Dolunay’da…

Helin Murat

gerilla ani dolunayda         

Kolunu uzattı, saatine bakmak istedi. Fakat o anda aklına geldi ki saati çalışmıyordu.  Dünden beri bitmişti pili. “Saatsizlik kötü” diye düşünürken kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı.  Gece epey ilerlemişti. Dolunay yavaş yavaş yükselirken ateş topu gibi parlıyordu. Dolunayın etrafı kocaman bir hale ile kuşanmış,

yıldızlar belli belirsiz sallanıyordu içinde. Göz kamaştıran bir parlaklıktı bu. Gecenin karanlığı maviye çalıyordu. Hem mavili hem de siyahlı bir geceydi sanki. Gündüz gibi aydınlık gece de gün ışığının renklerini görmek mümkündü bile. Böyle dolunay günlerinde rahat değildi içi. Gergin, kaygılı, sıkıntılı ve huzursuzdu. Tahmini olarak saatin on iki civarında olduğunu düşündü. Gecenin ağır ağır ilerlemesi daha fazla gerdi onu. Keskin gözleriyle karşıdaki yamacı ve patika yolunu taradı sonra. Sırtını ağaca yasladı. Ayın mülayim yükselişini izledi sessizce. Dolunay ışığında tenha ve sönükleşmiş görünüyordu yıldızlar… 

 Öğleden sonra küçük bir grup Binevş’in öncülüğünde çıkmıştı yola. Karanlık bastığında düzlüğü kesip Zap vadisine doğru yol alacaklardı. Cephane aktarımı yapılacaktı orada. Bunun için güçlü, kuvvetli üç katır almışlardı yanına.  Katırlardan biri yeni alınmış, inatçı ve yüke alışmamıştı hala. Yolda eğer bu huysuz katırın inadı tutmazsa ciddi bir sorunun çıkmayacağını düşündü. Tim komutanı Binevş’in duyarlı, inisiyatifli ve soğukkanlı yönü rahatlatsa da içini, aklı giden guruptaydı yine.  Bu dolunaylı gece ip gibi germişti onu. Kötü anılar ister istemez bu psikolojiye yol açıyordu onda. Çok kobra ve tank saldırısı görmüştü bu dolunaylı gecelerde. Nasıl unutabilirdi bunları? Fakat bu tür anıları hiç aklına getirmek istemiyordu bu gece.  Sanki bunları düşününce kötü bir şey olacakmış gibi aklından kovup duruyordu durmadan. Dolunayı güzel yönleriyle düşünmek istiyordu. Güzel dolunayın belleğinde salt kötü anılar olarak yer almasına gönlü razı olmuyordu bir türlü. Haksızlık etmek istemiyordu dolunaya. Onun ne suçu var ki bunda? Dolunayın çekiciliğini, parlaklığını kim sevmez ki? Dolunay ışığında yürümek güzeldir mesela. Onun yüksek dağların ardında aheste aheste yükselişini izlemek de güzeldir. Yüksek bir tepeden ona bakmak, yakınlığını hissetmek de öyle. Sanki elini uzatsan gelecek gibi sana… Kara bulutların dolunayı kâh örtüp kâh açması güzel bir andır yine. Ya da gökyüzünün bulutlarla kaplanmaya başlandığı bir gece de, kimi aralıklardan, bulutları delerek, aşağıya zor bela sızmayı başaran dolunayın bir parçası da öyledir…  Bir de denizlere düşen dolunayın seyrine kolay kolay doyum olmadığı gibi… Bembeyaz karla kaplı soğuk bir kış gecesinde,  kuru soğuğun üstünden bir anda kayan dolunay ışığı da… Bir marifeti daha var dolunayın, anlatmakla bitmez. Onun yağmurun yağmasını geciktirdiği ya da bulutları dağıtmasındaki yeteneğini birazcık gözlemlemiş herkes bilirdi genelde. Ama bazı dönemlerde durum değişirdi. Öğle ki; bazı günlerde dolunay güçsüzleşir, sönükleşir,  yağmur bulutlarını dağıtamazdı artık. Özellikle de sonbaharın bulutları olan siyah, kalın bulut tabakalarını kolay değildi dağıtmak. Bu zamanlarda dolunay tüm gücüyle, çetin bir mücadele verirdi gökyüzünde. Kolay pes etmek yoktu onda. Fırıl fırıl dönen iri bulut parçaları ta ki birleşinceye dek gökyüzünde devam ederdi bu çekişme. Hatta birkaç gün bile yağmurun yağmasını geciktirdiği olurdu bu kovalamacanın.

Aniden kolunu yukarıya doğru kaldırdı Gülistan. Daha iyi görmek için ay ışığına tuttu saatini. Ancak sonra birden çekti kolunu. Unutmuştu yine. Gayri ihtiyari gözleri saatine gidiyordu hep.  Bir önceki gecenin yorgunluğu üzerinde vardı hala. Dün gece bu saatte dönmüştü görevden. Zap suyunun kenarında bulunan birkaç köye inmişti. Toplantı ve erzak için örgütleme yapmıştı arkadaşlarıyla. Gece ilerledikçe karşı tarafta bulunan Şeladize kasabasının parlak ışıkları giderek azalıyordu. Sağdan soldan gelen köpeklerin havlamaları durmak bilmiyordu.  Suyun diğer tarafındaki tanklar ise köye girişi tehlikeli kılmıştı. Arada bir de aydınlatma ışıldakları patlayınca her yer gündüz gibi aydınlanıveriyordu. Kadın erkekli köylüler telaşlı, korkulu, gergin sağa sola koşar adımlarla yürüyordu. Gece vakti bir kötülüğün olmaması için dua ediyorlardı tüm içtenlikleriyle. Kadınların dudaklarını sessizce titretmelerinden, belli belirsiz mırıldanmalarından ise apaçık okunuyordu bu. Tankın geri dönüş sesini duyduktan sonra, oyalanmadan, ellerini çabuk tutmuş, köyden çıkmışlardı hemen. Daha dolunay çıkmadan tankların denetiminden kurtulmuş, kazasız belasız ulaşmışlardı kendi denetimlerindeki araziye. Tepenin ardına ulaşıldıktan sonra rahat soluklanmış, mataralarındaki sudan tuz ve limon tuzlu bir karışım hazırlanmış, birkaç yudum içildikten sonra bir hamle daha yapılarak Haft Tabax’ın tepelerini aşmışlardı hızlıca. Burada ayın yükselişini yedi kez görme şansına kavuştu Gülistan.  Her bir tabaka aşıldıkça ay yeni çıkıyormuş gibi davranıyordu usul usul. Ay ile yarışa girmiş gibilerdi sanki. Kim kimden önce ulaşırsa yukarıya artık… Kan ter içinde kalmıştı Gülistan. Islak gömleği tenine yapışmış, hatta palaskası ve yeleğine kadar ter geçmişti. İnce dudakları çatlamış, kurumuştu. Uzun saçları, ter ve tozdan karışmıştı birbirine. Belindeki gevşemiş Raxtını sıkıştırdı çevik bir hareketle.  Soluk, çelimsiz görünen görümüne karşı bacakları ve nefesi güçlüydü. Dağın tabakaları, boğazları birer birer aşıldıktan sonra en zirvedeki boğazda ara verildi. Ekmek, yoğurt ve yumurtadan oluşan yemek arasından sonra hareket başladı yine. Yürüyüşün önemli bir kısmı dolunayın çıkışından sonra devam etmişti ve geri dönüşlerini kolaylaştırmıştı bu. Yorgunluktan giderek guruptan kopma başlayınca, yürüş temposu bir derece daha azaltılmıştı. Artık ağır bir yürüyüşle, sık molla vererek geri dönmüşlerdi.  

Dünkü gece ile bugün ki arasında gidip gelen Gülistan, iri gövdeli meşe ağacının altında uzanmıştı. Ellerini kafasının altında birleştirmişti yastık olarak. Üzerini kefiyeyle örtmüştü.  Kefiyesi ısınması için yetiyordu ona. Diğer arkadaşları ise yan taraftaki kocaman bir diğer ağacın altında yatıyordu. Civardaki ağaçlar kalın gövdeli meşe ağacıydı ağırlıklı. Ağaçların kalın ve geniş gölgeleri gür orman havası veriyordu. Nöbetçiler ve Gülistan’ın dışında uykuya dalmıştı herkes. Takım komutanı Gülistan’ı uyku tutmuyordu bir türlü. Kah oturuyordu, kah uzanıyordu. Gecenin ağır havasını bu ani hareketleri bozuyordu.

           …

Eylül’ün gelmesiyle sonbahar havası iyicene hissettiriyordu kendisini.  Yazın yakıcı sıcaklığı çoktan kırılmıştı artık. Son bir kaç gecedir hafiften üşüdüğünü hissetti. Yaprakların tek tük sararmasını düşündükçe burkuluyordu içi. Artık yıldızların altında yatmanın zamanı kısalıyordu bundan böyle. Kış gelmeden, bu geceleri daha iyi değerlendirmeliydi artık. Bunları düşünürken bir yandan da uzandı oturduğu yere.  Geceleri uzanıp düşünmeyi, gökyüzünü izlemeyi, etrafı dinlemeyi seviyordu Gülistan. Hayal gücü zengin, renkli, sadeydi… Yaşamın ayrıntılarına çok önem veriyordu. Dağları çok seviyordu.  Artık tecrübeli ve kendisine güvenen bir gerillaydı.  Gerilla yaşamını, dop dolu geçen her gününü uzun bir süredir yazıya dönüştürmek istiyordu. Bir gün yazmayı düşündüğü romanı için malzeme biriktiriyordu harıl harıl, sessizce. Bunun için önce beynine ve yüreğine yazıyordu. Giderek taslağını kafasında büyütüyor ve kıvamına gelmesini bekliyordu sabırla. Etrafındaki her şey, bazı anlar, kimi diyaloglar onun bu roman taslağının birer parçasıydı artık. Hep aklının bir köşesine bunları özenle saklıyordu. Bir yandan da beynini ve ruhunu besliyordu böylece. İçindeki ses ona “henüz zamanı gelmedi” diyordu. Özenle büyüttüğü roman taslağını daha ayrıntıda derinleştirmeliydi. Bu nedenle içinde büyük bir sır gibi taşıyordu hala. Hayal kurdukça heyecanlanıyordu, kalbinin çarpışını duyuyordu.  Ama bu gece kafasından böyle bin bir çeşit düşünce geçince uykusu tümden kaçmıştı. Binevş ve gurubu aklına geliyordu yine…  Bazen, sanki Binevş’in grubuyla birlikte yürüyordu, o da. Kaşlarını yukarı kaldırarak çok iyi bildiği Zap vadisini gözlerinin önüne getirdi. Ardından hızlı adımlarla, nefes nefese kestikleri düzlüğü ve daha birçok küçük dereyi, çukurları, taşlıklı yerleri, ağaçları düşündü… Sonra giderek arkalarında kalan köylerin parlayan ışıklarını ve Zap suyunun hırçın, kulakları tırmalayan akışını da geçirdi kafasında…

İri siyah gözlerini kırpmaksızın daldı bir an... Ardından karşı yamaca bakıp dağın her girintisini bir şeylere benzetmeye çalışıyordu. Uzun parmaklarını kütlederek “Bir bu eksikti, bu gece” dedi. “ Yaratıcı anı” diyordu bu şekilleri bir şeylere benzetmeye. Elinde değildi bu, bir alışkanlıktı onda. Yine sanki başlayacaktı buna.  Gelen ilhamın önünü alamayacağına göre…  Resim tablosuna bakar gibi bakıyordu karşı yamaca. Gizli anlamlar bulmaya çalışıyordu böylece.  Karşı yamacın görüntüsünü çıplak bir kadına benzetti. Yamacın üstündeki koyu gölgeliği de kadının uzun kalın saçları olarak düşündü. Sonra gözlerini oradan uzaklaştırıp hemen yan tarafındaki diğer kayalıklara baktı. Titizlikle orada da bir şeyler aradı Gülistan. Ortadan ikiye ayrılmış çukurları kum saatine benzetti. Bunu yaparken de bir yandan insan aklının yorum gücü, yaratıcılığı karşısında hayranlık duyuyordu içinden.  Bu benzetme olayı hoşuna gitti. Sessizce kendi kendine güldü.  Sıkıntısını biraz unutur gibi oldu.  Arada bir gelen nöbetçilerin ayak seslerine kulak kabarttı. İçinden “ Yanımda olsalardı bu şekli gösterirdim onlara” dedi.  Bu,  yeni keşfettiği bir şey değildi aslında.  Özellikle nöbet zamanında ya da yüksek tepelerde oturmuş gece sohbetleri yaparken ilginç tartışmalar olurdu böyle anlarda.  Mesela dolunayın içindeki karartıları bir kadına hatta bebeğin anne karnındaki duruşuna benzettiklerini kafasından geçirdi Gülistan. Hatta bir başka yoldaşı ayın içindeki karartıları bir atın başına benzetmişti. Yani sadece kendisi değil, başkaları da yapıyordu bu şekilleri okumayı.  Kim bilir… Daha niceleri vardır. Duymadığı, rast gelmediği… Öyle çok ki…

Tam yaşını hatırlayamıyordu ama çocukken de seviyordu bu anlam verme işini. Farkında olmaksızın hayal gücünü zenginleştirmişti bu şekilde. Bu işin başlangıcı ise yer sofrasında tepsi içinde yemek yedikleri bir günde başlamıştı.  Çayını hızlı karıştırdığından tepsiye dökmüştü. Çay tepside aktıkça onu bir şeylere benzetmişti. Ardından bir kırtasiyede de içinde su ve kum dolu bir cam tablo satın almıştı. Camı kum saati gibi tersinden çevirdiğinde dalıp giderdi artık. Kumun o yavaş yavaş akışını nelere benzetmemişti ki. Dağlara, denizlere, hırçın derelere, kalabalık ormanlara, yılana, at ve kaplana, yaşlı bir kadına ve bir gerillaya… Sonrasında kısık gözlerle güneşe, lambaya, havaya bakarak nesneleri faklı boyutlarda görmeye çalışırdı.  Havaya kısık gözlerle baktığında içinin boş olmadığını görmüştü. Hatta ince, kaygan, esnek bir tabakanın içinde bazı toz parçalarının hareketliliğini de keşfetmişti böylece.  O anda gözleri parladı, dudaklarını bastırarak gülümsedi…     

Bu düşündüklerini yazmak istiyordu günlüğüne. Gerçekten de daldan dala atlamıştı. Laf lafı açar gibi düşünce düşünceyi açmıştı. Ne zamandır yazamamıştı. Daha doğrusu ihmal etmişti defterini. En son ne yazdığını bile unuttuğunu fark etti. Defterini özlediğini hissetti. “Yarın mutlaka yazmalıyım” diye düşündü. “Eylül üzerine bir yazı yazsam iyi olabilir” diye içinden geçirdi. Her yıl eylül üzerine bir yazı yazma alışkanlığı vardı onda. Çünkü o, eylül ayında katılmıştı gerillaya. Yaşamının birçok önemli olayı eylüle denk gelmişti. Aradan koskoca on yıl, on eylül ayı bırakmıştı geride. Yazmazsa rahat etmeyecekti içi. On yılın sorgulamasını yapacaktı bu kez. Devrimci duruşunu sorgulayan, tanımlayan derinlikli bir yazı olmalıydı bu.  Bir süredir bunun için yakaladığı yoğunluyu yazmak için sabırsızlanmaya başladı.  

Kafasında yazı yazma işini netleştirdikten sonra rahatladı biraz. Temiz havayı derin derin içine çekti. Şimdi yatabilirdi artık. Sezgileri ona Binevş’in gurubuna bir şey olmayacağını söylüyordu. Uzanarak ay ışığının parlattığı silahının yerini düzeltti. Uzun kahverengi saçlarını açtıktan sonra kefiyesine sarıldı. Serin rüzgârın esişiyle tatlı tatlı üşüdüğünü hissetti. Kefiyesine iyicene sarıldı. Göz kapakları ağırlaştı... Düzenli nefes alıp verebiliyordu artık. Uyumuştu. Dolunay şimdi tam tepedeydi.