Laleş’e ayak basan gerillalar

HELÎN MURAT

Ağustos ayının sonuna doğru Gare’ye bir görev için geldim.Gare dağı eteklerinde kavurucu bir sıcaklık vardı. Doğa adeta içinde olduğumuz sürecin kavurucu sıcaklığını ruhumuzda olduğu gibi fiziğimize de hissettirmek istiyordu.

Semaları aydınlatan, hayat veren ama aynı zamanda gazabından kaçılamayan güneş mi yakıyordu canımızı, yoksa bu günlerde insanlığın başına musallat olmuş her yerde dehşet saçan, saldırılarıyla gündemimizde olan IŞİD mi daha çok diye soruyordum kendime. Her yerde tüm yoldaşların dilinde, sözünde, gündeminde olan IŞİD’in Kürt halkına yönelik saldırıları konuşuluyordu. IŞİD’e karşı cephede savaşma önerisinin yoğun yaşandığı, buna dönük hazırlıkların yapıldığı, hareketli sıcak bir süreç yaşanıyordu. Bu zalim örgütün nereden çıktığına, kimlerden destek aldığına ve amacının ne olduğuna yoğunlaşılıyordu. Bu faşist çeteler karşısında daha nasıl ve hangi yöntemlerle saldırı hamlelerini geliştirmek gerektiği üzerinden tartışılıyordu. Her yerde ve her tartışmada IŞİD vardı. IŞİD’in özellikle Şengal’de yaptığı katliam kinimizi ve öfkemizi büyütüyordu. Sadece binleri aşan kadının kaçırılıp meçhule doğru gittiklerini duymak bile tüylerimizi ürpertmeye yetiyor. Kim diyebilir ki köle alıp satımının ortaçağlarda kaldığını veya ortaçağa ait olduğunu.  Yaşadıkları inanç ve kültürden dolayı tarih boyunca hep kanlı katliamlarla, göç ettirmelerle yüz yüze gelen Êzîdî Kürtlerinin yaşadıkları trajediler bitmek bilmiyor. 74. Êzîdî Fermanı olarak tarihe geçen, IŞİD’in yapmış olduğu Êzîdî katliamı, bu yüzyılın en büyük katliamlarından biri oldu. Ortadoğu halklarının başına büyük bir bela olarak getirilip korkunç katliam yapan zalim IŞİD örgütü başta Kürdistan olmak üzere Irak ve Suriye’de de ilerlemeye devam ediyordu.

10 Haziran’da Musul’u bir gecede ele geçiren IŞİD’in önünde ciddi bir engel olmayınca yönünü Şengal ve Maxmur’a verdi. 3 Ağustos’ta Şengal katliamı, ardından Maxmur’a saldırı yapıldı. IŞİD’in Kürdistan ve Ortadoğu’ya dönük gerçekleştirdiği bu vahşet karşısında duracak ne bir ordu ne de bir devlet vardı. Bunun için IŞİD rahatlıkla ilerliyor, önünde karşı koyacak her hangi bir direniş görmüyordu.  HPG-YJA STAR güçleri olarak 6 Ağustos gününden itibaren Güney Kürdistan’da IŞİD’e karşı hamleyi başlatmış olmamız halklar açısından büyük umut haline geldi. Gerillanın varlığı direniş ruhuna bir çağrı olma niteliğindeydi.  Kısa zamanda büyük ses getirdi, dünyanın gündemine oturdu.  Bu süreçte IŞİD karşısında tek direnen, mücadeleci gücün partimiz PKK olduğu anlaşılmış oldu. PKK’nin yaratmış olduğu bu direniş, Kürdistan başta olmak üzere Ortadoğu’da ve dünya da büyük ses getirdi.

 

Şengal Dağları bir kere daha koruyan ve kollayan oldu

Êzîdîlerin yaşadığı büyük trajedi hala devam ediyor. Binlerce Êzîdî öldürüldü, yüz binlercesi katliamdan zar zor kurtulabildi. Şengal dağı bir kez daha sığınılan yer oldu. Tıpkı geçmiş tarih de olduğu gibi. Dağlar yine Kürtlerin en güvenilir mekanıydı. Dünyanın gözleri önünde yüz binlerce insan IŞİD’in korkunç saldırıları altında, kızgın güneşte, aç susuz Şengal dağında, çaresizlik içinde kurtarılmayı bekledi. Ancak Şengal dağında yaşanan bu katliama yine sessiz kalındı, ciddi bir çaba gösterilmedi. Sadece YPG-YPJ’nin Rojava’dan Şengal dağına açtığı güvenlik koridoru büyük bir fedakarlık ve görkemli bir direnişle yüz binlerce Êzîdî’nin hayatını kurtardı. IŞİD katliamlarının zirvede olduğu, baş kesmeleriyle korku saldığı, kadınları kaçırıldığı en zor süreçte böyle bir koridorun açılması çok büyük bir başarıdır. Kavurtucu sıcaklıkta, aç susuz, çöllerde çocuk, yaşlı, kadın, hasta demeden kilometrelerce uzayan insan kafileleri yürek yakan görüntüleriyle unutulmaz izler bıraktı. Büyük bir dram olarak tüm insanlığın hafızalarında yer aldı.  Şengal dağında, günlerce, kızgın çöllerde ayakkabısız, toz içinde yürüyen insanlar susuzluktan yanıp kavruldu. Yüzlerce çocuk susuzluktan annelerinin kollarında öldü. İnsanların yüzleri çöl tozlarından görünmez oldu. Ya kadınlar, ganimet olarak kaçırılan kadınlar, binlercesi bir gece vakti ansızın IŞİD vahşetinin saldırısıyla köle pazarlarında satılmak üzere götürüldü. Ve karanlıklarda yitirildi nice isimsiz kadın… Bundan daha büyük bir katliam, vahşet olabilir mi? Artık Êzîdî topraklarında kan, gözyaşı, ağıtlar ve havar sesleri yükseliyordu gökyüzüne doğru… Koca çınarlar yaşlı kadın ve erkekler hüngür hüngür ağlıyordu Şengal’de…

Tarihte olduğu gibi günümüzde de böyle göçertildi halklar kutsal topraklarından. Binlerce insan topraklarını, kutsal yerlerini terk etmek zorunda kaldı. İşte bugün de Êzîdîler kutsal mekanlarından kopartılıyor. Êzîdî göçü tüm hızıyla devam ederken buna dur denilmemesinin anlamı nedir acaba?  Kürdistan’ı boşaltmanın bir planı da böyle konuluyordu devreye. Büyük bir göç dalgası var, dünyanın birçok yerine. Tıpkı 1988 yılındaki gibi Halepçe katliamından sonra ve Saddam’ın Enfal katliamların ardından yollara dökülen yüzbinlerce insanın yaşadığı trajediye benzer görüntüler var. Yürek yakıyor bu göç manzaraları… Bir gecede köyler, şehirler boşaltılıyor… Topraklarından kaçmak ama nereye? Gidilen yerlerde kurtuluş var mı acaba? Daha nereye kadar kaçılabilinir ki… Oysa direnmek, bilinçli olmak,  örgütlü olmakla ancak daha büyük felaketlerin önünü alabilir. Örgütsüz bir toplum olmanın, kendini savunacak bir toplum olamamanın bedeli katliamlara açık olmayı ifade ediyor.  Yaşanan bu katliama baktığımızda Önder Apo’nun çok öncesinden yapmış olduğu uyarılar ve öngörüsü doğrulanmış oldu. Halkı koruyacak gerekli tedbirleri alabilmiş olsaydık bu katliam yaşanmayacaktı. Yaşanan büyük acılardan ders çıkarabilmemiz gerekiyor ki daha başkalarının da önünü almak için.

 

Laleş’i ziyaret etmek büyük bir şanstı

Evet Musul ovasına, Güney’in cehennem çöl sıcaklığına en yakın dağımız olan Gare’de hummalı bir yaz yaşanıyordu. Savaşın yoğunluğu içerisinde duyguların da yoğunlaştığı bir zamanda Gare’de olmak bu kez daha farklıydı. Gare’ye farklı bir görev için gelmiş, çalışmamızı bitirmiş, tam Metîna’ya geri dönmek üzereyken, aniden Laleş’e gidiyor olmak bizim için büyük bir sürpriz olmuştu. YJA Star Merkez Karargah komutanı olan Delal arkadaş’ın “Laleş’deki kadın gücünün yanına gidin görün, bir toplantı yapın, Êzîdî kadınlarının örgütlenmesine ilişkin perspektifi netleştirmek gerekir.” şeklindeki sözlerinden sonra YJA Star karargah çalışmalarında yer alan Norşîn arkadaş’ın sorumluluğu altında biz de bu çalışmaya, ani bir biçimde dahil olduk. Êzîdî katliamından sonra IŞİD saldırılarına karşı Êzîdî halkımızı korumak için, saldırıları kırmak için, Güney Kürdistan’lı halkımızı savunmak için süratle Kerkük, Maxmur, Şengal, Laleş ve Duhok’a gerillanın müdahalesinin yaşandığı bu günlerde Laleş’de mevzilenen bu yoldaşlarımızın yanına gitmek büyük bir şanstı gerçekten. Mücadele tarihimizde ilk kez gerillanın Şengal ve Laleş’e gittiği bu tarihi adımın hala büyük yankı uyandırdığı şu günlerde Laleş’e gitmek çok anlamlıydı. Fırsatı kaçırmadan hızla son hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra yola koyulduk hemen. Norşîn, Doza, Sorxwin, Silav arkadaşlar ve benim de içinde yer aldığım grubumuz sadece bir tim kadın arkadaştan oluşuyordu. Oradaki yoldaşların yanına sadece kadın gurubu olarak gitmek de bir başka güzeldi. Grubumuz Laleş’e doğru yola çıktığında heyecandan içim içime sığmıyordu. Laleş’de yoldaşları görmek, Laleş’i ziyaret etmek büyük bir şanstı. Bir gün gerilla olarak, elimde silahımla Êzîdîlerin kutsal mekanı Laleş’e gidebileceğimi hiçbir zaman düşünmemiştim.

Sabahın erken saatleri olmasına rağmen Deşta Kafya’dan geçerken, yakıcı güneşte yürümek oldukça zorlayıcıydı. Xazır suyunun su gölcüklerine, üsten yürüdüğümüz zikzaklı patikadan baktığımızda muhteşem görünüyordu. Cenneti hissettiren güzel manzaraların içinden vadiyi arşınlıyorduk. Başımıza güneş geçmesin diye bağladığımız kefiyelerin altında kan ter içinde kalmıştık. Özellikle beyaz tenli olan arkadaşların yüzleri kıpkırmızıydı. Keşke, bu güzel akan dere gibi bir su ya da yolumuzun üzerinde karşımıza çıkan güzel çeşmelerden bir kaçı Şengal’de olsaydı oradaki halkın durumu bu derece perişan olmazdı diye düşünüyordum her adım atışımda. Bu günlerde yakınlarını yitirmenin acısının yanı sıra geride kalanların yaşadığı aç susuz, kızgın güneşte kavrulmanın acılarıyla dolu katliamlı günlerin yarattığı ağır havanın etkisi hepimizin yüreklerini dağlıyor. Aklımız, fikrimiz Şengal’de. Yuttuğumuz her lokmada, içtiğimiz her yudum suda katliamdan geçen, açlık susuzlukla boğuşan Êzîdî halkımızı düşünüyorduk. Yol boyunca da birlikte yürüdüğümüz yoldaşlarla genelde Êzîdîler üzerine yaşanan bu korkunç trajedi üzerine konuşuyorduk. Xazır suyuyla yan yana yürürken Şengal’in çıplak dağlarında,  güneşten kavrulan taşlar arasında, yalın ayakla,  düşmandan kaçan bu yoksul insanlarımızı hissediyordum. Yüksek bir ağacın önünde durup, soluk aldığımızda, hafif serin bir rüzgar estiğinde Şengal’deki insanlarımızı ve Rojava’da IŞİD’e karşı direnen yoldaşlarımızı düşünüyordum. Ya IŞİD saldırılarına karşı en ön cephede büyük bir kahramanlıkla direnen yoldaşlarımıza ne demeli? Şengal Katliamına müdahale eden direnişçilerin, gerillaların göstermiş olduğu kahramanlık destanlarının verdiği mesaj nedir? Şengal’e, Laleş’i savunmak için dağların asiliği, savaşçılığıyla Êzîdî halkımızın havarlarına doğru elini uzatanların gözünden yaşanan bu büyük trajedi neyi ifade ediyor? Direnişçilerin cephesinden olup bitenlerin hakikati neydi acaba? Saldırılara karşı nasıl bir cevap veriliyor? Derweşlerin yurdu Şengal’e, Kutsal Laleş’e ayak basan gerillalar hangi kahramanlıkları gösterdiler? Zorluklarla nasıl baş edebildiler? Kutsal yerlerde, toprağını ve halkını koruma mücadelesine kendini adayan bu yürekli, yiğit kahramanlarımızın gittikleri her yerde, attıkları her adımda, yabancısı oldukları bu topraklarda ilk yaşadıkları duygular neydi? Êzîdî halkının yaşadığı büyük zulme karşı çare olmak için savaş meydanında savaşan direnişçilerin isyan dolu, fırtınalı dünyalarında neler yaşanıyordu? 

Onların cesaretle ve fedakarca göstermiş oldukları yiğit duruşlarından hep gurur duyuyoruz. PKK’nin direnişçi karakteri bir kez daha yoldaşlarımızın göstermiş olduğu kahramanlıklarda açığa çıktı. Bu nedenle Şengal Katliamına karşı tek direnen güç olarak yükselen PKK çizgisi bu günlerde dünyanın gündemine oturdu. Şengal, Maxmur, Kerkük, Laleş ve Rojava’nın düz ovalarında, şehirlerde elli dereceye yaklaşan sıcaklık altında, tek bir ağacın bile olmadığı yerlerde, mevzilerde savaşan, ağır barut kokularının genzi yakan, insana baygınlık geçirten havasında, tüm zorluklara rağmen, göğüs göğse zalimlere karşı muazzam direnen yoldaşlarımızı düşündüm, Gare eteklerinde yürürken. Onların direnişlerini düşündükçe şu an bu güzelim dağlarda, serin suların kenarında, yerden yükselen yüksek ısıya rağmen, hava çok sıcak olsa da kavrultucu sıcaklıkla baş etmek daha kolaylaşıyordu. İnanılmaz bir güç alıyordum cephede savaşan yoldaşlarımdan ve direnen halkımızdan.

Xerê dağının eteklerine geldiğimizde belirlenen randevu yerine ulaştıktan sonra tekrar yürümeye devam edecektik. Bozuk, topraklı bir yoldan arabayla geçtik. Arabamız bozuk yollarda ilerken toz toprak içinde kalıyordu. Yıllardan sonra yeniden gördüğüm Tepe Aslan’a yaklaştığımızda Laleş tarafı ufukta bir yer olarak, çok uzak görünüyordu. Gerillanın olmadığı arazilerden geçerken kendimi bir anda yalnız hissettim. Gare dağını gözlerimle arıyordum arka tarafımıza baktığımda. Ama uzakta da olsa önlerde yoldaşlarımızın varlığı içimi rahatlatıyordu. Bazı köylerden geçerken insanların gözleri bizlere takılıp kalıyordu. Gündüzün ortası böyle pek alışık olmadıkları biz gerillaları, özellikle kadın gerillaları görünce arkamızdan uzun uzun bakmaktan kendilerini alamıyorlardı. Xerê dağının arkasındaki verimli topraklardan geçtikten sonra Etruş kampının olduğu yer ve Geliye Kıyamet denilen vadinin arka tarafına düşen Laleş’e doğru yaklaştığımızda bir gün önceden verilen randevu yerinde bizi almaya gelecek arkadaşları bekledik.  Randevu yerimiz koca bir meşe ağacının altıydı. Güneş gittikçe yükselmiş, bunaltıcı bir sıcaklık başlamıştı. Geniş bir araziydi. ‘95 ve 97 yılında arkadaşlar bu civarlarda kalmış anlatılanlardan öğrendiğimiz kadarıyla. Hala arkadaşların eski noktalarının izleri vardı. Yine bu civardaki araziyi Maxmur halkı ve milisleri çok iyi biliyor. Çünkü Etruş kampının olduğu yer bu arazidedir. Ünlü Etruş kampının olduğu yeri gözlerimizle kolaçan ettik. ‘95 yılında on binden fazla insan bu kırmızı topraklı, çam ağaçlarının olduğu, yarı yarıya yeşillik olan bu kampta kalmış. Dolayısıyla geçmiş süreçlerde arkadaşlarında kaldığı bir yer. Etruş kampının olduğu yere doğru bakınca o zaman KDP’nin kampa yaptığı saldırıları ve kuşatmaya karşı halkın göstermiş olduğu direnişi düşündüm. Kampta şahadetler en fazla o dönemde yaşandı. Şehit Jiyan arkadaş bu dönemde KDP ile olan çatışmada aldığı mermi sonucu şehit düşmüştü.  Onu düşündüm.  Şehit Jiyan arkadaş, Etruş kampında halkı örgütleme çalışmaları yaparken katılımıyla sevilen, saygı duyulan bir arkadaştı.  Şahadeti herkesi etkilemişti. Gözlerimle kamp yerini kolaçan ederken acaba mezarı bu civarlarda bir yerde mi diye düşünürken Laleş taburundan beklediğimiz iki arkadaş geldi. Güneşten yüzleri yanmış iki erkek arkadaştı. Güneş sıcaklığını daha iyice hissettirmeye başlamıştı. Gelen arkadaşlar hazırlıklı gelmiş, yanlarında su mataraları vardı. Çobanların sürüleri gezdirdikleri bir patikadan yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Az ileride vadiden yukarı doğru tırmanmaya devam ettik. Giderek arazi Gare’ye benziyordu. Çok eski bir patikadan yürüyorduk. Güneşte yürümek zorlayıcıydı. Araziye bir yandan dikkatli bakarak yürüyor, tanımaya çalışıyorduk. İki saatlik bir yürüyüşten sonra önümüzdeki en yüksek tepeye vardık. Laleş’in sınırlarındaydık artık. Tepenin arkası Laleş’di. Yine etrafta boşatılmış harabe köyler vardı. Bir zamanlar Êzîdî olan ama sonradan Müslümanlaştırılan köyün harabelerinden geçtik. Arkadaşları eski bir köy yerinin harabelerinde bol yeşillikli, meyve ağaçlarının olduğu bir yerde bulduk. Bir kadın, bir erkek bölüğün olduğu bu taburdaki arkadaşlar genelde tanıdığım arkadaşlardı. Öğle saatinde, güneşin her tarafı yaktığı bir zamanda bizleri karşılarında görünce çok şaşırdılar. Güzel bir sürpriz yapmıştık. Büyük bir dut ağacının altında mutfakçı arkadaş öğle yemeğini pişiriyordu. Kadın arkadaşların olduğu yer nar ağaçları, incir ağaçlarının altındaki bir yamaçtı.

Sarya arkadaş’ın komutasındaki bölükteki kadın arkadaşlar oldukça dinç ve moralli görünüyorlardı. Rojda, Amara, Cihan Koçer, Medya, Dîcle Suruç, Evin Efrin, Solîn, Rûken Kobani, Leyla Amed, Ciwana, Rusyar ve Şilan arkadaşlar şansımız olacak ki yeni görevden gelmişlerdi. Üç arkadaş dışında bölükteki tüm arkadaşları görebildik. Laleş’in savunmasında yer alan ilk kadın gerillalar olarak önemli bir rol oynadılar. Tarihe mal oldular. Arkadaşlarla sıcak bir sohbet ederek hasret giderdik. İki gün boyunca bilmedikleri bir araziden yürüyerek, nasıl arazinin derinliklerinde sağa sola vurduklarını anlattılar. Geliye Kıyamet vadisinde ilerlerken ancak sabaha doğru vadiden çıkabildiklerini ve ardından yolda gördükleri bir çobanın diğer gece kendilerine öncülük yapmasına rağmen geçit vermeyen bir tepede kaldıklarını, yönlerini değiştirerek sabaha doğru ancak Laleş’e geldiklerini anlattılar. Laleş’deki taburumuz bulunduğu süre içerisinde Şexan bölgesinde arazi keşifleri de yapmıştı. Kadın arkadaşlar bu çalışmalar içerinde aktif yer almıştı. Duhok’un hemen arkasındaki tepeye kadar saatlerce yürüdüklerini söylüyordu Rojda Mardin arkadaş. Êzîdîlerin yoğun yaşadıkları Beadre köyüne IŞİD’ın baskın yapacağının istihbaratı üzerine üç koldan arkadaşlar hızla Beadre’ye gitmişler. Beadre, Laleş’e yakın ama ovalık bir yerde, büyük bir Êzîdî köyüdür. Beadre’den Duhok’a kadar geniş bir arazide, yani Şexan bölgesinde gerillanın buralarda etkinlik göstermesi son derece önemli bir adımdır.

 

Laleş’te ilk adımlar

Akşama doğru Laleş’i görmek için yeniden harekete geçtiğimizde heyecan doruktaydı. Altı kadın beş erkek arkadaş Laleş’e girecek, hem halkı görecek hem de kutsal mabetleri ziyaret edecektik. Taburun tepecileri Laleş vadisine ineceğimizden haberdar edildi. Olası bir durum için telsizden uyarılar yapıldı. Tepecilerin bulunduğu yer Laleş’in hemen on dakika yukarısıydı. Araziye hakim bir yerdeydiler. Hızlı adımlarla yürüyerek, güneş batmadan Laleş’e girmek istiyorduk. Aksi takdirde büyük tapınağın içine girmek için gecikebilirdik. Bir, iki virajdan sonra tepeye çıktık. Laleş vadisine doğru inişe başladık. Vadinin ortasından geçen tek patikadan aşağıya doğru indikçe arazinin dağlık yer olması dikkatimi çekti hemen. Meşe ağaçlarının kapladığı vadi oldukça yeşildi. Vadinin kadim patikasından indikten beş dakika sonra vadi adeta bir sır perdesi gibi açıldı ve karşımızda Êzîdîlerin kutsal tapınağı Laleş görünüverdi. Laleş, öyle bir yerdeki insan, köyün yüz metre yakınına gelmeyinceye kadar tahmin edemiyor böyle bir yeri. Ta ki köyün dibine gelmeyinceye kadar fark edilemiyor. Son derece akıllıca tespit edilmiş bu yerde, kutsal mabetler yüz yıllardır saklanabilmişti. Musul ovasından buraya doğru gelmek kolay değil. Çünkü Laleş vadisi civarın en güvenlikli yeridir. Laleş, hemen aşağısındaki ovanın bittiği yerden yükselen dağlık bir yerde olmasından dolayı kale gibiydi. Güney tarafından göz alabildiğince Musul ovası görünüyordu. Laleş, öyle bir stratejik yerde kurulmuş ki ovalardan kimsenin gelip kolay zapt edebileceği bir yer değildi; yani oldukça savunmaya elverişli bir yerdi. Sürekli katliamlardan geçirilmiş Êzîdîler ancak dağların kuytu yerlerinde inançlarını böyle yaşatabilmişlerdi. İlk Hıristiyanlardan olan Asuriler de Kürdistan’da manastırlarını hep en sarp yerlerde, şikeftlerin içinde, kaya oyuklarında yapmışlar. Bana böyle bir çağrışımı da yaptırdı. Bazı yapılar, oda şeklindeki bölümler şikeftlerin içindeydi. Kimisi de kaya atlarına bitişikti. Birçok yer altı gizli bölmelerinin olduğu anlaşılan bir arazisi vardı. Sağ yamaca kendimizi vererek yukarıdan Laleş’i izlemeye başladık. Zeytin ağaçları koyu yeşil rengiyle ve narin görünümleriyle tarihi yapılara güzel bir hava katmış. Her yer insanla doluydu. Çocukların sesleri tüm seslere baskın geliyordu. Normal koşullarda Laleş, sadece kutsal günlerde ziyaretçilerin akınına uğrarken kutsal mabetlerin koruyucuları, hizmetkarları dışında kimsenin burada kalmasına izin verilmezmiş. Ancak IŞİD’ten kaçmak zorunda kalan Êzîdîler zorunluluktan dolayı sığınmışlar buraya. Üç bin kişinin olduğu söyleniyordu. Evler olmadığı için gelenler kutsal mabetlere, avlulara, damlara, sokak aralarına yerleşmişti. Başını koyacak her yere sığınmış insanlar, çaresizlik içindeydiler. Oyun oynayan çocuklar ve evlerin damlarında bulunan insanlar bizleri ilk görenler oldu. Bizim olduğumuz yamaca bir odaklanma yaşandı. Geldiğimiz anlaşıldı hemen. Oysa niyetimiz Laleş’i üstten biraz izlemek, ardından aşağıya inmekti.  Köyün içinde bir hareketlilik başladı. Bu nedenle hızlı bir biçimde kendimizi aşağıya bıraktık. Birkaç dakika içinde kutsal toprak Laleş’deydik. İnsanlar bizi görür görmez hemen yanımıza gelmeye başladılar. Kısa zamanda etrafımız kalabalıklaştı. Herkes biz gerillaları görmek için tarihi binaların damlarına çıkmış, etrafımızda toplanmaya başladı. Gerillaya büyük bir sempati vardı. Kurtarıcı gözüyle bakılıyordu. Hemen yanı başlarında Laleş’i savunmak için gelen gerillaları görmek onlar için de heyecan vericiydi. PKK, Şengal’i savunmak için göstermiş olduğu kahramanlıkla Êzîdîlerin büyük sempatisini kazanmıştı. Birçoğu ilk kez gerillaları görüyordu. PKK, Önderliği ilk kez duymaya başlıyorlardı. Hatta çoğu PKK ismini bile doğru dürüst söyleyemiyordu. Bu Şengal’de güçlü bir örgütleme yapmamak, kendimizi yeterince tanıtmamakla ilgili bir durumdu. Daha önce halk içinde bazı kadrolarımız faaliyet yürütmüş olsa da bu son derece zayıf kalmıştı. Şengal katliamından sonra birçok Êzîdî yeni yeni bizleri tanımaya başlamıştı. Bir yandan etrafımızdaki kalabalığa selam veriyor bir yandan da Laleş’deki kutsal yapıları gözlerimizle kolaçan ediyorduk. 

Mistik, tarihi bir havası yüzüme çarptı hemen. Ne kadar ayrıntı varsa, her tarihi yeri, Êzîdîlerin yaşam biçimlerini kaçırmak istemiyordum. Kutsal bir mekan olduğu için insanların ayaklarında ayakkabı yoktu. Buranın geleneğine göre ayakkabı ile dolaşmak kutsal toprakları kirletiyor. Kadın ve erkeklerden oluşan bazı insanlar kutsal binaların önlerini süpürüyorlardı. İlk gözüme çarpan manzaralardan biri bu oldu. Elinde çöp torbalarıyla insanlar ibadetvari bir biçimde avluyu süpürüyordu. Tarih öncesinden kalmış gibi duran yaşlı bir Êzîdî sıcak bir selamla elimize yapıştı. Sevgisini göstermeye çalışıyordu. Yaşı yetmişin üzerinde, beyaz kefiyeli, beyaz abalı, beyaz saçlı, uzun sakallı bu yaşlı insanın yüzü kırışıklarla doluydu. Yüzündeki derin çizgilere ve aşırı kırışmış, kederli yüze bir an gözlerim takıldı. Laleş’de sanki tarih öncesinden gelen, bu çağa ait olmayan böyle kadınlı erkekli yaşlı insanlar vardı.  Eski dünyanın insanlarına ait bu insanlar epey ilgimi çekti. Erkeklerin bir kısmı uzun sakallıydı. Yaşlı kadınların kafaları beyaz örtüyle sarılı, büyük kofi, yüzlerinde mavi dövme vardı. Genelde saçları ortadan ikiye ayrılmış, temiz yüzlü, otantik özellikleri belirgin olan kadınlardı. Birçoğunun fistan biçimindeki elbiseleri beyaz renkliydi. Genç kadınların kafalarının açık olması, rahat kıyafet giymeler, erkeklerin olduğu ortamlardan kaçmamaları, mabetlerde ortak ibadet etmeleri, hatta din görevlisi kadınların olması epey dikkatimi çekti. Beyazlar giyinmiş birkaç kadın tapınak görevlisini gördük. Evlenmemişlerdi, sadece tapınağın hizmetkarlığına kendini adamış bu kadınlar Hıristiyanlıktaki rahibeleri anımsatıyordu. İslami gelenekte olduğu gibi kadının kafasını kapatma geleneği yoktu. Êzîdîlikte kadının durumunu gözlemleyip, anlamaya çalışıyordum. Bunun için gözlerim hep kadınlara takılıyordu. Kadına yaklaşım Aleviliktekine benzerdi. Dua edilen yerlerin birinde, küçük bir bölümde,  güzel bir kadın resmi vardı. Diğer inançlarda daha çok erkek resimleri varken Laleş’de de sadece bir resim vardı ve o da bir kadın resmiydi. Son derece, narin, estetik bir görünüme sahip kadın figürünün önünde dua edilmesi epey dikkatimizi çekti.

Etrafımızdaki yüzlerce insandan oluşan kalabalıkta ilerlemek giderek güçleşiyordu. Arkadaşlar olarak birbirimizden kopmamaya çalışıyorduk. Ama kalabalıkta bunu başarmak zordu. Özellikle biz kadın gerillalara büyük bir ilgi vardı. İnsanlar bize selam vermek, yakından görmek istiyorlardı. Silahlarımıza ilgiyle bakıyorlardı. Belki de IŞİD’in en çok kadınlara yaptığı büyük katliamdan sonra dağda yaşıyor olmamız, savaşçı kadınlar olarak tanınmamız ilgi çekiciydi. Arkadaşların yanına gelen bazı genç kızlar silah eğitimini almak istediklerini söylemişler. Gösterilen bu yoğun ilgiden memnun kaldık. Herkes bizleri evlerine yemek ve çaya davet ediyordu. Çocukların ilgisi ise daha farklıydı. Minik kafalarını kaldırarak bakışlarını bizlerden ayırmıyorlardı. Bir çocuk bana zemzem suyu denilen Kani Sipi’nin suyunu bir küçük şişe içerisinde verdi. Bir süre sonra bizler de var olan geleneğe uyarak ayakkabılarımızı çıkartarak yürümeye devam ettik. Meydana Meleke’ye girdiğimizde resimlerden gördüğümüz o siyah yılanlı kutsal mabet karşımızdaydı.

Kapının girişindeki duvara yapılan siyah yılan kabartmasına baktık, inceledik bir süre. Siyah yılanı görünce Laleş’de olduğumuzu daha derinden hissettim. Hepimizin gözü yılana odaklanmıştı. Yılan bir delikten çıkmış gibi yapılmıştı. Yılan figürü Laleş’in en belirgin sembollerinden biridir. Önünde resim çektik. Siyah yılan kutsaldır, öldürülmesi yasaktır. Bereket getirendir ve koruyucu yönü vardır. Laleş’in koruyucusudur aynı zamanda.  Yılanın kutsal görülmesi Tanrıça, kadın kültürüyle ilişkilidir. Bunu gerçekliği burada hemen hissedebilmek mümkün. Yılanın erkek egemenlikli mitoloji ve dinler tarafından sürekli kötülenmesi, yoldan çıkmış kötü bir kadınla ya da şeytanla ilişkilendirilmesi sonradan yaratılan bu cinsiyetçi ideolojilerle bağlantılıyken Laleş’de bu yaygın görüşün dışında farklı bir düşünce ile yaklaşılması dikkat çekiyor hemen. Kürtlerin genelinde siyah yılan hala evin koruyucusu olarak görülmektedir. Bunun için her evin bir siyah yılanının olduğu, bu yılanların öldürülmemesi de neolitik kadın kültürünün geleneği olarak gelmiştir günümüze kadar. Hatta köylerde hala siyah yılan derisi kadınlar tarafından evlerin köşelerine asılmaktadır. Kadınlar saçlarını yılan derisine değdirerek uzayacağına inanmaktadırlar. Bu yılan figürünün anlamını etrafımızdakilere sorduğumuzda  “Nuh peygamber tufandan kaçarken sefinesine açılan delikten gemiye su girmeye başlayınca bu siyah yılan o deliğe kendisini tıkayarak geminin su almasını önlemiş. Böylece insanlık boğulmaktan kurtulmuş.” Cevabını aldık. İlginç bir hikaye… Burada da yılanın kurtarıcı, koruyucu vasfını görmek mümkün.  Êzîdî inancında yılan koruyucudur, dayanıklıdır, güçlüdür…

Laleş’in birçok yerinde, kutsal mabetlerin içerisinde zeytinyağından yapılma çıralar kutsal ışık yayıyordu.  Çıraların yandığı birçok yer vardı. Kani Spinin olduğu büyük mabete girdiğimizde de kapının önünde yanan çırayı öptük. Eşiklere basmadan, çıraların yandığı duvarları öperek geçmek gerekiyordu. Odaların birinde zeytinyağı deposu olarak kullanılan topraktan yapılmış büyük testiler vardı. Çıraların yağı bu testilerin içindeydi. Testilerin etrafı zamanla katran gibi siyahlaşmıştı. Yine çıraların yaydığı alev isinden dolayı tavan ve taş duvarlar siyahlaşmıştı. Yüzyıllardır içeride çıralar yanınca siyahi parlak bir tabaka oluşmuş. Çıraların olduğu duvarları öptük. Her yerde çıraların yanıyor olması, havaya yayılan koku içerinin daha mistik bir havaya bürünmesine yol açmıştı.  Şeyh Adi’nin türbesinin olduğu bölümde bu tarihi şahsın varlığını hissetmeye çalıştım. Bize tapınakta eşlik eden, tanıtan görevlilerin gösterdikleri kurallara eksiksiz uymaya çalışarak, ibadethanenin içini gezdik. Kutsal Kani ise yer altında, mahzen gibi bir yerdeydi. Yer altında şikeft tarzında bölümlerin olması mabete gizemli bir hava veriyordu. 

 

Ateşe tapanların yurdu

Güneşin batmasıyla, Meydana Meleke’de,  iki kadın ve iki erkekten oluşan görevliler “Ya Tawusa Melek” diyerek ateş yaktığında, bıçak keser gibi bir anda kalabalık sessizleşti ve ateşe doğru duruldu. Görevliler ellerinde çıralarla, tütsü şeklinde çıkan dumanları herkesin üzerinde gezdirdi. Kutsal ışığın iyilik getirmesi dilenerek saygıyla duruldu. Alevle karşılaşan insanlar ise yanlarından geçen aleve elleriyle dokunuyor, sonrasında aleve değen parmağını öperek saygı gösteriliyordu. Ateş, ışık baş tacı yapılıyordu.  Atik hareketlerle yapılan bu tören her gün tekrarlanmaktadır. Her sabah güneş doğduğunda kapılar açılır. Ve akşam güneş battığında ise kapılar kapatılmadan önce çıralar yakılarak odaların içi tütsülenir, alevden geçirilir. Bu şekilde ateşle içerisi aydınlanır, kötülüklerden arındırılır, temizlenir.  Güneşin ve ateşin kutsal görülmesi çok eski ve anlamlı bir tapınma biçimidir. Bu nedenle sabah erken, güneş doğmadan önce kalkmak, güneş selamlanarak güne başlanılması son derece güzel bir ibadet biçimidir. Êzîdîlerde ateş kutsal olduğu için ateşe tapanlar olarak isimlendirilmişler. Ateşin kutsallığı özünde tüm Kürtlerin inancıdır. Ama Êzîdîler de bu yön daha fazla korunmuş, daha da belirginlik kazanmıştır. Güneş kutsal olduğundan tapınağın birçok yerinde kabartmalar güneş motifleriyle doluydu. Êzîdîliğin sembolü olan kutsal sivri kubbeler de birer güneş ışınını temsil etmektedir. , Çıralar yaşamın en saygı duyulan bir parçası olduğu Êzîdî inancı ışıklı, aydınlığı esas alan ve yaşamın temel bir ilkesi olarak kutsanması son derece anlam zenginliğiyle doludur. Laleş’in neresine baksak kutsallıklarla karşılaşıyorduk. Üç yüz altmış altı kutsal figürü temsil eden yapılar vardı. Her birinin zengin bir anlamı var. Maddiyatçılığın insanı yok etmekle yüz yüze bıraktığı günümüzün aksine Laleş’de maneviyatın, kutsallıkların merkezi olarak her bir taşın, duvarın, kabartmanın ve yapının kutsal bir anlamı vardı.  Buradaki kutsallıklar yüzlerce yıldır bizlere ruhun ve düşüncenin iyilik, güzellik, temizlik ve doğrulukla dolması hakikatini öğretmeye çalışıyordu.

Hava kararmaya başladığında kutsal yapılardan çıkarak yönümüzü geldiğimiz vadiye çevirdik.  Kalabalık içerisinde zar zor, arkadaşlarla bir araya gelebildik. Vadiye giren patikaya kadar çocuklar arkamızdan gelmeye devam etti. Yeni öğrendikleri “biji Serok Apo” sloganlarıyla çocuklar bizleri Laleş’ten uğurladı. Halkın ilgisi hoşumuza gitmiş olsa da Laleş’e sığınmış Êzîdîlerin zor koşullarda, perişan durumda olmalarından dolayı burukluk yaşayarak ayrıldığımızda çocukların sesleri hala geliyordu. Bu kez yukarıya çıktıktan kısa bir süre sonra Laleş’i bir anda gözlerden ırak tutan, saklayan perde kapandı gene. Bir anda kalabalık bıçak keser gibi bitti.  Her şey arkamızda kalmıştı. Artık çocukların sesleri duyulmuyordu. Kısa süreli Laleş ziyaretimiz oldukça heyecanlı geçmişti.

İz bırakan anılar

İki gün kaldığımız Laleş’te zaman su gibi akıp geçti. Kadın yoldaşlarla toplantı yaptık. Çalışmaları daha fazla geliştirmek için değişik öneriler gelişti.  Gerekli perspektifleri verdik. Aralarda arkadaşlarla bol bol sohbet ettik. Laleş’e ilk girdikleri zamanı, yaşadıkları anıları, Êzîdîlerden duydukları katliamı, onların gerillaya olan sempatileri örneklerle anlatıldı. Birçok arkadaş ilk kez Êzîdî halkını görmüştü. Halkın yaşadığı katliamdan oldukça etkilenmişlerdi. Kısa sürede halkla iyi bir diyalog yakalayabilmişlerdi. Gerillanın Laleş’de olduğunu duyan birçok kadın, yaşlı ve özellikle çocuklar arkadaşları görmek için geliyorlardı. Bu süreçte yanımıza ziyaret amaçlı gelen Êzîdî çocukları, gençleriyle epey diyaloglarımız oldu. Bu insanların çoğunluğu Şengal’deki katliamdan kaçan insanlardı. Birçoğunun akrabaları IŞİD tarafından öldürülmüş, kadınları ganimet olarak Musul’a götürülmüş. Bir yaşlı kadın kızının götürüldüğünü ağlayarak söylüyor bize. Halktan dinlediğimiz kadarıyla bazı kadınlar IŞİD’in eline geçmemek için kendilerini kayalıklı yerlerden aşağıya atmışlardı. İnanılmaz olaylardan bahsediyordu bu insanlar… Hala çocuk yaşında olduğu anlaşılan Ferman isimli bir genç ise annesinin Şengal’in işgal edildiği gün kalp krizi geçirerek öldüğünü söylüyordu. “Katliama dayanamadı yolda aniden kalbi tuttu ve orada yaşamını yitirdi” derken gözlerinin içinde derin bir keder vardı. Şengal’den kaçış hikayesini anlatırken bir yandan da yaralı ayaklarını açıp bizlere gösterdi. Şengal’e ilişkin birçok şey anlattı; bize Êzîdî kültürünü tanıtmaya çalışıyordu. Güzel, sade bir Kürtçesi vardı. Şengal’den açılan koridorla Rojava’ya gidişlerini anlatırken yaşadıklarını anlatamayacak kadar zorlanıyordu. On altı yaşında olmasına rağmen yaşamında ikinci kez böyle ferman gördüğünü söylüyordu. Birincisi 2007’deki Şengal’de yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği katliam ve ikincisi ise bu son olanıydı.  Bu nedenle artık ismini Ferman yaptığını söyledi. Yanındaki akrabası olan arkadaşının ise Mushaf olan ismi Êzîdîlerin kutsal kitabının ismiydi. Ancak o da kendisine yeni bir isim olarak Tufan ismini almıştı. Êzîdî fermanından dolayı isimlerini Ferman ve Tufan yapan bu iki çocukların hikayeleri  en çok iz bırakan anılarımızdan biri oldu.

Katliamdan kaçan Êzîdîler gerillanın Laleş’deki varlığından hoşnuttu. Birçoğu PKK’nin kendilerine yardımcı olduğunu, katliamdan kurtardığını söylüyordu. Peşmergenin bir fişek patlatmadan Şengal’i IŞİD’e teslim etmesine çok öfkelilerdi. KDP’nin oyunlarına gelmişlerdi. Herkesin IŞİD’ten kaçtığı bir ortamda gerillanın süratle savaşmak, halkı korumak için IŞİD’e karşı aktif bir direniş içerisinde olmasından büyük güç almışlardı. Bunun için gerillaya büyük bir sempati doğmuştu. Rojava’ya geçen ve sonradan Laleş’e gelen bu insanlar YPG-YPJ’nin direnişinden, kendilerini sahiplenmesinden, büyük zorluk ve tehlikelere rağmen halkı güvenlik koridoru açarak katliam yerinden tahliye etmesine vurgu yapmadan konuşmalarına başlayamıyorlardı.

Tarih bir kere daha canlanıyordu. Êzîdîleri kurtaran yine Şengal dağı olmuştu. Bu sefer gerillalar geçmişin Derweş ve Edulelerini temsil ediyorlardı. Êzîdîlerin başına gelen bu büyük katliama, yaşanan büyük trajediye gözlerimizle tanıklık ettik Laleş’de. Gerillanın anında, etkili müdahalesi olmasaydı Şengal’den sonra hedef Laleş’di. Bu yönüyle buraya gelen arkadaşlar Laleş’in korunmasında yer alarak tarihi bir sorumluluğu yerine getirmiş oldular. Laleş bombalarla patlatılmış olsaydı, Êzîdîler bir daha kendilerine gelmezdi. Bunun düşüncesi bile korkunçtu. Yüzlerce yıllık kutsal yerlerin yok edilmesi, Ortadoğu’nun en eski kültürlerinden olan Êzîdîliğin ölümcül darbe alması demekti. Laleş’de geçirdiğimiz iki günlük zaman bu açıdan dopdolu geçti. Birçoğunu tanıdığım yoldaşlarımızı yeniden görmek güzeldi. Xerê dağının arkasında Laleş’in bu kadar yakın olabileceğini düşünmemiştim hiç.  Değişik duygular yaşadık bu günlerde. Yanımızdan birkaç hafta önce gönderdiğimiz arkadaşlardan bir olan Rojda arkadaş, tam Laleş’e ayak bastığım gün bana verilmek üzere not yazmış. Notunda Laleş’ten bahsetmiş. Bu yerleri mutlaka görmem gerektiğini söylemiş. Daha not elime gelmeden Laleş’te yeniden buluşmak da farklı bir duygu yarattı. Laleş’de olduğum bu iki günde güneşin doğuşu ve batışına Êzîdîlerin gözüyle bakmaya çalıştım. Aslında biz gerillaların da yaşamında güneş ve ateş çok önemli yer tutuyor. Dağların doruklarında güneşin doğuşunu ve batışını izlemek gerillanın en sevdiği, güzel duygularla dolup taştığı andır. Dağda, doğayla iç içe olan yaşamımızda güneş ve ateşin çok büyük yeri var.

Biz gerillalar için de güneş ve ateş kutsaldır. Güne güneşi kutsayarak başlamanın verdiği kültür güzel bir kültürdür.  Çıraların binlerce yıldır sönmediği alevin, aydınlığı temsil ettiği bu coğrafyada her yerde hala çıraların yanıyor olması, ocağın hiç sönmüyor olması da apayrı bir ruh yaratıyor. Hala dağların doruklarında ateşler yanıyor. Mimarinin güneş ışınlarını sembolize eden motiflerden olması hayranlık uyandırıyor. Diğer dinlerin esas kaynaklarından biri olarak Êzîdîliğin yaşaması, kendisini özgür bir şekilde, yenilemiş olarak yaşatması son derece gereklidir. Ancak bu şekilde Êzîdîler kapalı bir toplum olma özelliklerinden kurtulmuş olabilirler. Ve işte o zaman Êzîdîliğin özündeki toplumsal kültür daha özgürce gelişme kaydeder.

Güneş batmadan önce Laleş’ten, yoldaşlardan ayrılmak kolay olmadı. Gözüm hep arkalardaydı. Arkadaşlardan ayrılırken bu kutsal ortamı, yoldaşları tek tek beynime kazıyarak eski patikadan bıraktık kendimizi. Tarihi günleri yaşadığımız bu günlerde Laleş’de yoldaşlarımızla geçirdiğimiz iki gün çok anlamlıydı. Yoğun duygularla ayrıldık Laleş’ten. Derin vadiye indikçe, uzun bir dağ silsilesini ve Laleş’i daha gerilerde bıraktık… Savaşın yoğun olduğu böylesi bir süreçte her şey öyle hızlı gelişiyor ki… Güneş uzun ışıklarını çekerken kutsal toprakların rengi artık kıpkırmızı olmuştu. Hep iyilik, aydınlık ve güzelliklerin eksik olmadığı özgür bir yaşamın yaratılması dileğiyle…