Bir hikaye bir resim

Raperîn Zin

Karanlık bir geceydi. Sis çökmüştü dağların başına. Ağaçlar bir masalın içinden başlarını uzatmış gibi duruyordu. Renkler birbirine karışmıştı. Bu karışmada bir bütünleşme vardı. Sessizlik hakim olmuştu geceye. Yürüdüğümüz patikalar usta bir ressamın fırça darbeleriyle, hesaplanarak bu masalsı orman içinde açılmış gibiydi.

Birbirimizin ayak izlerini görmeden ama hissederek ilerliyorduk. Önümüzdeki yol arkadaşlarımızdan birinin rüzgarla burnumuza ulaşan kokusu yolumuzun menzilini belirliyordu. Gecenin kokusu, yürüyüşün kokusu, ağaçların kokusu ve hatta baykuşun kokusu bile bir gece yürüyüşünün temposunu belirliyordu.

On kadın ormanın kuytuluğunda, uçurumların kıyısında ve karanlığın kucağında ilerliyorduk. Sağımıza solumuza bakarak gördüklerimizden çok görmek istediklerimizi bu karanlığın içinden çekip çıkararak ilerliyorduk.

Hepsi inci tanesi gibi dizilmiş sırayı bozmadan ilerliyor. Ben en sondayım ve en baştaki arkadaşın “ilerde oturacağız. Kısa bir mola veriyoruz.” sözü geliyor sırayla.

Dört adımdan sonra sırtımı bir taşa dayayarak oturdum. Benden önce yetişenler sırtını çantalarına ve ağaçlara dayayarak oturmuşlardı. Kefiyenin altında gizlice sigarasını yakan arkadaş sırayla avucunun içinde tuttuğu sigarayı dolaştırıyor. Sigara bana ulaşınca içmediğimi hatırlayan arkadan birden elini geri çekiyor.

“Ben de bırakacağım bunu. Nefesimi kesiyor. Sigarayı eskiden devrimcilikle çok özdeşleştirmişlerdi. Belki bu bende bir özenti yarattı. Ama şimdi bu bağımlılığın devrimcilikle uyuşmadığını daha iyi anlıyorum. Devrimci dediğin tüm alışkanlıklara karşı koymayı bilen ve onlara yenilmeyen kişidir.”

Sonra gülümseyerek:

“Sigara içen biri olarak bu kadar teori yapmam pek yerini bulmadı. Değil mi?”

Ona gülümseyerek baktım. Başımı söylediklerini onaylar biçimde salladım.

Benim de eskiden sahip olduğum alışkanlıklarımı ve bana hala hâkim olan şeyleri düşündüm. Sessiz bir anlaşma oldu aramızda. O sigarayı hala bırakmamıştı ve ben de hala aşamadığım alışkanlıklarım nedeniyle konuşmayı çok fazla uzatmaktan yana değildim. O, avucuna sakladığı sigarasından son bir nefes alırken öncünün sesini duyduk. Arkadaşı öne çağırdı.

Bense sırtımı taşa yaslayıp gözlerimi gökyüzünde sıralanmış yıldızlara dikerek dağlarda yıldızlara bakmanın güzelliğinin tadını çıkarmaya başladım. Yıldızların parlayıp sönen ışıkların altında gözlerime çöken yorgunluğun beni sarmaya başladığını hissettim. Gözkapaklarım yavaş yavaş kapanırken arkadaşların sesini hayal meyal duyar gibi oldum.

Bana birkaç saniye gibi gelmişti ama saate baktığımda yarım saat geçtiğini anladım. Arkadaşlar gitmişlerdi. Aklıma ilk gelen çok zaman geçmediği için patikadan ilerleyerek onlara ulaşabileceğimdi. Hızla kalkarak yürümeye başladım. Biraz sonra patikalar ayrılmaya başladığında ayak izlerini inceleyerek ilerlemeye çalıştım. Bir süreden sonra ise artık izleri takip edemiyordum. Bu şekilde onları bulamayacağımı anlamıştım. Bir gerilla kuralına göre birbirimizi kaybettiğimiz yerde kalmalıydık ve fark eden arkadaşlar gelip alırlardı. Bu ilk öğrendiğim gerilla kuralı olmasına rağmen ben patikalar içine dalarak kaybolmuştum. Eski yerime de dönemiyordum. Etrafıma baktığımda ağaçlar gözümde büyümeye, her kayalık ve karartı ürkütücü bir şekil almaya başladı.

“Hayır korkmamalıyım. Silahım yanımda. Arkadaşlar beni mutlaka bulacaktır.” diye kendimi teselli etmeye çalışırken bir yandan da bu dalgınlığıma ve kuralsızlığıma kızmaya başlamıştım. İçimden bir ses:

“Ya geri gelir de beni bulamazlarsa. Ben onlara ulaşamazsam…” diyordu. Kendimle savaşımım sürerken aklıma askerlerle karşılaşırsam ne yapacağım geldi. Hemen silahımın namlusunda mermi olup olmadığını kontrol ettim. Sonra kendi halime güldüm. Eminim yanımda biri olsaydı o da bu halime gülerdi. Zaten yürüyüşe çıkarken mermiyi önüne vermiştik. Emniyeti açtım ve bulunduğum yerin çok iyi olmadığını düşünerek biraz ilerdeki tepeye doğru tırmanmaya başladım. Gerilla için yüksek yerler her zaman güvenlik demekti. Yukarıya doğru tırmanırken sürekli arkadaşların sesini duyar gibi oluyordum. Etrafımda ise ağaçlardan başka bir şey yoktu. Ne yapmam gerektiğini düşündüm. Artık yönler iyice karışmaya başlamıştı. En iyisi yukarıda uygun bir yere çıkıp havanın aydınlanmasını beklemekti. Bu araziyi hiç tanımıyordum. Ama hava aydınlanırsa mutlaka birbirimizi bulabilirdik. Bu dağlar bizim yurdumuzdu. Bizim mekânlarımızda kaybolmak uzun vadeli olmazdı. Mutlaka patikalar bizi birbirimize ulaştırırdı.

Kulağıma su sesi geldi. Biraz ilerde bir taşın dibinden çıkan su taşlara çarpa çarpa iniyor ve suyun kokusu bana kadar ulaşıyordu. Ormanda telaşla ilerlerken çok terlemiş ve susamıştım. Suya doğru ilerledim. Boşalmış şaşal şişesini çantamın yan gözünden çıkarıp kaynağa daldırdım. Çantamda biraz limon tuzu ve tuz vardı. Bunları karıştırarak bir gerilla serumu yaptım. Susuzluğuma ve bitkinlikten adım atamayan dizlerime çok iyi geldi.

Günlerdir yürüyorduk. Herkes çok yorgundu ama en çok ben yorulmuştum. Çünkü grup içindeki en yeni kişi bendim. Dağlara, yollara ve yolculuklara hala yabancıydım. En azından onlar kadar tecrübeli değildim. Onları düşünürken:

“Acaba yokluğumu fark etmişler midir? Geri dönüp de beni bulamayınca ne yapmışlardır?” dedim kendi kendime. Onları düşünmek bile içimi ısıtmıştı. Mutlaka beni arıyorlardı. Onlarsız kalmak ne kadar da zordu. Bu yolları ve karanlıkları defalarca onlarla aşmıştım. Ama böyle bir ıssızlık çökmemişti içime.

Arkadaşlarla naylon altında geçirdiğimiz o yağışlı sonbahar günü geldi aklıma. Hava çok soğuktu. Odun toplamaya ve göreve gidenlerin hepsi sırılsıklam olmuştu. İçerde yakılan çarber etrafında toplanan altı kadın neşeli kahkahalar atarak ve gök gürültüsüne, yağmura aldırmayarak hayatın tadını çıkarıyorlardı. Bir arkadaş korkunç bir gürültüyle çakan şimşek sesine sevinerek:

“Bu şimşekten sonra kesin birkaç mantar fırlamıştır yerden. Yarın erkenden gidip aramalıyız.”

Bense her şimşek sesiyle birlikte yanımdaki arkadaşa biraz daha sokuluyordum.

“Kimin ayağında mantar var?” dedim merakla. Kahkaha sesleri çoğaldı ve:

“Ayak mantarı değil Kürdistan mantarı…” dediler. O soğuk havada herkes kurunduktan sonra tek battaniyemizi üstümüze atarak ve birbirimize iyice sokularak uyumaya başladık. Öyle sıcaktılar ki. Naylona çarpan yağmur damlalarının sesi bazılarına işkence gibi gelse de yoldaşlarımın koynunda bana bir ninni gibi geldi o gece. Islanmayı da çarber başında kurunmayı da, tek battaniye altında uyumayı da en çok o gece sevmiştim. Bir süre sonra bir arkadaşın seslenmesiyle hep beraber diğer tarafa dönerek uykumuza devam ettik.

Şimdi yanıbaşımdaylarmış gibi bir sıcaklık yayıldı içime. Sonra bir rüzgar yüzüme çarpıp geçince yalnız olduğumu ve arkadaşlardan koptuğumu tekrar hatırladım. İçimi bir sıkıntı kapladı ve keşke bir rüya olsaydı dedim.

Ümitsizliğim daha da büyüdü. Onları bir daha görememe korkusu iyice çoğaldı. Birden onlara karşı bir kızgınlık yükseldi içimde.

“Neden beni bıraktınız?” diye bağırdım.

“Sessiz ol yoldaş. Düşman yakın. Ne oldu?” dedi bir ses. Sırtım kayada, mola verdiğimiz yerde duruyordum. Aynı yıldızlar başımda parlıyordu. Arkadaşım bana gülümseyerek:

“Uyudun mu yoksa? dedi.

“Hem de ne uyuma. Sizlerden kopup kayboldum bile.”

“Hadi be! Bravo sana. Çok yeteneklisin. Beş dakika içinde bu kadar şey mi yaptın?”

Sonra bana bakarak:

“Mola bitti. Hadi gidelim yoksa gerçekten kaybolacaksın.” dedi.

Kucağımdaki silahımı elime aldım. Arkadaşımın uzattığı eli tutarak ayağa kalktım. Bu elin sıcaklığı ne kadar da güzeldi. Bu eli hiç bırakmayacaktım.