Olmaz Olmaz!

Nupelda ENGİN

Olmaz olmaz. Tecelli ya da teselli değil. Olmayacak ne var ki demek de sadece işin en kolayı. Olmazı olur kılacak yürek, beyin; inanç, irade, liyakat, azim ve bitimi olmayan çaba gerek.

 Olmazların olurlara döndüğü yerlerde kolay yoktur. Silik bir kimlik sahibidir o sadece sesi çıkmaz. Ne fazla tanıyan ne de fazla bilen olur. Ağızdan kolay çıkan her söz düşüncesizce söylendiği için nasıl hafifse; kolay iş yapmak da öyledir. Kolayların olduğu yerde zorluklar Kafdağı kadar uzakta mekân tutar, zaman belirler kendine. Kolaylıkların olduğu yerde zorluklar bilinmez o yüzden. Düşten ve hayalden ibaret sanılır sadece.Olmazı yaşamak belki de özgürlüğün en kadim sırrı. Sır ise baştan sona yalnızlık kokar. Bu burcu burcu kokunun içinde hakikati çekersin içine. Hakikat kendinle paylaşa bildiğin kendin. Ve kendin olduğunda geriye bir tek kendin kalıyorsun. Ezeli bir yolculuktur bu; tanıktır birçok erkân sahibi, yol insanı buna.

Ve ve kendin olduğunda işte o zaman herkesten bir parça olabiliyorsun. Kendin olmanın türküsü tıkladığında gönül kapını nedense olmazlar ile ilgisi yüksek olan korkular açar kapıyı bizlere. Korku bazen kendinden kaçmanın adı olur. Bazen kendini kendine anlatamamanın diğer bir yüzü.

Ama bilirsen kendini ve kendini kendin yapanı, içine salacağın korku yoktur aslında.  Engelin yoktur kendine, olmaz yoktur senin için. Yani o zaman korkuların bir gün bir şekilde burkabileceği bir bilek güreşçisi yoktur ortalıkta. Kendin olarak kaldığın sürece.

Herkes gelebilir üstüne ama yeter ki kendinde ki tüm parçaları topla kendine; olmaz olmaz o zaman. Kim bilir, kimler nasıl gelecek üstünüze kim bilir kaç beklenti teknen batacak. Ve boğulmak üzere bulacaksın kendini derin sularda. Ama yine de tutunacak bir kendin olmalı ki kıyıya varmaya gücün yetsin, ruhun seni kıyının kendisi olarak görsün evvela. Mutlaka ulaşılacaktır ve ulaşma yolunda tükenecektir son nefes. Ve bu da ulaşmanın bir biçimi oluyor zaten.

Bilmeyendir, anlamayandır, hükmedendir korku salan; kendini erbap sanıp da olmayanın bulaştırdığı bir hastalıktır korku. Hep kendinde kalan, karşıya geçemeyenin ince hastalığıdır. Karşıya geçmek için köprü sahibi olmak gerek. Kendi yüreğin kadar başkalarının da yüreğini anlamak için başka yüreklerle kurabileceğin bir köprü olmalı ekseriyetle.

Kendi kendine kalmak, kendi halinde kalmak en başta kendini anlamamaktır ya da yarınsız bir kendin kalmıştır elde, avuçta. Daha fazlası yüktür sana. Lüzumu yoktur bir kişi daha anlamanın. Biraz daha ileriye gitsen korkunun çanları çalar, dur işareti verir ya da geri çekil; pes en değerli hazinendir dercesine. Korkarsın biraz daha ilerisi için.

Oysa Önderlik denince hep diyalog gelir akla. Karşılıklı ilişkilenebilme yeteneği lakin bu korkmadan toprağa atılan tohumların filizlenmesinden kaynaklıdır. Korkusuzluk ise kendin olmanın cesaretini taşıyabilmenin ta kendisi.  Bir halkın hepsiyle; kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk herkes ile kurulan köprünün sahibi insan.

Ve bu köprüden geçerken kendini yük hissetmiyorsun, günahsız bir çocuk gibi masumluklarla doluyorsun. Ya da en masum yanlarına, en güzel olana, iyiye doğru yürüyor olarak görüyorsun kendini. Kalbin delice atıyor Önderlik için. O’ nu yüreğinde ki yerine koşuyorsun adeta.

Neden hep zorlandığımız anlar da, korkularımız yüreğimizi titrettiği zaman da, O içimizdekini ararız. O içimizde ki yani Önderlik. Çünkü bir şeyleri anlama çabası insanı O içindekinin peşinden koşmaya götürtüyor. O’nu buldukça korkusuzlaşıyorsun. Korkmamak için gerekli olan anlam gücünü buluyorsun.

Bir hasret ayrılan için ne anlama gelirse, bahar da açan çiçekler insan ruhunda nasıl bir titreşim ise öyle bir şeydir anlamak bir şeyleri.  Hele bu bir de kendi içiniz ise. O zaman tanrısallık yakın komşunuz olur. Her başınız derde düştüğünde tıkladığınız kapı bir bakıma.

 Yakın oldukça O’na korkusuzum. Anladıkça, çözdükçe, ben oldukça korkusuzum. Olmaz olmazı öğrendikçe korkusuzluğum bir o kadar büyüyor içimde.

Oysa zalimlik ile gaddarlıkla en çok hangi ürünler elde edildi; korku, büzülmüşlük, sinmişlik. Yani taşıyamadığın bir kalbin sana ait olması. Belki ait olması bile fuzuli bir kavram oldu. Taşımakta zorlandığın için angaje olarak sana emanet edilmiş titrek, kırılgan, ürkek, sağır-dilsiz, elsiz-ayaksız bir yürek. Böylesi bir yüreğin yanında bahsedilecek bir beyinden, kafadan her halde hiç bahsedilemez.

 İnanmak korkuya karşı kullanılan en yaygın aspirin bir bakıma. Reçetelerin en başında ki derman. İnanarak yapmak, inandığını yapmak ise reçetesiz ve aspirinsiz olabilmek demek yani hastalanmamayı becerebilmek.

İnanmak yani olmasının kesin gerekli olduğunu bildiğin, hissettiğin ve bir o kadar da uyguladığın şey. Bütün benliğin ile yaşam sorumlulukların karşısında verebildiğin bir karar bazen.  İnanç soyut olduğunu düşündüğümüz ama bir o kadar en somutlaşan yanlarımız oluyor. Her somutluğun içinde bir de kendini nebze nebze işlemiş, motifleşmiş inanç vardır.

İnançsız insan korku bakışlıdır, kaygı yürüyüşlüdür. Örneğin, çevresini suçlar, kendisi suçlu olduğu için. O yüzden Önderliğe inanmak bizi korkusuz kılıyor. Yüreğimize hiç bir korku zelzelesinin yıkamayacağı köklülük iniyor. Ve bu kök daha bir derinleşiyor. Hem de hiç durmadan.

Ve bu günlerde Şemzinan’a, Çele’ye ve yaygın gerilla eylemliklerimize her baktıkça korkmadan yürümenin ışıltısı çarpıyor yüzüme.  Ve ışıltının arkasında ki asıl ışık kaynağımız Önderliğimize dönük olan yüreğimizin ve beynimizin korkmadan yürüyüşü. Yani inancı, bağlılığı ve O’nun bizimle kurduğu köprüye varıp O’na yürüyoruz.

Yine de O bizi anlıyor; çünkü biz bir tek O’n da anlam buluyoruz, O’nun bize kattığı anlam değer oluyor ve yüceliklere kanat çırpıyoruz.

Usul usul birikiyor cesaret, anlam olma dorukları, inancın ördüğü zafer.

Korkmadan…

Ve usul yerini buluyor. Olmaz olmaz.