engelledi. İkinci aşamaya geçmek için atması gereken adımların hiçbirini atmadı. Yapılması gereken yasal düzenlemelerin hiçbirini hala gerçekleştirmedi. Her an şahadetle yüz yüze olan hasta tutsaklar bile bırakılmadı. KCK davasından beş yıldır içerde rehine olarak tutulan bazı insanların bırakılması, sanki büyük bir jestmiş gibi sunulmaya çalışıldı. Oysaki yüzlerce insanın hiç suçu yokken ve herhangi bir ceza almamışken bu kadar yılını zindanlarda geçirmiş olmasının kendisi bile, devlet ve hükümet açısından ciddi bir suç durumudur. Suçsuz insanları yıllarca hayatından alıkoyup zindanlarda boş yere tuttuğu yetmiyormuş gibi bırakılmalarını da kendi hanesine yazılacak bir iyilik gibi görmektedir.

 

Son bir yılı aşkındır Önderlikle geliştirilen diyalog sürecinin resmiyet kazanması ve hukuksal çerçeveye kavuşması açısından yapılması gereken hiçbir yasal düzenleme gerçekleşmiş değildir. En son meclisten geçirilen MİT yasası ise AKP’nin denetiminde gelişen bu diyalog sürecinde, sadece AKP’yi hukuksal açıdan kurtaracak bir yasadır. MİT yasası çerçevesinde hiçbir siyasi sorunun çözülemeyeceği açıktır. Karşılıklı iki siyasi gücün arasında bir müzakerenin yapılabilmesi için, aralarında müzakere yapacak iki tarafın da yasalar karşısında eşit güçler olarak tanınması ve kabul görmesi gerekmektedir. Bunun için de öncelikle Önderliğin tutsaklık statüsünden çıkarılması, özgür yaşam ve çalışma koşullarına kavuşması gerekmektedir.

Bu temelde Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi’nin 4 Nisan gibi anlamlı bir günde başlattığı “Kadınlar Önderliği ve özgürlüğü için eylemde” hamlesi, Önderliğin İmralı işkencehanesinden çıkması için önemli bir hamle olmaktadır. Önderliğin esaret koşullarında tutulması son buluncaya ve özgürlüğüne kavuşuncaya kadar devam etmesi gereken bir hamledir. Önderliğin özgürlüğü söz konusu olduğu için bütün çalışmalarımızın merkezine oturtmuş bulunmaktayız. Hamlenin yeterince güçlü bir eylemselliğe kavuşması biraz gecikmeli oldu. Rutin yürüyüş ve basın açıklamalarıyla geçti şimdiye kadar. Haziran ayında Amed ve Serhad merkezli yapılacak büyük mitinglerle Önderliğe özgürlük hamlesi biraz daha hız ve güç kazanacak. Bu yönlü yürütülen imza kampanyası da önemli oranda ilerlemiş bulunmaktadır. Tüm bunlar yapılmakla beraber, Önderliğin özgürlüğünü sağlamaya yetmemektedir. Önderliğin özgürlüğü aslında Önderliğin kadınlar, halklar ve toplum nezdinde tanınmasıyla da ilgili olmaktadır. Önderlik sadece Kürt halkının sorunlarını çözme mücadelesi vermiyor. Kadınların, kültürlerin, inançların, halkların, gençlerin, yaşlıların ve tüm toplumun sorunlarının çözülmesi mücadelesi vermektedir. Bu açıdan Önderliğin özgürlüğünü istemek sadece Kürt halkının işi olmamaktadır. Bunun için de Önderliğin kadınlar, kültürler, inançlar, halklar ve toplumun tüm kesimlerinin sorunlarına dönük görüşlerini ve perspektiflerini tanıtmak ve anlatmak gerekiyor. Bunun için toplumsal çeşitliliklerin içinde yoğunca yer alacağı tanıtıcı konferanslar, sempozyumlar düzenlemek gerekmektedir.

 Görüşmelerin müzakereye evrilmesi açısından ise bir müzakere yasasının ayrıca çıkarılması gerekmektedir. Önderi esaret altında bulunan bir halkın sorunları müzakere edilemez, çözüm bulamaz. Bir halk, önderinin bu kadar yıl esaret altında kalmasına asla razı gelemez. Önderliğin on beş yıldır hala esaret koşullarında tutuluyor olması, hareket olarak da halk olarak da, ne duyguda ne düşüncede, asla kabul edemeyeceğimiz bir gerçektir. Bu açıdan Önderliğin büyük bir ısrarla sürdürmeye çalıştığı devletle diyalog sürecinin tam müzakereye evrilmesi için kesinlikle büyük bir mücadele verilmesi gerekiyor. Bu açıdan devlete ve hükümete yapılacak en temel baskı, sürecin müzakereye evrilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin bir an önce yapılmasıdır. Mücadele etmek sadece askeri taktik alanda savaşmakla sınırlı değildir. Mücadelemizin en uzun dönemleri böyle geçtiği için siyasi taktik ve siyasi hamle geliştirme yanımız zayıf kalıyor. Zaten sürecin tıkanmaya yüz tuttuğu anlarda siyasi taktik ve hamle geliştirmekten ziyade ilk aklımıza gelen daha çok askeri hamle başlatmak oluyor. Elbette mücadelemizin en önemli yanı gerillacılık yanımız, askeri taktik yanımız olmaktadır. Ancak bugün daha açık ortaya çıkıyor ki gerillacılık yanımızı, askeri taktik ve savaşçı yanımızı daha da güçlendirmemiz ve derinleştirmemiz gerekmektedir. Önderliğin bu konuda bize çok yoğun eleştirileri bulunmaktadır. Buna paralel olarak siyasi taktik ve siyasi hamle gücünü geliştirmemiz gerekmektedir. Bu konuda da oldukça zayıf kaldığımızı Önderlik “siyasi kültür zayıflığı yaşıyorlar” biçiminde ifade ediyor. Bu açıdan komple bir gerilla ve militan kişiliğe ulaşmak, dönemin bize dayattığı temel hedef olmaktadır.

Gelinen aşamada geriye dönüşün, büyük bir toplumsal kaosa yol açacağı bilinmektedir. Türk devletiyle çatışmaya dayalı yeni bir direniş hamlesine başlamamız en çok da AKP’nin sonunu getirecektir. Çünkü geriye dönüş asla eski tarzda, eskisi gibi olmayacaktır. Türk devleti açısından da bu böyledir. Hareketimiz açısından da böyledir. Yeni bir direniş hamlesini geliştirmemiz halinde, Ortadoğu çapında Türk devletinden ve AKP hükümetinden daha avantajlı olacağımız açıktır. Birçok ittifak imkanları doğabilir. Halk desteği de, demokratik toplum desteği de eskisinden daha fazla gelişebilir. Savaş ihtimali kapıya dayanmışken halk, süreci tıkatan kalekol ve güvenlik yollarının yapımını protesto etmek için büyük bir direniş başlatmıştı. Halkımızın kendi iradesi ve kararlılığıyla bir süre yürüttüğü bu direniş çok önemliydi. Özellikle Lice ve Mesken’de başlayan bu direnişin eksik kalan birçok yanı olsa da, yeterli yaygınlığı kazanamasa da devleti ürküttü. Çünkü halkın bu kalkışının gerilla gücüyle destekleneceğini ve büyük bir serhildana dönüşebileceğini tahmin ediyordu. Özellikle de ortaya çıkan bayrak olayıyla da proveke edildiğini görünce alelacele Önderlikle görüşmeleri daha sık ayarlamaya çalıştı. Öyle görülüyor ki, cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar süreci Önderlikle diyalog içerisinde yürütmek istiyor. Bu tür dönemleri hem askeri hazırlık hem ideolojik donanım ve hem de siyasi ilerleyiş açısından iyi değerlendirmek gerekmektedir. Bu tür süreçleri kendi lehimize çevirmenin çabasını bu açıdan iyi vermek gerekmektedir. Önderliğin ve şehit yoldaşların büyük fedakarlıklarıyla oluşan dev gibi imkanlardan yeterince faydalanamıyor ve oluşan imkanları, ortaya çıkan kazanımları daha da büyütme konusunda yeterli gücü açığa çıkaramıyor olmak bizler için verilmesi gereken en büyük özeleştiridir. Bu askeri, siyasi ve ideolojik alanda böyledir. Türkiye’de gerçekleşen yerel seçim süreci buna en büyük örnektir.

Türkiye’deki 30 Mart yerel seçimleri için ortam sonuna kadar Kürtlerin ve demokratik güçlerin lehineydi. Rojava’daki devrimsel gelişmenin yaratmış olduğu moral, coşku, heyecan Kuzey Kürdistan’a ve Türkiye’ye büyük bir devrim umudu olarak yansımaktaydı. Yine Kürdistan’da gelişen bu devrim umudu, Ortadoğu’daki Arap ülkelerinde gelişen devrimsel yükselişlerle de destek bulmaktaydı. Önderliğin 2013 Newroz’undan itibaren başlattığı demokratik çözüm sürecinin yarattığı olumlu ortam ve bu ortamın geniş destek bulmasının da seçim sonuçlarına yansıması beklenmekteydi. Bu açıdan demokratik Kürt cephesi olarak yerel seçim sürecine oldukça avantajlı bir konumda girildi. Tüm gelişmeler lehimize iken, sonucun neden beklediğimiz başarı düzeyini ortaya çıkarmadığını örgütün yaptığı çeşitli toplantı zeminleri değerlendirmiştir.

Buna göre; gerçekleşen seçimlerin sonuçları, demokratik Kürt cephesi açısından belli bir başarı düzeyini ortaya çıkarmıştır. Hiçleştirip tümden başarısızdır diyemeyiz. Böyle bir yaklaşım kazanımları görmezden gelmek olur. Seçim süreci öncesi bizim cephemizden yaşanan olumlu gelişmeler ve gelişmelerin yarattığı avantajlı ortam göz önünde bulundurularak değerlendirildiğinde ise, beklenen başarı düzeyinin ortaya çıkarılmadığı açıktır. Her şeyden önce Rojava’da ortaya çıkan devrim ruhunun seçim sürecini bizim lehimize çok çok büyütmesi gerekiyordu. Yine Önderliğin yürüttüğü demokratik çözüm sürecinin yarattığı pozitif ortam da ciddi bir avantajlı ortam sağlıyordu. Bunun da seçim sonucundaki başarı düzeyine yansıması gerekiyordu.

Bu sonuçların sadece seçim sürecindeki çalışma yoğunluğuyla elde edilen sonuçlar olmadığı ortadadır. Öncelikle seçim hazırlık çalışmalarının oldukça geç başlatılmış olması önemli bir yetersizliktir. Adaylar oldukça geç belirlenmiştir. Seçimler için geç harekete geçilmesi önemli bir yetersizlik olmuştur. İhtiyaç duyulan düzeyde bir hazırlığın yapılamamasına yol açmıştır. İçinde bulunulan olumlu atmosferle beraber, bir de erken başlayan yoğun bir çalışma temposu ve yapıcı tarzı olsaydı sonuçlar çok daha başarılı olurdu. Aslında biraz da “nasılsa süreç bizim lehimize işliyor, bazı yerlerde mücadelenin genel gidişatına bağlı olarak doğal olarak kazanacağız” gibi işi ağırdan alan bazı yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır. Bunu bazı yerlerde ortaya çıkan sonuçlara bakarak okumak mümkündür. Özel olarak yüklenilerek çalışılan bazı yerlerde, oylar adeta katlanmıştır.

30 Mart yerel seçimleri ardından ortaya çıkan önemli gelişmeler oldu. Seçim süreci Kürt halkı için tam bir demokratik özerklik referandumuydu. Yerel seçimlerde HDP ve BDP’ye oy veren herkes, merkeziyetçi ulus devletin tüm toplumsal zenginlikleri katleden mantalitesini reddederek, tercihini demokratik ekolojik ve kadın özgürlükçü demokratik ulustan yana yapmıştır. Bu anlamda kazanan, seçim hazırlık sürecinde de çokça söylendiği gibi Kürtlerin demokratik özerkliği olmuştur. Bu anlamda Kürtlerin demokratik cephesi açısından seçim sonuçları başarılı da geçmiştir. Yani seçim sürecinin hem oldukça ciddi yetersiz ve yanılgılı yanları da olmuş ama buna rağmen ortaya çıkardığı önemli kazanımları da olmuştur. En önemli kazanımı ise seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı haritanın Demokratik Özerk Kürdistan haritası olmasıdır. Türk devleti ortaya çıkan bu siyasi haritayı görmezden gelemeyeceğini yavaş yavaş anlamaya başlamaktadır. Bu sonuçlar devlet heyetinin Önderlikle yaptığı görüşmelere yansımaktadır. Türkiye içi siyasi dengeler artık Önderliğin ve hareketin tutumu olmaksızın belirlenemeyecek bir noktaya gelmiş bulunmaktadır.

Kürtlerin Türkiye siyasi dengelerinin oluşmasındaki rolü ile bağlantılı olarak, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Kürtlerin tavrı ve tutumu belirleyici olacaktır. Bu konuda herkesin gözü Kürtlerin kimi destekleyeceğindedir. Kürtlerin, iktidar partisinin göstereceği adayı mı yoksa muhalefetin göstereceği adayı mı destekleyeceğini herkes çok merak etmektedir. Bu konuda Önderlik kendi adayımızı göstermemizi söyleyerek tüm kamuoyuna büyük bir sürpriz yaptı. Aslında demokratik Kürt cephesinin kendi adayını göstermesine demokratik kamuoyu da memnun olmuş gibi görünüyor. Hatta memnuniyetin yanı sıra beklentilerini de çeşitli biçimlerde yansıtma gereğini duymaktadır bazı çevreler. En çok da adayın kadın olması ve demokrat olması yönünde beklentiler yansıtılmaktadır. Bu da Türkiye ve bölge kamuoyunda mücadelemize karşı oluşan derin beklentilerin rengini yansıtmaktadır. HDP’nin göstereceği aday henüz belirlenmemekle beraber kamuoyunda oluşturduğu beklentiler ise bu yönlüdür. CHP ise MHP’nin adayını kendi adayıymış gibi gösterdi. İktidar İslam’ının temsilciliğini yapan bu çatı adayı Fethullahçı bir çizginin sahibidir. AKP’nin göstermesi beklenen Tayyip Erdoğan ise zaten gereğinden fazla tanınmaktadır. Birinci turda HDP’nin kendi demokratik ölçülerindeki adayıyla katılacağı nettir ama ikinci turda kendi adayını devre dışı bırakarak diğer adaylardan birini destekler mi hala netleşmiş değil. Fakat bu konuda HDP çok belirleyici bir yerde duruyor. Her iki tarafın adayının da HDP’den destek almadan kazanma şansı yok gibidir. Bu yüzden özellikle de iktidar partisi kendi adayını cumhurbaşkanı yapmak için şu anda Kürtlerin oylarına muhtaç bir konumda bulunmaktadır. İktidarın Kürtler karşısında bu konuma gelmiş olması oldukça önemlidir. Bu olanağı iyi kullanmak tarihi bir önemdedir.

Bir yandan Kürt sorununun demokratik çözümü etrafında önemli bir değişim ve dönüşüm süreci içine giren Ortadoğu coğrafyası diğer taraftan ise büyük bir mezhep savaşının ve çatışmasının içinde bulunmaktadır. Uluslararası kapitalist güçlerin Ortadoğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemeleri kapsamında azdırdıkları mezhep çatışması, bölge halklarının başına adeta bela olmuştur. İslam adı altında kapitalizmin tüm pislikleri Ortadoğu’ya taşınmaktadır. Şimdiye kadar kendi askeri gücünü bölgeye sokarak geliştirmeye çalıştıklarını, şimdi İslam çehresi altında dolaylı olarak örgütlediği vurucu çeteler tarafından yürütmektedir. Büyük oranda kapitalist modernitenin denetiminde kullanılan çeteler hem Ortadoğu ve İslam’ın değerlerini yozlaştırarak tüm dünyada bu topraklarda yaşayan halklar ve inançlar konusunda bir tepki yaratmakta hem de kapitalizmin bölgeye hakim kılınmasının aracı haline getirmektedir. Mezhep çelişkileri ısıtılıp çatıştırılıyor. IŞİD’in başta Rojava devrimine karşı savaşması ile başlayan süreç, en son Musul’un ele geçirilmesi ile sonuçlandı. Şimdi de Kerkük ve Şengal gibi Kürt ve Ezidi kentlerine karşı işgal hazırlıklarını yapmaktadır. Musul’un işgalinde KDP ve IŞİD anlaşmıştır. Neçirvan Barzani’nin “Sünnilerin de Kürtler gibi bir federe bölgesi olmalıdır” deyişi bunu ispatlamaktadır. Yine Rojava’daki devrimsel gelişmelerin karşısında tek güç olarak KDP’nin durması, büyük bir ambargo altında bulunan Rojava halkına yardım geçmemesi için kapıları kapatması, ambargoya destek vermesi de IŞİD ile yaptığı işbirliğini ortaya koymaktadır.

Türk devleti ve AKP hükümetinin Kürt sorununun çözümünü tıkatan oyalama yaklaşımından daha fazla, onların bu tıkatıcı yaklaşımlarına destek veren ve AKP’nin elini güçlendiren KDP’nin bu duruşu, giderek daha da tehlikeli bir hal almaktadır. Ulusal kongrenin toplanmasını her defasında basit birkaç gerekçeyle engellemesi, hem Kuzey Kürdistan’daki durumu hem de Rojava’da Kürt halkının ve gerçekleştirdiği devrimin durumunu etkilemektedir. Demokratik ulus birliğinin sağlanması karşısında, hiçbir gücün eski anti Kürt politikasını ayakta tutamayacağı bilinmektedir. KDP bu gerçeği bilmesine rağmen, ısrarla demokratik ulus birliğinin sağlanması yolunda gerçekleştirilmek istenen Kürt Ulusal Kongresi’ni engellemektedir. Ulus devletçi, tekelci, iktidarcı, cinsiyetçi, kapitalist yapısı, onu uluslararası kapitalist güçlerin çıkarlarıyla ortaklaştırmaktadır. Kürtlerin halk olarak, ulus olarak çıkarlarından ziyade, elde ettiği dar ilkel milliyetçi, aşiretçi, parçacı imkanlarını, kapitalist hendekte büyütmeyi daha fazla önemsemekte ve öne çıkarmaktadır. Eskisi gibi sadece kendi dar aşiretçi çıkarlarıyla da sınırlı kalmamakta, uluslararası güçlerin Ortadoğu’daki kapitalist, modernist çıkarlarına da çok açıktan hizmet etmektedir. Bölgeyi hegemonik alanları arasına katma peşinde olan uluslararası kapitalist güçlerden daha fazla anti demokratik, anti özgürlükçü ve anti Kürtçülük yapmaktadır. Yürüttüğü hendek siyaseti ile kendini tüm Kürtlerin nezdinde rezil etmiştir. Uluslararası kapitalist güçlere yaranma derdi o kadar ağır basmaktadır ki, aslında kendisini kazdığı hendeklere gömdüğünün, farkında bile değildir. Şimdi de IŞİD’in İslam adı altında yürüttüğü faşist savaş karşısındaki destekleyici yaklaşımı ile Kürtler arasındaki itibarını bitirmektedir. Maliki hükümetini düşürme karşılığında KDP, Musul’u IŞİD’e satmıştır.

Vurucu IŞİD çetelerinin eliyle İslam adı altında yürütülen faşist savaşın şiddetçi İslam eğilimi, en vahşi saldırılarını kadınlar karşısında gerçekleştirmektedir. IŞİD’in Musul’u ve diğer bazı yerleri ele geçirir geçirmez uygulamaya koyduğu ilk yasalar, kadınların hayatına dönük oldu. Kadınların, yanlarında kocaları, babaları, abileri olmadan sokağa çıkmaları yasaklanmış. Başı açık, çarşafsız dışarıda gezmesi yasaklanmış. Evlilik yaşı çocuk yaşa indirilmiş ve belli bir yaştan sonra her kadına evlenme zorunluluğu getirilmiş. Sigara içmesi, bisiklete binmesi yasaklanmış. Kısacası hayat kadınlara cehennem edilmiş. Kürdistan’dan Ortadoğu’ya büyük bir hızla yayılmakta olan kadın özgürlük mücadelesinin ortaya çıkardığı özgür kadın duruşuna büyük bir darbedir adeta. Tesadüfen gelişen bir durum değildir kesinlikle. Bilinçli ve örgütlendirilmiş bir darbedir. Özgür kadın duruşuna vurulan darbe, binlerce yıl öncesinin tekrarlanan darbesini çağrıştırmaktadır adeta.

Zaten kadın katliamlarının ve intiharlarının bitmek bilmediği Ortadoğu’ya bir de IŞİD belasını getirmek, egemen sistemin kadına ve demokratik toplum değerlerine yaptığı en büyük kötülüktür. Bilinmektedir ki, bir toplumda kadın özgürleşme eğilimi taşıyorsa, bu tüm demokratik toplum dinamiklerinin özgürleşme eğilimine dönüşür. Bundan hareketle Kürt kadını şahsında gelişen kadın özgürlük eğiliminin beslediği demokratik toplum dalgasının Ortadoğu toplumlarına yayılmaması için IŞİD gibi maşalar kullanılmaktadır. Bu açıdan IŞİD’in yaydığı korku karşısında kadınların korkup sinmesini engellemek ve bir biçimde cesaretlendirmek gerekmektedir. Bunun için kadın özgürlük çizgisi etrafında Arap kadınlarını toplayabilmek bu süreç açısından önemli olmaktadır.

Kadın katliamları IŞİD’in gelmesiyle başlamadı elbette. IŞİD’in hakim olmadığı yerlerde de her gün katledilen kadınlar bulunmaktadır. Modern liberal devlet toplumunda da geleneksel ulus devlet toplumunda da kadın katliamları son bulmamaktadır. Sistemin üzerinden yükseldiği ve kendini üzerinde ayakta tuttuğu zemin kadındır. Bu açıdan kadının, üzerine kurulu egemen sistemin altından çekilmesi, egemen sistemin çökmesi için gereklidir. Ancak özgürlüğe cesaret eden kadının arkasında duracak bir savunma gücü de mutlaka olmalıdır. Kendini savunmada ve güvende hissetmeyen kadın köleliğe boyun eğmeyi sürdürmektedir. Bu açıdan bölgede gerçek bir kadın savunma gücünü geliştirmek, buna dönüşmek kadın özgürlük yolunda hayatidir. YPJ bu konuda büyük bir umut olmuştur. Ancak Kürdistan’ın tüm parçalarında YPJ’ninkine benzer kadın savunma güçlerini ve sistemini örgütlemek, Ortadoğu’da demokratik toplumu geliştirmenin garantisidir. Kadın gerilla gücü, bunun dağdaki güvencesi olsa da toplumsal zeminde toplumun içinde günlük olarak erkeğin şiddetine maruz kalan kadınların elinden tutacak, onlara arka çıkacak, intikamlarını alacak, savunacak bir kadın savunma perspektifinin kendini örgütlemesi artık büyük bir ihtiyaçtır.