YARADILIŞIN ÖYKÜSÜ

Şerda MAZLUM

newroz-guncel1“Nedir Newroz?
Gün ışığına çıkan çiçektir,
Yaşama duruştur,
Doğanın rengarenkliğine açılışıdır,
Bütün yaşam damarlarına kan verilmesidir. İşte PKK de böyledir.”

Zamanın başlangıcından bu yana insanların anlayamadığı boşlukları doldurmak için mitoloji, din ve dogmalarla doğa ve toplum olaylarını anlama çabasına başvurulur. Güneşin doğup batması, tanrıların arabalarının gidip gelmesine bağlanır, depremler ve fırtınalar tanrının gazabı olarak değerlendirilir. İnsanda ilk madde ve kendi özüyle buluşma arayışı süregelen bir arayıştır. İnsan var oldukça, bu arayışlar varolacaktır. İnsanda her arayış kendini arayıştır. İnsan kendini tanıdıkça evreni, evreni tanıdıkça kendini tanır. Kendini bilen insan her şeyi bilir, her şeyi tanır. İnsanın kendini bilme arayışı, başlangıcını arama çabası çok ötelere dayanır. Ben kimim, neyim, ne için yaşıyorum nereden geldim, yaşamın ve evrenin anlamı nedir? Soruları en eski zamanlardan itibaren vardır. İnsandaki merak ve hayret etme yetisi, bilme sınırlarını ve öğrenme kapasitesini genişletir. Evrenin ilk ana maddesini arkhesini araştıran doğa filozofları, adı verilen hakikat aşıkları, yaradılışı doğaya dayanarak anlama çabası içerisine girerler. Thales arkheyi su olarak tanımlarken ardılları olan Anaxsimenes, Anaximandros, Pythagoras, toprak, hava ve ateşle bunu gerçekleştirirler. Daha sonra öncüllerinin öğretilerinden de yararlanan Herakleitos değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğunu ileri sürerek aynı ırmakta iki kez yıkanılamayacağı görüşünü dile getirir. Demokritos ise daha o zamanlarda maddenin temeline atomu koyar. Altın değerinde olan bu doğrular günümüzde ağzımızdan kolayca çıkan sözcükler olsa da, o zamanlarda bunları dillendirmek bedellerinin oldukça ağır olduğu gerçeklerdir. Bugün dünyanın yuvarlak olması ilkokul çocuklarının ders kitaplarına konu olurken, Galileo bunu ileri sürmenin bedelini az kalsın canıyla ödeyecektir.

 

İlk çağlardan ortaçağa geçişle yaradılışın öyküsüne yeni bir halka eklenir. Adem ve Havva’nın hikayesidir bu hikaye. Bu hikayede Adem’in kaburga kemiğinden yaratılan Havva, Adem’le alt tarafı yasak bir elma yediği için cezalandırılır. Bu yasak ilişkiden Adem ve Havva’nın çocukları olan insanlar yaratılır. Muhammed ise bu öyküde yeni bir sayfa açar. İnsanların çamurdan, tanrı tarafından yaratıldığını ileri sürer. Bu Adem ve Havva’nın hikayesine göre daha bilimseldir ve ilerici bir varsayımdır. İnsanların ilk madde arayışına verdikleri yanıtlar, ortaçağda din ve dogmalara dayandırılır. İnsan düşüncesi verilen bu cevaplardan tatmin olmaz. Yeniçağla birlikte gelişen bilimlerle düşünce ve felsefe alanında yeni çığırlar açılır. Şimdi de bilim aynı hakikat aşkıyla yanıp tutuşur. Önceleri ilk canlıların suda oluştuğu fikri ileri sürülür. Darwin’in evrim teorisi bir zamanların en fazla kabul gören teorisi olur. İnsanın çevresini ve kendini tanımlama gücünün gelişimi süreklileşen bir bilimsel diyalektiğe neden olur. Yapılan araştırmalar sonucunda bundan tam on beş bin milyon yıl önce, toplu iğnesinin başı kadar olan bir noktanın büyük bir patlamayı yaşaması sonucunda dünyanın oluştuğu sonucuna ulaşılmıştır. Kendi zamanı içerisinde oldukça anlamlı çabaların, geceleri dahi uyutmayan düşüncelerin, insanlık adına yenilikler yaratmanın ürünüdürler.

İnsan beyninin küçük bir yüzdesini kullanmaktadır. Akıl sorularına cevaplar buldukça yeni gerçeklere sarılır. İnsanlar ancak kendileri hakkındaki gerçeklere ulaşmanın, onları özgürlükleriyle ilişkilendireceğini bilirler. Bugün ki kullanım biçimiyle beynimizin sınırlılığına çarpıyoruz. Önceleri salt mitolojilere ya da ilahi güçlere sığınılarak yapılan açıklamalar her ne kadar yerini bilimsel tespitlere bırakmışsa da, başlangıçtan itibaren bilimle cevaplandırılamayan, izah edilemeyen problemler bulunmaktadır. En az insanlık kadar eski olan ilk insan dertlerindendir yaradılış problemi. Bu yaradılış problemine kimi zaman bilimsel, kimi zaman ruhani yanıtlarla çare olunmaya çalışılır. Halkların yaradılış mitolojileri de bu çabaların ürünleridir.

Her halkın, her kültürün kendi ilk var oluşunu dayandırdığı yaradılış mitolojileri vardır. Yaradılış mitolojilerini inceleyen bilime kozmogoni adı verilir. Her halkın tarihinde yer alan, farklı alanlarda dile gelen, kimi zaman tabletlere resmedilen, kimi zaman şarkılara söz olan, kimi zaman çocuklara anlatılan masallara konu olan yaradılış öyküleri vardır. Bu hikayelere her yerde aynı biçimde rastlanmaz. Farklı alanlarda, farklı biçimlerde söylenen, öz-içerik aynı olsa da öykünün değişik biçimlerde anlatılışına varyant adı verilir. Kültürel bakımdan güçlü bir halkı yenebilecek hiçbir ordu yoktur. Bu yüzden yüzyılın savaşları karakter değişikliğine uğrayarak kültür savaşlarına dönüşmüştür. Halklar kendi öz değerlerinden uzaklaştırılmaya, köklerinden koparılarak köksüzleştirilmeye çalışılır. Bu kültür savaşına karşı yapmamız gereken, kendi ulusal değerlerimize daha fazla ilgi duyma, bu değerleri tanıma, bilme ve kendi özsel değerlerimizle buluşma olmalıdır. Her toplumun kendi varoluşunu dayandırdığı yaradılış mitolojileri, o toplumun moral, manevi, ideolojik güçleridir. Halkların yaradılış mitolojilerini incelediğimizde, o halkların karakterlerini de anlarız. Bu yüzden Kürdistanlıların yaradılış destanı olan Newroz hikayesini anlatmadan önce, bir iki halk yaradılış destanını anlatmaya çalışacağız. Bunlardan ilki Kırgızlara ait Büyük Maral Ana hikayesidir.

“O gün, düşman komşulardan biri, hiç görünmeden Kırgız ordu karargahını kuşatır. Hiçbir Kırgız atına binecek, kılıç kuşanacak vakit bulamaz. Görülmemiş derecede korkunç bir soykırım başlar. Düşman, cesur savaşçı Kırgızları yok etmek için saldırıya geçer. Kırgızların hepsini öldürürler. Hiçbiri sağ kalıp bu olayı hatırlamasın, kalleşliklerini duyurmasın ve öç almaya kalkışmasın, törelere aykırı bu olay unutulup gitsin, bütün izler savrulan küller arasında uçup savrulsun isterler. Kırgızların birçoğu kılıçtan geçirilmiş kanlar içinde yatarlar. Birçoğu da kılıç ve mızraktan kaçıp, kendilerini Enesay'a atıp boğulurlar. Geri çekilen düşman askerleri ormandan çıkıp gelen biri kız, öteki erkek, iki çocuğu fark etmezler. Bu iki afacan büyüklerini dinlemeyip, sabahın erken saatinde ağaç kabuğu toplamak ve sepet örmek için gizlice ormana giderler. Güle oynaya, hiç farkına varmadan ormanın ta içlerine dalarlar. Bir süre sonra geri dönerler, ama hiçbir canlıyla karşılaşmazlar. Karşılaştıkları tek şey arkalarına bile bakmadan giden düşmanlarının bıraktığı toz bulutlarıdır. Çocuklar hemen o toz bulutunun ardına düşerler. Ağlaya ağlaya acımasız düşmanlarına bağırır, ancak çocukların yapacağı biçimde onlara yetişmeye çalışırlar. İki Kırgız çocuğu günlerden sonra düşman karargahına ulaşırlar. Bu haber hemen yayılır. Düşman çocukları ihtiyar bir kadına teslim eder. Bu çocukları yok etmesini ve bu çocuklarla beraber Kırgız soyunun da yok olup gitmesini tembihler. Enesay'ın kıyısında, çok derin bir uçurumun başına gelip dururlar. Çocuklar korkudan ağlarlar. İhtiyar kadın çocukları nehre atacağı esnada bir ana maral çıkagelir. İnsanların diliyle konuşan maral, insanların iki küçük yavrusunu öldürdüğünü, kendisinin de bu çocukları evlat edinmek istediğini söyler. İhtiyar ana ‘bunlar insan yavruları, büyüdükleri zaman senin yavrularını öldürürler. İnsanları tanımazsın, orman hayvanları şöyle dursun birbirlerini öldürmekten bile çekinmezler. Benim haklı olduğumu anlaman için çocukları sana veririm, ama çocukları çok uzaklara götür’, der. Maral ana çocukları alıp çok uzak bir ülkeye götürür. Kırgızlar yeryüzünden yok olma tehlikesinden Büyük Maral Ana sayesinde kurtulurlar. Kırgızlar yok olmaktan Maral ana sayesinde kurtulurlar, ancak ihtiyar kadın haklı çıkar. Çok geçmeden Kırgızlar yaradılış hikayelerini unutarak, maralları avlamaya başlarlar. İnsanlar yaradılış destanlarını unuturlarsa bozulur, insanlıklarından uzaklaşır, kötü insanlar olurlarmış. Başlarına her türlü kötülük gelirmiş.

Türklerin de çeşitli biçimlerde dile gelen, yazılan destanları vardır. Türklerin yaradılış mitolojilerinde en fazla ön plana çıkan tema bozkurttur. Mitolojinin dile geldiği birçok farklı biçimde Bozkurt Asena adı verilen dişi bir kurttur. Kırımlardan, katliamlardan, savaşlardan şans eseri kurtulan bir bebek Bozkurt tarafından beslenerek büyütülür. O bebek Türk halkının soyunu devam ettirir. Bebek bir söylencede mağaraya, bir diğer söylencede ise bir ağaç kovuğuna bırakılır. Mağara da, ağaç kovuğu da korunaklıdır ve karanlıktır. Bu yönleriyle ana rahmine benzetilir. Türklerin yaradılış efsanelerinin bir varyantında ise kurt erkektir. Katliamlardan kalan küçük çocuk ise bir kız çocuğudur. Erkek kurtla kızın birleşmesinden dünyaya gelen ilk çocuk ise Türk toplumunun ilk bireyi olur. Bugün bile Türk milliyetçiliğinin Bozkurt’u kendilerine simge olarak almaları, gerçekleştirdikleri törenlerde hala kurtlar gibi ulumaları, bu efsanenin bireyin hafızasına ve yüreğine ne kadar derinlikli işlediğinin göstergesidir.

Kürdistanlıların yaradılış öyküsü ise Demirci Kawa efsanesidir. Demirci Kawa efsanesi aşiretlerin, demirden yapılan silahlarla köleci imparatorluklara karşı direnişlerinin sembolüdür. Demirci Kawa mitolojisi şöyle anlatılır. Dehak adında zalim bir hükümdar vardır. Bu zalim hükümdar halkına çok ağır baskılar yapar. Dehak ölümcül bir hastalığa yakalanır. Söylentiye göre Dehak’ın her iki omzunda derin yaralar açılır. Yılan ve çıyanlar acıktıkları zaman Dehak’ın omzundaki yaralardan kan emerler. Bu Dehak’a büyük acılar verir. Yılan ve çiyanları bundan alıkoyacak tek şey gençlerin taze beyinleridir. Bu hayvanlar her acıktıklarında aynı şeyi tekrarlarlar. Ve Dehak’ın yaralarından kan emerler. Dehak da acılarını dindirmek için her gün iki gencin kafasını keserek onların taze beyinlerini bu hayvanlara yedirir. Dehak’ın muhafızları her gün halk arasından iki genci getirir. Ve onları Dehak’a kurban eder. Bazen muhafızlar arasında merhametli olanlar çıkar. Ve bunlar Dehak’a gençlerin beyinleri yerine hayvan beyinlerini getirirler. Muhafızlar öldürmedikleri bu gençleri serbest bırakırlar. Gençler de saklanmak için dağlara kaçarlar. Kürt halkı işte bu dağlara kaçan gençlerin soyundan gelir. Dehak’ın yaşadığı toplumda bir de Kawa diye adlandırılan bir demirci yaşar. Demirci Kawa’nın dokuz oğlu vardır. Bunların sekizi Dehak’a kurban edilir. Kawa’nın bir tek küçük oğlu kalır. Bir gün Dehak’ın muhafızları, Kawa’nın küçük oğlunu da almaya gelirler. Fakat Kawa bunu hemen kabul etmez. Muhafızlara oğlunu kendi eliyle Dehak’a getireceğinin ve onu Dehak’a kurban edeceğinin sözünü verir. Muhafızlar böylece geri giderler. Kawa da kendi halkına isyan etmekten başka çare kalmadığını söyleyerek Dehak’a karşı isyan örgütler. Ertesi gün halk Kawa öncülüğünde saraya doğru yürür. Ve demirci Kawa kendi çekiciyle Dehak’ın kafasını ezer ve halk ateşler yakarak halaylar çekerek Dehak’ın öldürülüşünü kutlar. Bugüne Newroz adı verilerek, diriliş bayramı her 21 Martta ateşler yakılarak kutlanır. Newroz, köleci tahakkümcü zihniyetin demirci Kawa’nın çekiciyle paramparça edildiği, özgür düşünceden vazgeçilemeyeceğinin, özgürlüğe bağlılığın kanıtlandığı bayramdır. En yalın biçimiyle Demirci Kawa efsanesinin ve Zerdüştlüğün çıkışı köleci sistemde reformasyon arayışları olarak nitelendirilebilir. Köleci devletçi zihniyete karşı Kürtlerin direnişlerinin güçlülüğü, neolitik kültür, Zerdüştlük felsefesi ve Demirci Kawa efsanesinin özgürlük eğilimini güçlendirmesinden kaynağını alır.

Bir toplumun özsel gerçekliğini o toplumun tarih, din, ahlak, dil, gelenek, edebiyat, sanat ve yaşam birliğinin toplamı belirler. Bir toplumun benliğini oluşturan bu ortak değerler, o toplumun, diğer toplumların kimliklerinden nasıl ve nerede ayrıldığını belirler.

Her iki mitolojide yaradılış, bedensel olarak soy sürdürmeye dayanırken, Kürtlerin bedensel olarak yaradılışa birincil dereceden önem vermedikleri görülür. Doğayla, hayvanlarla dost olarak yaşayan ekolojik bir bakış açısına sahip Kürtler, yaradılış efsanelerinde kendilerinin yaradılışlarını kültürel temellere dayandırırlar. Toplumların yaşadıkları coğrafya ve bu coğrafyada şekillenen yaşam biçimleri kültürlerini, kişiliklerini etkiler. Bozkırlar oldukça sıcak ve kurak, geniş düzlüklerden oluşan uçsuz bucaksız, çelişkisiz topraklardır. Oysa dağlar sert, soğuk, erişilmez yükseklilikte olan çelişkili alanlardır. Dağ yaşamı insanı sorgulamaya yönlendirir, gerçekçi ve sade kılar. Her şeyin yalını çırılçıplak bu dağlarda yaşanır. Dolayısıyla Kürtlerin yaradılış efsaneleri diğer iki efsaneye göre daha somut ve daha gerçekçidir. Daha özgür bir gelişim seyrine rastlarız. Newroz efsanesinde bedensel olarak yaradılış değil, insanın toplumsal olarak özgür varoluşunun oluşturduğu bir yaradılış üzerinde durulur. Kürtlerde yaradılış özgür var oluştur, köleciliğe karşı isyandır, direnişle yaşamaktır.

Başlangıçlara dair sorular ve söylenceler hep var olagelmiştir. Kendi kökleriyle doğru bağlar kurmak isteyenler, yaradılış öykülerini de merak ederler. Bu öyküler bir varmış, bir yok muş’la başlayan masallardan çok halkların bağrından kopan yaşam masallarıdır. Kürtlerin bugüne kadar kültürel varlıklarını koruyabilmelerinin bir nedeni de, sözlü edebiyat geleneklerinin güçlülüğüne bağlıdır.

Kürtlerin varlıklarını korumalarının en önemli nedeni ise, özgürlük hareketimizin her günü Newrozlu günlere çevirmesinde aranmalıdır. PKK’yle yaradılış öyküsü yeniden doğuşun, dirilişin öyküsüne dönüşür. Demirci Kawa, Mazlum Doğan olur. Mazlum, Amed zindanlarında Dehaklara karşı isyan ateşini yükseltir. Mazlum Zekiye’ye, Zekiye Rahşan’a, Rahşan Ronahî - Berivan’a, Ronahî-Berîvan Sema’ya ve nice yiğit kahramana dönüşürler. Hikaye gittikçe büyür ve güçlenir. Öykünün kahramanları çoğalır. Bu öyküyü bu kadar anlamlı ve çekici kılan da Newroz’un bir günle sınırlı kalmayıp yaşanan her anın o coşkuyla, inançla ve bağlılıkla yaşanmasında aranmalıdır. Newroz sembolik olarak 21 Mart’ta kutlansa da, Newroz şehitlerimizle her gün Newrozlaşır. Önderliğimiz “ ne kadar bu toprağa çok şehit düşüp ekilseler, herhalde o kadar temiz yenileri boy atacak. PKK bu, heyecanlandıran bu… Bunu egemen kılmak istiyorum. Ve bu beni daha fazla ilgilendiriyor. Bir insanlık görevi… Bu topraklara bir hürmet, bu sayısız insanlık şehitlerine saygı, insanlık tarihine bir saygı… Bu güzel oluyor. Varsın bu iğrençliği yaşamamış olayım. Şehitlerimiz Mazlum, Zekiyeler, Rahşanlar, Ronahîler, varsın hiç yaşamamış sayılsınlar ve zaten Zîlanlar ne demişlerdi? Neyi kül etmişlerdi? Bunu iğrenç sınıf, ulus, cins ve her tür iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin, emeğin düşmanlarının kendilerinde yarattığı ne varsa, önce hepsini bedenlerinde yaktılar, kül ettiler. Pir Sultanlarda böyleydi. Hallac-ı Mansurlarda böyleydi. Ve ne şahane ki bu geleneği temsil ettik. PKK’yi bu günlere böyle getirebilmek, özgür insana dayatılan tüm suçları PKK’nin bedeninde yakmak, yok etmek ve mümkünse temizlenmiş yeniden yaşama koyulmak. PKK belki de hiçbir örgütte olmayacak kadar canlı büyüyor, bir diğer tanımı da bu olur.” belirlemesiyle yeniden yaşam öyküsünü şehitleriyle yazan PKK’nin gelişim diyalektiğini ortaya koyar. Bu diyalektik bağ, tarihle ve yaşamla, ateşle kurulan bir bağdır.

Ateşin yakıcılığı ve etkileyiciliği, sürekliliğindendir ve önüne geçilmezliğindendir. Hiçbir su yürekteki yangını söndüremez. Çünkü bu ateşi özgürlük aşkıyla yanıp tutuşanlar yakarlar. Kürdistan’da bir gelenek halini alır, yanma ve yakılma, kendini ateşle sınama ve yanarak kirlerinden arınma. İnsanlar, temizlenmek, kirlerinden arınmak için yedi suyla yıkanırlarsa, bizde de kirlerinden arınmanın yolu ateşle yıkanmaktır. Yakılması gereken her türlü alışkanlığı bir daha ne kendinde yaşatacak, ne de etrafına bulaştırmayacak, kendini tekrar etmeyecek biçimde yakmaktır. Newroz, özgür yaşam iradesini bir daha kırılmayacak biçimde keskinleştirmektir. Newroz, şehitlerimize ters düşmemek, en şiddetli duygu ve düşünce yoğunlaşmasıyla, her türlü savaşa karşı dayanabilecek çelikten bir iradeye kavuşmayla, her an başarıya göz dikmekle ve bunlar için emek harcamayla, kanının son damlasına kadar özgür yaşam ısrarıyla mümkündür. Newrozlu günler oldukça görkemli, bütünsellikli günlerdir. Newroz günlerinin hep bir arayış ve aynı zamanda da çıkış günleri olduğunu görürüz. Yaşam arayışçılarının, ölümsüzlük peşinde koşanların gerçeğine sadık kalmak, bu günlere anlam vererek yaşamımızın karelerini, direniş hikayelerimizle dolu dolu yaşamakla, yaşama filizlenmekle olur. Eğer yaşamı yaşayacaksak, ateşin kanunlarına göre yaşamalıyız. Ateşin kanunları, özgür yaşamanın kurallarıdır. Özgür yaşamın kuralları, onurlu yaşamanın kurallarıdır. Bugün bu kurallara göre yaşayabilmek, her zamankinden daha fazla kendini dayatmaktadır. Yaşam deneyimlerimizden tarihi dersler çıkararak, ateşle ve acıyla yaratılan değerlerle her an yaşayarak, devrimcilik işinin gerekliliklerinin iyi birer uygulayıcısı olabilmek ve özgürlük kurallarına göre yaşayabilmek her zamankinden daha fazla gereklidir ve anlamlı yaşamın vazgeçilmez ilkesidir.

“PKK gerçekten Newroz partisidir. Yaşama yürüyen kadının partisidir. Dirilişi içinde, doğasında bir şey varsa onun yeşillenmeye, çiçeklenmeye açma girişimidir. Ama birde bu Newroz günlerinde sert esen kasırgalar vardır. Bazen çiçekleri bile kasıp kavuran, meyveye kesilmek iddiasında olan meyve tohumlarını da yakan, onlar içimizde yok mu? Var. Diriliş tohumlarını az mı kasıp kavurmaya zemin oluyoruz. Az mı kasıp kavuruyoruz. PKK’nin Newroz PKK’si olması ne kadar yerinde, ne kadar yaşamsal, ne kadar açıklayıcı. Ama tarihini, güncelliğini kasıp kavurmaları da ne kadar gerçekçi… Gerçeği olduğu gibi kabul etmek daha doğrudur. Biz her zaman şuna inandık. En son bir sözü şöyle söyledik, hiçbir kanun özgür yaşam kanununun üstünde bir güce sahip olamaz. En büyük güç, kanun, özgür yaşam kanunudur.”

Yeni bir Newroz gününe girerken, sert esen bir kasırga gibi, İmralı’dan üç sarı kır çiçeğinden sonra üç saç teli geldi. Hem de Önderlikten, yürekten… Acaba beyaz mıdır diye düşündük. Merak ettik, yanımızda olsun istedik o saç tellerinin, Önderlikten parçaların. Saç tellerini inceleyen doktorlar bu saç tellerinin çok güçlü ve iradeli bir insana ait olduğunu söylüyorlar. Demek ki Önderlik hücrelerine kadar direnmekten bahsederken, bundan bahsediyordu. Önderliğin bedeninde dünyanın hiçbir yerindekine, hiçbir tarihindekine benzemeyen bir savaş yaşanıyor. Umutla, inançla, kararlılıkla, bağlılıkla, onurla, bir halkın insanlığın sorumluluğuyla yürütülen bir savaş.

Newroz’lu günlere girerken bu direnişçi ruhla, Önderliğimizi, yüreğimizin derinliklerinde, düşüncelerimizin inceliğinde, bedenimizin tüm hücrelerinde yaşamak, onun zehirlenmesini kendi zehirlenmemiz olarak görüp, Newroz şehitlerimizden öğrendiğimiz gibi hem içimizdeki düşmanı yakarak kirlerimizden arınmak, hem de düşmanı da yakarcasına çarpıcı bir yaşam ve savaş tarzına sahip olarak, vasiyetlerini yerine getirerek, Önderlik etrafında kenetlenerek bunu başarabiliriz. İçindeki düşmanı yakanların, onu yenenlerin yenemeyecekleri hiçbir güç yoktur. Kendi içindeki düşmanla savaşabilecek güce sahip olanlar her türlü engeli aşabilecek güce de sahip olurlar ve Önderlikle aradaki karaçalıları da yakarlar. Topyekun direniş kararını tüm gücümüzle sahiplenerek yaşamdaki duruşumuzla, eylemdeki caydırıcılığımızla özgürlük mücadelesinde Apocu ruhtaki ısrarımızla her günü Newrozlaştıralım!