Var mısınız?...

Nupelda Engin
kadina-siddet12Var mısınız tecavüzün sindiği yaşam biçimine lanet getirip, bu sistemin atlas libasını giymektense, yoksulun abasını giymeye şükür demeye?... Bu cümleyi devamını oku bölümüne koysanız iyi olur. Gündemdeki en ağır konulardan biri de gencecik

kadınların uğradığı tecavüz olayları olmaktadır. Duyan ve dinleyen herkesin yüreğini hoplatan olayların ne yazık ki bir sonu olacakmış gibi görünmüyor. Yaşayanlar, yakınında olanlar kadar bizleri de sarsan bu olaylar, ilk duyduğumuz anda bizlere de oldukça ağır geliyor. Üzerimizde çok ağır bir etki oluşuyor. Aslında gücümüze gidiyor, nasıl böyle bir şey olur diyoruz büyük bir kızgınlık ve öfkeyle.
Her ne kadar kabul etmesi, sindirmesi zor olsa da duyarlı olmak için bu tutum yeterli bir yaklaşım değildir. Yine bu tür sorunların içinde kalan kadınların yaşamına güç olabilmek için bu duygular yetmemektedir. Böylesi olaylarla aşağılanan toplumun acılarına çare olmak için bu tutum yine hiçbir şekilde yetmemektedir.
Duygusal olup objektiflikten yoksun yaklaşmak ve sorunun çözümünü sadece ve sadece en dışarıdan görmek oldukça karmaşık bir yapılanma kazanmış bu sorunu çözmeye ve yeni bir örgütlü güç olmaya yetmeyecektir.
Köklü bir toplumsal yenilenmeye ne kadar çok ihtiyacımız var.  Bu noktada Önderliğin verdiği çabaları güncel kılıp, pratikleştirmeye ve Önder Apo ile bütünleşmeye ne kadar çok ihtiyacımız var.  Zaten iyi niyetli olmak bu sorunu çözmeye asla ve asla yetmez.
Erkek egemenlikli sistemin yaşam bulduğu yerde doğal bir sonuç olarak, bir şekilde ortaya çıkacak sorunların başında tecavüz gelmektedir. Yani her türlü taciz, saldırı, toplumsal namusa el uzatma, ahlaki değerleri boşluğa düşürerek aşındırma, cins merkezli şiddet ve tüm bunları içeren çeşitli argümanlar, duygular, sözcükler gelmektedir aklımıza.
Gözlerimizi açıp iyi bir şekilde etrafa bakmalıyız; içine tecavüzün sinmediği kaç şey var? Kaç duygu, kaç düşünce, kaç bakış, kaç davranış, kaç hayal bu noktada saftır, arıdır? Kadını bir cinsel istismar vesilesi yapmayanların sayısı ne kadar yoğundur? Kendini bundan çıkartmış kadın sayısının yoğunluğu, örgütlülüğü, kendini hissettiriş biçimi ne kadardır? Bu sorular tuhaf gelebilir, yadsınabilir de.
Lakin PKK gerçeğinde üzerinde en yoğun savaşların, iç mücadelelerin verildiği konuların başında özgür kadın ve erkek ilişkisine ulaşmak gelmektedir. Bu sorunu basit bir evlilik meselesine indirgemek isteyenler olsa bile, PKK’deki gerçeklikte yaşanan iç mücadelenin özü asla bu değildir. Özü her iki cinsin binlerce yıllık erkek egemen zihniyete ve bu zihniyetin doğal bir mantalitesi olarak gelişen kadınsılığa karşı bir savaşı müthiş bir şekilde vermesidir.
Erkekteki kendini her şeyin üstünde gören, benmerkezci, iktidarcı, bencil, devletçi, kendini beğenmiş, kendine göre, örgüte gelmeyen, bastırmacı vb. anlayışlar her zaman ve her koşul altında eleştiri konusu oldu. Erkek egemenlikli her türlü yaklaşım reddedildi. Ama bunun yanında çaresiz, zavallı, kendine özgüveni olmayan, kendine sahip arayan, beklentili, erkeği güç gören, ezilmişlik psikolojisi yaşayan, rahatlıkla boyun eğen ruh hali içinde olan ve erkeğe göre ayarlanmış birçok kadınsı kişilik özellikleri netleştirilerek aşıldı. İddiasız, her koşula teslim olan kadına yer verilmeyen parti yaşamımızda tüm bunlara ulaşmak çok da kolay şeyler değildi. Dağlarda her iki cins de kendi özünü anlama noktasında bir anlama savaşı yürüttü ve yürütüyor. Bu noktalardaki iç mücadele elbette ki bitmiş değildir. Parti yaşamı içinde bu mücadele biçimi sürekliliğini azalttığı zaman ya da hafiften bile yumuşadığı zaman parti yaşamı alt üst oluyor. Bu toplumun öncü gücü olma bu ölçülerdeki sağlamlıklarla geliştiriliyor.
Her ne kadar sorunu dışarıda yani devlet araçlarında vb. aramaya çalışıyor olsak da bu toplumsal sorunu köklü bir şekilde çözmemiz için yeterli bir yöntem değildir. Bir diğer yandan da toplum tarafından PKK’nin örgütleyip inşa ettiği yeni yaşam biçimine ciddi anlamda bir güven duyuluyor. Bu noktada devletten beklenmeyen birçok şeyi, hatta her şeyi PKK’den bekleyen bir toplum hakikatiyle karşı karşıyayız. Fakat bu gerçeklik toplumsal sorunların en başlarında gelen, iktidarcı-devletçi zihniyetin sonucu olarak gelişen “tecavüz kültürsüzlüğünü” aşmak, bertaraf etmek için yeterli bir duygu değildir. Toplumsal yapının her tarafına sinmiş tuzaklarla ve komplolarla yoğrulmuş tecavüzcü devleti aşmayı çok kolay bir olay ele almamız mümkün değildir. Çünkü bu zihniyet bir yaşam biçimi halini almış, toplum yaşamı içinde neredeyse meşruluk kazanmıştır. Hatta bu utanmazlık, bu bitmişlik, bu çürümüşlük öyle bir hale getiriliyor ki toplum içinde genelevler mahallelere taşınıyor, kanıksanıyor. Toplumu kirletmenin en kahredici, en yoz bir biçimi olan bu durum adeta ekmek parasının kazanıldığı yermiş gibi, adeta bu bir tercihmiş, seçenekmiş gibi bir izahata kavuşturuluyor. Çirkinliğin, erkeksiliğin-kadınsılığın bu kadarına pes! Yani işin boyutları ayrıntılandırılmaya kalkışılsa kim bilir ne kadar kire bulaşmış insan vardır!
Peki, böylesi bir gerçeklik içinde toplumsal ahlaktan bahsedebilir miyiz? Tam tersine ahlak yara almıştır, yara irinlenmiştir. Açığa çıkan bu sorunlar da bu irinin yaranın kabuğunu delerek akmasıdır. Yani bu yara kolay kolay kabuk bağlayacak bir yara değildir. Bir şekilde toplumu etkilemeye devam edecektir. Bu ortaya çıkan olaylar meselenin sadece görünenidir, en çirkin bir biçimde yansıyanıdır.
Hal böyle olunca ahlaki düzeni getirmesini devletten bekleyebilir miyiz? Devletin koruyucularının, askerlerinin, çavuşlarının bu duruma sadece yaptıklarında uzmanlaşarak cevap vereceği kesindir. Devletin de bir yönetim biçimi olarak sorunu bir şekilde idare edeceği, toplumu bir uzlaşma içine çekeceği de kesindir. Yani sorun bu yaklaşım biçimiyle sadece küllendirilecektir. Bu sorunun çözümünü devletten beklemek hiçbir şekilde yeterli çözümü getirmeyecektir.  Toplumun çözümü kendi içinde arayışlara, sorgulamalara girerek ve eylemliklerini, tavırlarını sarsıcı bir safhaya çıkartarak geliştirebileceğine inanmaktayım. Ve en önemlisi toplum kendi toplumsal ahlaki ve politik ölçülerini belirginleştirmeli, keskinleştirmeli, örgütlü bir güce dönüştürmelidir. Böylelikle mutlaka hesap sorabileceği ve bu istismarcıların yakasına yapışacağı bir örgütlülüğü, örgütlü bir gücü canlı tutmalıdır. Varolan mevcut örgütlülüğün az geldiğini görerek, mücadele ivmesini artırmalı, özgürlük ölçülerine belirginlik kazandırmalıdır. Bu noktada yedisinden yetmişine herkesi kendi örgütlülüğü içine çekmelidir.   
Kadının istismar edilmesi toplumun istismar edilmesidir. Toplumun istismar edildiği yerde özgürlük mücadelesi istismar edilmiş, hatta katledilmiş demektir. Ve kadının istismar edildiği her noktaya, her yere, her duruşa, her bakışa, her hissediş biçimine karşın yoğun bir mücadele verilmezse gerekli olan sonucu alamayız. Sorunun karmaşıklığından ve köklü bir tarihsel geçmişe dayanıyor olmasından dolayı bir şekilde her gün tecavüze uğrayanlar karşımıza çıkmaya devam edecektir. Hatta bunu gönüllü yapanların sayısı artacaktır, potansiyel ortakları da çoğalacaktır. Ama böyle gitmez, gitmemelidir.  
Bu sorun Kürdistan’ın her bir parçasında, Ortadoğu’da hatta dünyanın her yerinde yoğun bir şekilde katmerleşerek yaşanmaya devam eden bir sorundur. Çözümü için de herkesin bir şekilde, bir şeyler yapması gerekiyor. Hiç bir şey yapamayanların da en azından kendi özünü güçlendirmesi, erkek egemen zihniyetin tüm etkilerinden kendini kurtarmayı çağın ibadet biçimi olarak görmesi gerekiyor. Toplumsal özgürlüğün daha ileri bir aşamaya ulaşması için sistemin kirinden arınmanın bile tek başına büyük bir katkı olduğu unutulmamalıdır.  
Karşı karşıya kalınan bu toplumsal istismarın en katmerleşmiş halini alan bu soruna karşı keskin, sonuç alıcı tavırlar gerekli olmaktadır. Kökü ve kiri de, kirleteni de, kirletenin kendini bağladığı sistemi de sarsabilmek mutlaka gereklidir. Her şeyden çok toplumsal eylemlere, sosyal yaşamı bağlayan çözüm biçimlerine ihtiyaç vardır. Namus daracığına sıkışmış klişe sözlere değil, tecavüzcü zihniyeti yıkabilmek için eylemlerle hayat bulacak düşünceler üretmeye ihtiyaç vardır. Hiçbir şekilde, hiçbir nedenden ötürü bu yaşam biçimini kabul etmemeyi bilecek örgütlü, bilinçli, sorgulayan yaşam tarzlarına ihtiyaç vardır.   
Tabi ki bu toplumu düşürme savaşı veren sistem sonuç itibariyle en çok kadının yaşam ile bağını kırmakta, kadının yaşam sevincini çalmaktadır. Ve bu sebeptendir ki en çok düşen kadın olduğu için yücelmenin kıymetini en iyi bilecek olanın kadının kendisi oluyor. Eğer çıkış yapabilirse bunu da en şahane bir biçimde yapacağı mücadele tarihimizde de ispatlanmış bir husustur.   
Önder Apo bir çözümlemesinde şöyle demektedir; “Erkeklerimiz, sayenizde fazla kendilerini çözme temelinde yaklaşmıyorlar. Bu ihtiyacı hissetmeleri için, kadın tanrıçalarının gelişmesi gerekiyor. Bundan ne anlaşılması gerekir? İrade, bilinç, hatta yaptırım gücü olunmalıdır. Böyle kadınlar ortaya çıkmadıkça, bu erkeklerimizin kendilerine gelmesi çok zor. ”
Gerçekten güç olmak isteyen, bu sistem ile çatır çatır savaşarak binlerce yıllık çaresizliğin, geride kalmanın hesabını sorabilecek kadınlar çıkacaktır. Haksızlıklara maruz kalıp ardından da canlarına kıyılan kadınların gözleri arkada kalmayacaktır. Bu yapılanların hesabını sormayı bilecek kadınlar elbette yine bu topraklarda açığa çıkacak ve çıkmaya devam ediyor, edecektir. Yine bu noktada Önder Apo’nun şu sözlerine kulak vermek gerekiyor.
“Rastgele kadın isyancılığı zora sokuyor; ölçüye, üsluba kavuşmamış bir kadın eylemi bizi zora sokuyor. Bu konuda çok hassas olmanız gerekiyor. Planlı, tertipli, hatta kusursuz hareketlerin sahibi olmanız gerekir ki, uzun vadeli, başarılı bir mücadeleniz olsun. ”
Nihayetinde çözümlenemeyecek hiç bir toplumsal sorun yoktur. Var mısınız, bu sorunda kendinizi bir çözüm gücü, saflık yeteneği olarak yeniden inşa etmeye? Yeniden toplumsal inşanın temelini oluşturan kadın ve erkeğin özgürleşmesi, birbirine karşı özünü güçlendirmesinde bilinç, bilgi, yetenek, pratik, duygu, duruş, gülüş, bakış sahibi olmaya? Yeniden varoluşun sınırlarını daha güçlü bir şekilde zorlamaya var mısınız?
Var mısınız tecavüzün sindiği yaşam biçimine lanet getirip, bu sistemin atlas libasını giymektense, yoksulun abasını giymeye şükür demeye?
Var mısınız kendini bastıran, tüketen, harcanan bir yaşamın değil de çiçeklenen, baharlaşan yaşam yürüyüşlerini tatmaya? Ve de bu yolda hakikatleşenlerle el ele tutuşmaya?
Var mısınız Kürdistan’ın her yerindeki bu kadın bedenine uygulanan zulümden kendini de sorumlu görüp yüreğinizi, bilincinizi yüceliklere doğru seğirtmeye?
Var mısınız “Tanrıça kültürüne içten inanacak kadar saygı ve sevgi gücüne ulaştım ” diyen Önder Apo’nun özgürlük yoldaşı tanrıçalarla yol almaya?
Var mısınız özgürlük Tanrıçaları Zilanlar, Bêrîtanlar, Semalar ve bu Tanrıçaların yoldaşı olan Erdaller, Agitler, Bedranlar’la beraber yol yürümeye?
Var mısınız, yüreğinizi aşkla yıkayıp, alnınızı erdemliliklere değdirerek “bu toplumda ben de varım” demeye? “Özüm Zerdüşt’tür benim” deyip, ahlaksızlığın olduğu her yerde Apocu yaşamın arifliğiyle, irfanı ile Kemal’e erip, yol almayı bir yaşam gerçeği haline dönüştürmeye?
Var mısınız? Sorun yüreğinize, son bir kez daha sorun kendinize. Var mısınız?
Eğer yolunuz bu ise tanrıçalar bir peri olup ruhunuzu coştursun; Kemaller, Hakiler, Akifler, Aliler elinizi tutan yaşam yoldaşınız olsun.
Varsanız eğer, özgürlük yoldaşınız olsun ve yolunuz açık olsun…