Qereço'da bir başkadır bahar

Tamara Warşin

bir yol hikayesiNe zaman ve nereden duyduğumu hatırlamasam da bu yazıyı yazarken aniden bir sözü anımsadım. “Dünyanın en kötü yerini dahi seversen o yer dünyanın en güzel yeridir ve dünyanın en

güzel yerini sevmesen o yer dünyanın en güzel yeri değildir” deniliyordu. Biz Maxmur’u ve Qereço dağını ne kadar sevebildik. bu konu ayrı bir yazının konusu olabilir. Ama o topraklara da gerillaca güzellikler eklemek ve gerillaca yaşamak için elimizden geleni yapmaya çalıştık. Maxmur ile ilgili bir anıyı kaleme al denilince bir anıya kaç anı sığdırabilirim diye kendime sormadan edemiyorum. Hani olur da bir limit konulursa anıların orta yerinde duraksayabilirim. Belki de en fazla Qereço dağında geçen bir anıyı yazarken limiti biraz üstte tutmayı talep ederim.

Nasıl ki savaşın en kızgın olduğu anılarda yoldaşının yüzündeki gülümsemeyi çok ihtiyaç duyduğu yaşam suyunu yudumlar gibi içersen savaş ortamında hazırlanan ve kızgın savaş ortamında bir parçasını bırakıp gelen yoldaşların yüzlerinde gördüğün ince bir tebessüm veya içten bir kahkaha da mücadeleye dört elle sarılmanın gerekçesi olabiliyor. Biz de böyle anılara şahitlik edebilmek için hararetli bir uğraşının içine girdik.

Eğer her şey planladığı gibi işlersen hem sıcak savaş ortamından gelen yoldaşları hem de böylesi bir ortama gitmek için gün sayan yoldaşları aynı ortamda buluşturup hatırı sayılır hatıraların yaşamasını sağlayacaktık. Davetliler listesi oldukça kabarık bir hal alsa da özellikle bizim için büyük değer olan yaralı yoldaşların böylesi bir etkinliğe katılmaları mana deryamıza bir nehrin tüm coşkunluğu ile akması kadar önemliydi. Artık bu döneme denk bir hazırlık yapmak organizatör olmaya aday yoldaşların göreviydi. Bir defa bu buluşma planlamaya alınmıştı. Gerisi diğer örgütsel işleri erken elden çıkarıp bir çırpıda etkinliğin zaman, mekan ve koşullarını ayarlamaktır. Zaten o kadar büyük eylem planları yapanlar için bu çalışma işten bile sayılmazdı. Ama yine de aynı hassasiyetle yaklaşılması buluşmaya verilen anlamla bağlantılıydı. Bu nedenle bir eylem öncesi titizlilik buluşmanın ilk şartı olarak öne çıkıverdi. Her şey özenle hazırlandı.

Hal böyleyken zamanın gönül takvimlerimizden hiç de değişmeyen mevsime denk getirdiğimiz için her taraf bahar kokuyordu. Mekanı da o alanda ululara en yakın zirveler olan Qereçolar olarak seçmek şahinlerin kanat çırpışlarıyla oluşan esintiyi yüzünde hissetmenin, bahtiyarlılığıyla tanışma anlamına geliyordu. Ve koşullar insan elleriyle yaratılan emek kokan koşullardı ki var olan buluşmaya boyuna yeni anlamlar katmaya yetmişti.

Önce Qereço’nun yoldaş canlısı her işinde titiz gençlik coşkuyla dolu Şehit Reşit Tabur yapısı ve emeğe emeğini, morale moralini sınırsızca katan tabur komutanı sıvadı kollarını. Bütün misafirperverlikleriyle önemli bir kutlamanın hazırlıklarını yapar gibi başladılar işlerine. Hazırladıkları her şeye bir tutam sevgi ekleyerek koyuldular konuklarını beklemeye.

Tabii olağan değildi bu etkinlik ve ne olursa olsun olağanüstü bir hava katılmalıydı o  güne. Geçmişimizde kalan en köklü mirsımız mitolojisiyse eğer, biraz da mistik bir hava katılmalıydı. Konukların kendilerini zaman tünelinde bir gezintiye çıkmış gibi hissetmelerini sağlamak için içten bile değildi.

Bu nedenlerden dolayı keşif grubu olarak etkinlik yerini  keşfe gittiğimizde nelerle karşılaşacağımızı o araziye aşina olduğumuzdan biliyorduk. Ama neleri hayal edeceğimizi aklımızdan dahi geçirmemiştik. Sonuçta aracımız metafizik sınırlarda geziniyordu. Artık bazı şeyleri fizikle tanımlamaya çalışmak nafileydi. Tabii bu keşifte bazı somutluklar da kendini görünür kılmayı başarmıştı. Mesela aracımız zirvelere yol aldıkça kartalların semahtaki o muhteşem dansına tanıklık etmiştik. Bu kutsal toprakları ardına bakmadan bırakıp kaçan insanlara inat Qereço’yu mesken tutan dağ keçilerinin coşturan koşuşlarına, oynaşmalarına hayranlıkla bakındık. Gerçi bir ara baba mesleği diye silaha uzanan eller olsa da bu güzelliklere kıyılmaz diyerek erkenden vazgeçilip yüzlerde asılı kalan ince bir gülümsemeyle uğurladık dağ keçilerini başka dağ zirvelerine. Bir daha araca binip önümüze çıkacak sığ bir ormana varma hayaliyle yola koyulduk. Üstelik Gılgameş’in kuzey ormanlarına sefer yaptığı anı hayal ederek. Kim bilir belki nice akarsular, nehirler ve gölleri de görmek nasip olabilirdi bizlere. Ve neredeyse hayalimizin gerçekleştiği bir yere varmıştık. Çölde vahaydı vardığımız yer. Önümüzde uzanan göller, gözleri doyuran yeşillikler, ağaçlar; daha fazla gitmeye gerek yoktu. Son keşif yerimiz Zagros dağlarının esintisini içimize çekmemizi sağlıyordu. Yan tarafta Yaşar Kemal’in deyimiyle, “karıncanın su içtiği dinginlikte bir gölün aynasında yansıyan güneş yüzümüzde parlıyordu.” Ve yamaçların olabildiğince yeşil bir örtü ile saran ağaçlar manzaraya farklı bir ahenk katıyordu. Böyle bir etkinlik için başka ne isteyebilir ki insan?

 Gördüklerimizin heyecanı ve başarılı keşfimizin gururuyla geri döndüğümüzde yapacak tek şey gelecekleri çölde boy veren bu yeryüzü cennetine inandırmaya odaklamaktı. Ne de olsa bizler inançların kadim toprağı olan Mezopatamyalıyız.

Söylence kıvamında bir senaryo hazırlamak önemliydi. Zaten üç senaristin ortak yapımı olacağı için içerik açısından zengin olacağı aşikardı.

Önce Zagros dağının serin esintisine kekik, beybun ve nergis kokuları serpiştirildi. Yamaçlarının Gabar’ın bademli cevizli, bağlı, bahçeli cennetimsi ormanları eklendi. En son sahnenin tam ortasına Wan gölünün denizleri kıskandıran parıltılı maviliğini iliştirdikten sonra izlenme rekoru kıracak bir tiyatro oyununa imza atılmış olduk. Tabii rekor kırabilmek için reklam da gerekliydi. Ne de olsa reklam çağındayız. Seyircimizi çekmenin bir yolu da şakayla karışık biraz reklam yapabilmekti.

Etkinlik günü gelip çattığında görevlerini ilk yerine getiren Şehit Reşit Taburu oldu. Hazırlanan yiyecekler, içecekler bir bir servis edilirken gencecik yoldaşların alanı dolduran kahkahaları gönülleri doyurdu. Ve sonra zaman tünelindeki gezinti için konvoy halinde yola çıkmanın hazırlıkları yapıldı. Yemek esnasında bir senarist hazır olmadığından reklamın bir ayağı yarım kalsa da kendi söylediğine kendisinin dahi koşulsuz inandığı bir rahip edasıyla anlatıldı tiyatro sahneleri. Söylenilenlere herkes inanmazsa da kafasına soru işareti takılmayan kalmadığı için herkes büyük bir merakla o yeri görmeye heveslenivermişti. Aslında mübalağa sanatından tam not almıştık. Çünkü herkes tereddütsüz araçları tıka basa doldurmuştu.

Yol uzadıkça herkeste hoş bir merakın geliştiği hissediliyordu. Yol kenarlarındaki kurak arazi yavaş yavaş fundalıkların görünmesiyle değişivermişti. Araziye gelişi güzel serpilmiş gibi duran bodur ağaçlar büyük ihtimale ileriye gittikçe daha sık ağaçlıklarla karşılaşırız dedirtmiş olabilir konvoydakilere.

Ve etkinlik alanına varmıştık. Araçlardan inildiğinde reklamcılara tuhaf bir bakış fırlatılıp ince bir hayal kırıklığı yaşansa da herkes Nuh tufanında kaçmışçasına zirvelere doğru tırmanmaya başlamıştı. Sanki bir felaketin ardında bulunabilecek en makul yaşam alanına ulaşmışlardı. Tanrıya şükretmek için zirvelere varmak istediklerini sanırsın. İçsel olarak yapılan duaların ardından bir sonraki nesillerin ardıllı oldukları neslin başından neler geçmiş bilin der gibi oradaki her anı görüntülemeye başladılar. Sonra ancak yan yana oturulduğunda kafilenin dörtte üçüne gölgelik yapabilecek dut ağaçlarının altına sığındılar. Uzun bir zamandır birbirlerini görmeyen yoldaşların o serin gölgelikte sohbetleri koyulaştıkça başlarında hafifçe salanan dalların  yarattığı esinti Gabar’ın Basret köyündeki ulu ceviz ağaçlarıyla bir tutkuları gözlerinde okunuyordu. Ve son sürpriz Wan gölü sözümü unutmamıştık. Kabileye rehberlik yapmak önemliydi. Yine de o kadar muballadan sonra tepkilerin hedefi olmamak için biraz mesafeli yürümek can güvenliği mahiyetinden de olsa gerekliydi. Çölde Wan gölünü kim kaybetmiş ki biz bulalım? denilmiyor mu “göz o ki görülmeyeni göre…” Ne yapalım birkaç gün önce yağan yağmur sularının birikintisiyle oluşmuş göletimiz bir anda özlemini duyduğumuz Wan gölüne dönüştü gözümüzde.

Tabii ilerledikçe içimizde büyüyen kaygılar gölleti gören yoldaşların yüzlerine takılan gülümsemeyle dağılıverdi. Herhalde kurbağa yavrularıyla dolu göle yaklaşan herkes bu da tertip komitesinin muzipçe bir oyunu deyip gülmüşlerdi. Buraya kadar biz onları şaşırtmıştık. Şimdi şaşırtma sırası yoldaşlara gelmişti. Gerçekten Wan gölünün sahil şeridine toplananlar gibi tek tek, ikili grup halinde gölletin kıyısında fotoğraf çektirmeye koyulmuşlardı. Her ne kadar fotoğraf çektirenlerin sayısı on beşi bulunca arkadaki göl görünmese de, böyle boyunca uzanan gölümüz bazı fotoğraf karelerine deryadan bir kare gibi kaydedilmişti. Kaydedilmiş o kadar kareye bakındıkça bir şeyi güzelleştirenin madenin kendisi değil, onun etrafında oluşan toplumsallık olduğunu bir daha görebildik. Belki toplumsallığımıza uzaktan bakınan ve yalnız görüntülemeyi seçen yoldaşlarımız da oldu. Ama olsun toplumsallığın kıyısında olmak o toplumla bağlarını olduğunu ifade ettiği için o yoldaşlarımız da hoş karşılandı.

En son bu tarihi etkinliği halaysız sonlandırmak olmazdı. Hayali Wan gölünden zorla ayırdığımız kafile bu defa yine parmakla sayılan ağaçların gölgesine sığınmıştı. Müzik sesi duyulur duyulmaz halay başları öne çıkmıştı bile. Ve ardında çoğalıp çoğalıp azalan halay grubu yorulmaya başlayınca halay seansı da sona erdirildi. Qereço’nun engebeli taşlı topraklı yollarında günümüz zamanını yaşayan tabura dönüş yine konvoy şeklinde olmuştu. Yorgunluk sonrası içilen gerilla çayı, oynanan voleybol maçı ve alaca karanlığa kadar devam eden hoş sohbetlerin ardından geride onlarca özel ve değerli anıyla kabilemizi yerlerine uğurlandık. Bir yorgunluk ancak bu kadar tatlı olur diye içimizden geçirirken biten böylesi bir gün için “güzeldi” demek yetmişti bizlere…