9 Ocak'ın ardından...

SAKİNE KARAKOÇAN

“Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz” diyenlerin yoldaşı Sakine arkadaşın yaşama olan tutkusuyla yazmak ve onu anlatmak zor olsa da…Yaşama anlam biçerek yaşadı Dersim’in asi ve güzel kadını... Onun aramızda olmadığını nasıl ifade edebiliriz ki?

O yaşam sevdalısı sevgi dolu gözleriyle bizlere bakarken “onu yitirdik” sözcüklerini nasıl dile getirebiliriz? Güzel yoldaşım! Senin ardından geçen günleri, sensizliği nasıl yaşadık sorma… Bu kötü rüyadan uyanmayı tercih ettik ama derinden bir sızıyla uyandık… Boşluk kabul etmeyen yaşamı sana olan özlemle doldurmaya ve karanlıklara inat aydınlattığın yolda ilerlemeye ant içtik, sözümüzü yeniledik… Ağlayarak sana el sallayıp vedalaşsak da bu böyle… Sessizdin, hiç konuşmadın ayrılırken. Alınmadım, ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Mutluydun, huzurluydun… Giderken, Paris’in karanlığına lanet yağdırdın… Sen semalarda bir melek gibi süzülürken, Paris utancıyla, lanetiyle baş başa kaldı…

 

 

 

Duydun değil mi Munzur’a selam söyleyen kadını… Özlemlerini kendinle taşıdın Amed’e, Dersim’e, Nurhak’a kadar. Rojbîn sana eşlik etti ve Nurhak’a uzandı…

Ah can yoldaşlarım, aceleniz vardı, öyle narin ve güzeldiniz ki bulutlar yol açtı sizlere semalardayken, GÜNEŞ’le kucaklaşmanızı gördük… Kar, sis birden bire açıldı… Huzur kapladı her yanı… Onun mutluluğuyla sizleri uğurladık… Karanlığa inat aydınlık…

Uğurladık seni Munzur’un asi kızı! Sevdasıyla büyüdüğün Dersim’e dönerken, koskoca 38 yılın özlemiyle koştun, kollarını açtın, melekleştin… Dersim kardan gelinliği giydirdi sana, halkınla, toprağınla buluştun. Amed’in direniş geleneğine kök salan zindan direnişinin yıllar geçtikçe ne kadar da anlam kazandığını gördün. Milyonlar tek yürek seni karşıladı, sizleri karşıladı. Sürgündeki Kürtler Paris’te acı ve özlemle seni uğurlarken onların söylediklerini, selamlarını taşıdın. Ne kadar değişmişti Amed… Mazlumların, Hayrilerin, Kemallerin, dörtlerin direniş ateşi, direniş halkasıyla varoluşun yüz binleri nasıl bulduğunu; tek ses, tek yürek olduğunu gördün… Taş atan çocuklar o gün melekleri karşılarken gözleri ışıl ışıl sizlere yakın yerde öfkesini sakladı, saygıdan eğildi ama taşa el uzatmadı; sessizlik vardı; namertler görünmedi… Sen, sizler halkla buluştunuz… Saygı ve sevginin birleştiği atmosfer isyan kadar büyük ve derindi. Doğup büyüdüğün Dersim, o gün ağıt sesleriyle inlese de, Seyit Rıza’nın, Nuri Dersimi’nin ruhu şad oldu. Onlar dönememişlerdi. Ama senin görkemli dönüşünü yakinen izlemişlerdi. Yaralı ama yürekli kızlarıyla gururluydular: Boyun eğmeyen, namerdin yüzüne yüzüne tükürerek koskoca 38 yılını, 38 katliamının hesabını sorarak yaşayan ve adalet arayışını sürdüren Sakine heval, yine yalanlarıyla başa çıkmadığımız namertlere boyun eğmemiş, Paris’te vurulmuştu…

Son an ve dakikalarda nasıl yaşadın bilmiyoruz ama ‘bana boyun eğdiremezsiniz, o da size dert olsun” dediğine eminiz. Seyit Rıza’nın torunu olmanın yürekliliğiyle, Paris’i Paris yapan dostlara, direniş öğelerine büyük sorumluluk yüklediniz. Gladio oyunlarıyla karşınıza çıkan o kalleş ve alçakların işbirliğine meydan okudunuz. Dersim yaralıydı ama onurluydu… Beselerin intikam yeminlisi Sakine’sine “neredeydin, ne oldu?” diye sormadı, kucakladı narin bedenini. Hakikat arayışçısı, uzun ayrılığın ardından dönmüştü doğup büyüdüğü topraklara. Lanetli hegemonik güçlerin çıkarları, kirli işbirliği ve yalanlarıyla baş edememenin kırgınlığı olsa da, ana kucağında huzurluydu… Özgür yaşam için verdiği mücadelenin Paris’te direnen emekçilerle birleştiğini, devrimci barikatların Kürt halkının haklı davasının barikatlarıyla birleştiğinin farkına vararak ayrılmıştı. Jane D’arc ile buluşmanın anlamını derinden yaşayarak Rozalaşmıştı… Sahte modernite kalıplarına, engellerine takılmadan, özgür yaşamın barikatlarını kurarak, hegemonik güçlerin hesaplarını bozarak Jane D’arc oldunuz; Rozalaşarak dayanışmanın anlamını büyüttünüz; boyun eğmeyen kadınlar olarak başka bir dünyada birlikte özgür yaşamın güzelliğini anlattınız. Avrupa’da bireyciliğe ve sistemin monotonluğuna sıkışıp kalan, ruhun ve bedenin tek düzeliğine alışanlara toplumsallığın ne anlama geldiğini, direnen halk gerçekliğini, onurlu olmanın güzelliğini taşıdınız. Cenevre’nin Lozan Antlaşması’ndaki hesaplarını bir kez daha bozdunuz. Seyit Rıza’yı, Alişer’i, Zarife’yi katleden zihniyetin üreticilerine, çokbilmiş ‘modern’ gevezelerine meydan okudunuz. Dersim katledilirken, sorgusuz-sualsiz süngüden geçirilirken; “katlettik şakileri, bitirdik” dedikleri noktada yanılmışlardı. Günün birinde Sakine ve Fidan’ın yanlarına Liceli Leyla’yı da alarak hesap soracaklarını düşünmemişlerdi. Dilleri yasaklıyken, onların dilleriyle onları yargılayacaklarını hesaplayamamışlardı.

Ve Rojbîn… Tükenmeyen enerjisiyle ülkesinin, halkının yaşadıklarını anlatan, halkının dili o güzel sesiyle, Avrupa Parlamentosu’nun koridorlarında buz kesilmiş beton yüzlülere aldırmadan koşuşunu, heyecanını ve dostlarda bıraktığı hayranlığın derin izlerini hala görür gibiyiz. Rojbîn koştukça ülkesine ulaşacağını ve Nurhak ile buluşacağını biliyordu. Sakine ile aynı özgürlük maratonuna katılmıştı. Emin ol Rojbîn, davanı takip edecek onlarca genç sözünü şimdiden verdi. Sen huzur içinde uyu. Kabına sığmayan enerjini Mahirlere akıt. Onlarla nöbete dur. İdeallerinin büyüklüğünü unutmayacağız. Yarım kalan proje ve planlarının sürdürücüsü olacağız. Çalışmaların yoğunluğu içinde dik ve onurluca yürüyüşün, duruşun ve “heval” deyişin, dolu dolu gülüşün hep gözlerimizde kalacak ve o gülüşünle anılacaksın.

Sakine ve Rojbîn’in özgürlük yürüyüşünde yerini alan Liceli Ronahi heval! Seni anlatmak da kolay olmuyor. Sakine yoldaşın Amed zindanında cellâda, namerde haykırışını, yüzlerine tüküren duruşunu görmedin sen ama o direnişçi kızın öyküsüyle büyüdün. Lice yakılıp yıkılırken sürgünlerde sürgünü yaşadın. Yollarınız Avrupa’da kesişti. Sara’yı, Rojbîn’i tanıdın… Onlarla yoldaş olmanın, heval olmanın güzelliğini yaşadın. Şanslıydın, ilk kuşak direnişçi kadın Sakine Cansız ile Paris’te buluşmanın ve birlikte yolculuk etmenin heyecanıyla gelmiştin. Rojbîn kapıyı açtı… Demlenen çayı içerken neler paylaştınız, tartıştınız? Onu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. “Sê Jinên Azad” türküsünün en çok da sizlere adandığını nerden bilecektik!.. Ah o an ne oldu güzel yoldaşım, karanlık nasıl çöktü oturduğunuz o mekâna?

 Tanrıçalar diyarından süzülüp gelen Sakine yoldaşın ayağında henüz Cîlo’nun, Haftanin’in, Zagrosların tozu vardı. Ellerinde yoldaşlarının sıcaklığı, bakışlarında Cûdi kadar yücelik vardı. Besta kadar Nuda yüreği vardı. Son yıl o büyük yüreğiyle, enerjisiyle adeta ülkesini boydan boya gezmiş ve hepsini görmüştü. Genç gerillalar ile kucaklaşmış, yoldaşlarıyla adım adım o kutsal diyarlara akmış ve vedalaşırcasına konuşmuş, toplantılar düzenlemişti. Barışa olan inancıyla savaşarak yaratılan değerleri bir bir anlatmıştı. Onurlu barışın, Önderliğin yaşam felsefesiyle çizilen yol haritası ile nasıl anlam bulacağını anlatıp zirvelere bakarak özlemi olan Dersim’e gönderme yapmıştı. Kuzey’e gitmenin, Önderlikle buluşmanın özlemiyle Haftanin’de Viyan’ı ziyaret etmişti. Dersim’e gideceğini orada söyleyerek özgür Kürdistan’da buluşmanın sözleşmesini yenilemişti. Viyan’ın sıcak, masum gözleriyle Haftanin’de buluşmuştu.

Sara…

Tanrıça anamız, komutanımız, güneşin direnişçi kızı…

Nasıl anlatayım seni? Zagroslarda bir ana tanrıça gibi dağların doruklarında namerde meydan okurdun, o kutsal topraklarda özgür yaşamın derin anlamıyla güneşe selam dururdun. Dolunaylı gecelerde o patikalarda yürürken sana yetişemezdik. Derin vadilerden zirvelere çıkışını görmek yaşam tutkumuzu daha da derinleştirirdi. İnsanlığın beşiği olan Mezopotamya’nın yeniden doğuşunun Kürtler için ne anlam ifade ettiğini büyük bir heyecanla anlatırdın. Evet, tanrıça diyarında Zagros’ta Sara ile yaşamak ve Paris’in yalancı görkeminden uzak uygarlığın beşiğinde, Zagrosların zirvelerinde yeniden doğmak…

9 Ocak’ta şimşekler çaktı. Zagros’tan bir yıldız kaymıştı. Karabulutlar kötünün habercisiydi. Tanrıçaların ME’lerini çalan kötü roldeki tanrılar yine kirli oyunları ve komploları ile devreydi. Zagros bu kez çaresiz değildi ama öfkeli ve bahara patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Tanrıçalar diyarı Sara, Rojbîn ve Leylaları katleden Nemrutları tanıyor ve biliyordu. Alçaklık, namertlik suç işlemeye devam ediyordu. Beş bin yıllık lanetli tarihin karanlık yüzü tekrar konuşuyordu. Çalınan ME'lerini geri alma mücadelesinde Batı’nın aydınlık yüzü olan Clara’ya, Rosa’ya giden, orada onlarla buluşan kızların, yaşamı yeniden yaratma mücadelesindeyken vuruluşunun sarsıntısı ile güne uyanılmıştı. Artık göklerdeki gürültü anlaşılırdı… Kendini küllerinden yaratmasını bilen Kürtlere ve Kürt kadınlarına güvendi, onurlandı. Zagroslar Önder Apo'nun öğretisi ile Zeynep Kınacı Özgür Kadın Akademisi'nde öğretmen-öğrenci olan Sara, Rojbîn ve Leyla'nın, Batı’nın çürümeye yüz tutmuş toplumunu yeniden kökleri ile buluşturma mücadelesini iyi tanıyordu. Hakikatin gücü yakıcıdır. Aradan binlerce yıl da geçse ana tanrıçanın üzerine örtülen ölü toprakta nice fidanlar yeşerdi. Sakine, Fidan ve Leyla’nın özgür ruhu şad olacak ve kutsal topraklarda huzurla uyuyacaklardır. Özgürlük ve hakikat yürüyüşünde onlarla olacağımızın sözüyle, onurlu yaşamak ve yaşatmak ilkesiyle özgür yarınlarda buluşmak umuduyla… Onurlu geleceğe olan ısrarımızı daha da büyüteceğiz...