Kimilerine Göre -Kürt- Olma!

Derşin Mirza

Kürtler …

Kimileri için kart kurt sesi çıkartan insan dışında her şey olma ihtimali yüksek olan

 

Kimileri için hiçbir şeyin bile ötesinde olan

 

Kimileri için en değerli, eşi bulunmaz köle…

Kimileri için beton altında olan ölüler

Kürtlere ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı bu son günlerde, bu kimileri için olan Kürtleri bir kenara bırakıp, kendi için olan Kürt tanımının peşine düştüm. Öyle tarih kitaplarına, araştırma yayınlarına, kimin ne tanım yaptığına bakarak değil, kendime, kendi yüreğime, yüreğimdeki Kürdün beynine, zihnine yönelerek Kürdü –kendimi- tanımaya çalıştım. İşe öncelikle çocukluğumda korktuğum, ama içimden hiç söküp atamadığım harfleri - K-Ü-R-T – yan yana getirerek sıkı sıkı birleştirerek başladım.

Karadeniz halkının yoğun olduğu bir mahallede başlamıştı çocukluk yıllarım, ilkokulun bir kısmını ise Çingene diye tabir edilen, dünyanın en güzel halklarından olan Romen halkının içinde, bir kısmını ise Balkan, Çerkez halklarının olduğu bir okulda okumuş; Anadolu halklarının yoğun olduğu bir memlekette ise Üniversiteyi kazanmış, bu vesileyle o halkları da tanımıştım. Yani anlayacağınız benim Kürt, Türk, Arnavut, Laz, Çerkez, Türkmen, Romen bir sürü arkadaşım vardı. Hem de bana hiçbir zaman K-Ü-R-T olduğumu hissettirmeyen arkadaşlarım…

Hissettiremezlerdi de zaten, çünkü bende Kürt olmaya dair hiçbir şey kalmamış, tükenmişti. Asimilasyon politikası denilen ve politikayla hiçbir ilgi ve alakası olmayan katliam yöntemi tüm benliğime yedirilerek üzerimde denenmiş ve sonuç alınmıştı. İşin garip yanı onların yüreklerinde de kendi halklarının özüne ait çok fazla bir şey kalamamış, hepimiz az çok birbirimize benzemiş, ne Türk, ne Kürt ne de başka bir halk olabilmiştik. Aslında hiçbirimiz kendimiz değildik. Acayip kültürle karmakarışık bir şey olmuştuk. Ama halimizden memnunduk.

Neden mi?

Bilinci kapalı olan, verili olanla yetinendik de o yüzden.

K-Ü-R-T harflerini korkmadan yan yana getirdiğim ilk gün, artık verili olan ile yetinmiyordum. O harflerin içinde gizli olan kendimi aramak istiyordum.

O arayış beni kendimle tanıştırdı. Tanışmak ise farkına varmaktı. Farkında olan insan kendisiyle sınırlı kalmaz, kendisini tanımakla yetinmez, çünkü bilir kendisi tek başına anlam ifade etmez. Bu yüzden ben de her halktan olan, çocukluğumun her parçasını paylaştığım arkadaşlarımı tanımaya koyuldum. Ait oldukları halkları, onların o çocuk yanlarıyla, en saf, temiz halleriyle tanıdım. Şimdi birçoğunun gözünde ben dağ başında da olsam, zindan da olsam, mecliste de olsam, hatta kapı komşuları da olsam bir teröristim. Bir terörist ise asla iyi niyetli olamaz!

Şimdi kimse bana “K-Ü-R-T başka, terörist başka” demesin, çünkü o korkulu harfleri yan yana getiren ve kendisini onun içinde bulan herkes, KİMİLERİNE göre potansiyel terörist. Hem de halkların kardeşliği için verilen bunca mücadeleye rağmen. Bu kadar bedel ödenmişken…

Gerçek anlamda kardeşliği yakalamaya dair umutların yeşerdiği bugünlerde bile bazıları, KİMİLERİ kabuslar görmekte, histeri krizlerine kapılmakta, TV. programlarında bilinmeyen bir kart kurt diliyle öfkelerini kusmaktalar. “Milliyetçilik ayaklar altında. Kürtçe öğrenecekler de ne olacak? Bölündük, parçalandık, paramparça olduk” nidaları yükselmekte her tarafta.

Garip değil mi?

Biz ‘teröristleştikçe’ halkların bütünlüğüne olan inancamız daha da büyürken, kimilerinin korkuları büyümekte. Bazen kendi kendime “keşke bu kimilerinin korkuları gerçekten de vatan bölünecek korkusu olsa” diyorum. Ama maalesef onların korkuları yalnızca çıkarlarına dönük korkular. Ve o korkuları bir topluma mal edip, halkları birbirine düşürmeye çalışmaktalar. Sizinle kısa bir anımı paylaşmak istiyorum. Birkaç yıl önce okuduğum okulda Kardeş Türküler bir konser vermişti. Konsere katılan bir öğretim görevlisi, birkaç Kürtçe şarkı fazladan söylendiği için, kendi dersinde dersle hiç alakası olmadığı için saatlerce milliyetçilik ve sözde kardeşlik dersleri verdi. “Kürtlerle kardeşiz, hiçbir sorunumuz yok. Ben birkaç yıl önce Mardin’e gitmiştim. Orada bir çay bahçesinde çay içmiştim ve benden para bile almamışlardı. Demek ki Kürtlerle Türkler arasında hiçbir sorun yok” diyerek ders vermeyi sürdürüyorken, o an yanımda olan ve yıllarımı paylaştığım Karadenizli bir arkadaşım bana bakarak gülümsedi. O gülümsemeden anladım ki arkadaşım hocanın konuşmalarından memnun görünüyordu. O an iki şeye çok üzüldüm. Birincisi, görmüş, geçirmiş bir öğretim görevlisinin hala Kürtlerle arasındaki sorunun çay sorunu olduğunu sanmasıydı. İkincisi ise; yıllarımı paylaştığım arkadaşıma hala kendimi, –Kürt kimliğimi- inançlarımı, duygularımı, düşüncelerimi çok doğru kavratmamdı.

Sanırım halklar arasındaki en büyük sorun bu. Ulus devlet olgusu onları öylesine birbirinden, inançlarından, duygularından, hoşgörülüklerinden, güzelliklerinden koparmış ki; Ermenisi, Yahudusi; gavur olmuş, Romen’i pis Çingene olmuş, Türk’ü düşman olmuş, Alevisi kafir, Müslüman’ı yobaz, Kürdü terörist olmuş.

Ama tüm bunlara rağmen benim geçek anlamda halkların kardeşliğine inancım var. Çünkü bu kavramların hiçbiri halkların, nihayetinde insanların hakikatini ifade etmiyor. Ve hakikati ifade etmeyen şeyler illa ki yok olmaya mahkumdur. Kazanan her zaman hakikati ifade edendir. Ve halkların hakikati ahlaki- politik toplumda gizlidir. Bugün yapılması gereken tüm halkların bir araya gelerek bu toplumu yaratmasıdır.

Belki 2013 yılı buna vesile olur.

Bizler buna candan inanıyoruz. Ve gerçekleşene kadar da hiçbir bedelden kaçınmadan mücadelemizi sürdüreceğiz. Bugün olmasa yarın, yarın olmasa bir sonraki gün, ama kesinlikle kazanan ahlaki-politik toplum olacaktır.

Çünkü ben kimilerinin bana KÜRT olduğum için reva gördüğü bir yaşama rağmen çocukluk arkadaşlarımı kinle, nefretle anmıyorum. Sevgiyle, umutla, saflıkla, güzellikle anıyorum…