Geçtiğimiz yollardaki izler

ADAR NURHAK

 Sinesinde sakladığı ne varsa, bugünlerde çiseleyecekti. Oysa kendi yatağında uyurken, eteğindeki taşları dökmeye yeltenmiş, kendisini çıplaklığa adamış birer düş yüklemişti onlara. Uyanır uyanmaz kendilerini kah bir kayanın, kah bembeyaz karın üzerine damlamış birer misafir olarak buldular.

Yağmur damlalarının tüm gayesi, üşümüş toprağın ellerine dokunmaktı. Toprağın yüreğini duymak için tüm kapıları bir an önce çalmanın telaşıyla yüklüydüler. Nisan yağmurları dokunur dokunmaz, toprağın donmuş, soğuktan çatlamış çehresi çözüldü. Zap, yüzündeki umut çimlerinin arasında gelincik yanaklarıyla gülümsüyordu. Tüm vadi yine Nisan yağmurlarıyla çağlıyordu.

Dola Şîvê’de, kabarmış suların arasında boğulmamak için çırpınan taşların, kayaların kimisi çıplak, kimisi yosun kaplıydı. Beni izleyenler ne düşünürdü acaba? Meraklı gözlerle etrafı kollayanların içten içe: “Bu da ne? Taşların üzerinden seke, seke geçmeye çalışan biri mi var?” diye sorduklarını hissettim. Kış boyunca ha çıktılar, ha çıkacaklar diyerek ot toplama hevesi ile bekledim, durdum. Hevesimden hiçbir şey yitmemişti. Vadi yeşerir yeşermez, karşı tarafta daha önce keşfettiğim yere ulaşmak için harekete geçmiştim bile. Taşlardan biri yosunlu, diğerleri basamayacağım kadar uzaktılar. Yosunlusuna basmaktan başka çarem yoktu. Ya suya basacaktım ya da suya... Yosunlu taşa basmam ile kayıp düşmem bir oldu çünkü sırtımda çantam ile düşünce geride görünen yalnızca kafamdı. Bir anda tüm bedenimle sudan çıkmış, karşılarında dikilmiştim yine. Ne refleks ama! Çantamdaki defterlerin ıslanma kaygısı mıydı beni bunca hızlandıran? Kesin olan bir tek şey vardı: “Baharın ilk duşunu almıştım, hem de saniyeler içinde. ”

Yanımdaki arkadaşları pek tanımıyordum. Gülmemek için kendilerini tutmaya çalışsalar da, gülmeden edemiyorlardı. Qandil’e gitmek üzere bir grup kadın arkadaşla yola çıkmıştım. Zap’taki noktalardan birine varmadan suya düştüm. Üzerimdeki sırılsıklam giysiden bir an önce kurtulmak istiyordum. Çantamda ne var, ne yok çıkarıp ortalığa serdim. Başta defterlere uzandı ellerim. Onları kurumaya terk ettikten sonra üşüdüğümü duyumsadım. Akşam üzeriydi, yüzüme, bedenime vuran rüzgarla giysilerim daha bir soğumuştu. Arkadaşlara döndüm: “Siz noktaya gidebilirsiniz. Ben arkanızdan gelirim artık. Defterlerimi kurutmadan gelemeyeceğim de!” Muzip, muzip güldüğümü fark edince “Herhalde en iyisi dediği gibi yapmaktır!” diye düşünmüş olmalılar; beni orada bırakıp kamp yerine doğru yol aldılar. Ben de hem defterlerimi hem de kendimi kuruttuktan sonra noktaya doğru yol aldım.

Noktaya ulaştığımda hava iyiden iyiye kararmak üzereydi. Bir sürü ses yükseliyordu. Arkadaşların kimisi voleybol oynuyordu. Sahanın etrafına birikmiş bir kalabalık vardı. Elbiselerim henüz tam kurumamıştı. Islak olduklarını biraz yakınlaşan biri hemen ayırt edebilirdi. Geceyi orada geçirdik. Ertesi günü erkenden yola çıkmamız gerekiyordu. Bize yolu gösterecek olan iki kurye arkadaş, daha akşamdan görevlendirilmişti. O gün de yine yağmur yağıyordu. Hafif bir yağmurdu bu kez yağan. Bir önceki günün tersine azar, azar ıslanacaktım.

 Zap suları kabardıkça kabarıyordu. Sular neredeyse bazı yerlerde artık hiç geçit vermiyordu. İri kıyım ağaçların gövdeleri devrilmiş, geçit olarak kullanılmaktaydı. Koca taşlar yığılmış, onlara basılıp geçiliyordu bazen.

Zap suyu denince, herkesin anlatacağı bir anısı vardır. Ve o gün de öylesi bir gündü. Bir yandan zorlu geçitlerden geçmeye çalışanlar, bir yandan büyük sulardan geçerken yaşamlarını verenler canlanıyordu dillerde. Tam bu anılardan bir tanesi anlatılıyordu ki; arkadaşlardan biri tüm gövdesini suyun içinde buluvermişti bile. Arkadaşların hepsi bir anda refleks halinde bana baktılar. Bana çok gülmüşlerdi, belki ondan. Bana; “şimdi gülme sırası sende!” dercesine bakıyorlardı. “Üzülme, herkesin başına böyle şeyler gelebilir.” Gülmemek için zor tutuyordum kendimi.

Yol boyunca arkadaşların hepsi değişik biçimlerde de olsa suya düşmekten kurtulamadılar. Bir tek grup komutanımız olan Rojîn arkadaş kalmıştı. Taşların üzerinden geçmeye çalışırken artık herkes gözünü ona dikmiş, düşüp düşmeyeceğini merak ediyordu. O ise bir asfaltta yürür gibi taşların üzerinden atlaya, atlaya her seferinde karşı tarafa geçiyordu, ne hikmetse. En usta oyuncular bile böylesi seyircilere dayanamayıp heyecandan elleri, ayakları birbirine dolanırdı bazen. Nereye kadar dayanacaktı.

 Mîros’a ulaşmak içindi tüm çabamız. Gün boyunca yürüdük. Arkadaşlarımızın noktasını arıyorduk. İkindi saatleriydi. Hava artık kararmak üzereydi. Arkadaşlar noktalarını değiştirmiş oldukları için onları belirtilen yerde bulamamıştık. Cihaz çağrıları yapılıyor ama hiçbir yanıt alamıyorduk. Böylesi durumlarda ne yapılırdı? Tabi ki kurşun sıkılırdı. Sesimizi duyurmanın başka bir yolu yoktu. Kısa bir süre sonra cevap olarak kurşun sesleri geldi. Sesler çok yakın bir yerden geliyordu. Her iki taraftan da sesin geldiği yöne doğru yürümeye başlayınca yolun ortasına varmadan karşılaşmıştık. Herkesle teker, teker tokalaştık. Rojîn arkadaş tam yerimize gidecekken yanımıza ulaştı. Üstü başı sular içerisinde, sırılsıklamdı. Başta kendisi olmak üzere orada bulunan ve yol boyunca eşlik eden arkadaşların hepsi gülmeye başladılar. Bizleri karşılamaya gelen arkadaşlar bu kadar neşeli gelen bir grup daha görmediklerini söylüyordu.

 Burada iki gece, bir gün misafir kaldık. Misafir demek gerilla literatürüne pek uymuyordu aslında. Misafirliklerimiz de bir başka olurdu o yüzden. Her şeye karşı büyük sorumluluklarla yaklaşılırdı hep.

Bir de uzun yıllardır tek bir insanın uğramadığı, tek bir misafirin gitmediği yerler vardı buralarda. Savaşın, yıkımın geliştiği her yerde yakılmış, yıkılmış alanlara rastlamak mümkündür. Botan’da böylesi yerler çoktur. Behdînan’ın Barzan alanında gördüğüm bomboş köyleri, boşaltılmış evleri hatırladım. Böylesi bir manzarayla ilk defa karşılaşmamdan mıydı? Yoksa yufka yüreklilik miydi? Buna yol açan. Yol boyunca çocuk oyuncaklarından tutalım yaşamın, her türlü izine rastladığımda, belleğimde sadece yanından geçtiğim bir enkaz yığını olarak kalmayacaktı. Bir sürü soru, bir sürü cevap... Sordum ve cevapladım, kendi kendime yapıyordum bunu. Kaçınılmazlıkları ve kurtarılabilecekleri düşünüyordum... Gözüme küçük bir bez parçasına doldurulmuş kazak söküğü orlonların orasında, burasındaki yırtıklardan dökülen bir bez bebek ilişti. Onu oraya düşürmüş, o hiç tanımadığım, gözlerine gülemediğim, eli topraklı çocuklar da dönecekti bir gün köyüne. Yaşlı insanları düşünüyordum. Derme çatma çardakların altında, bir ellerinde kıtlama şekerleri, diğerinde çaylar ile tüm sıcağa rağmen gölgenin tadını çıkaracaktılar yine. Bildiğim bazı köyler vardı, henüz insan eli çekilmemiş... Ekilmiş tarlaları, meraları vardı. Kendime geldiğimde, o köylerin belleğimde oluşturduğu şablonu buralara oturttuğumu fark ettim. Oysa şimdilerde çok sessizdi buraları.

Garê’de iken bir arkadaşımın anlattığı öykü aklıma geldi. “Siyanê” adlı çok güzel bir köye uğradığını anlatmıştı. Bu köyün bağlarından, bahçelerinden söz ediyordu. Asurîlerin yaşadığı bir köydü. Bu arkadaşın yolu günlerden bir gün Musul’a düşmüş. Orada tesadüfen Siyanê’,li bir köylüye rastlamış. Tekrar o köye geri döneceğinden söz edince, köylü elinde olmadan ağlamaya başlamış. “Süryani köylüsü ağlıyordu” dedi. “Sen gidince o köyün filan yerine git, orada bir bahçe var. Bir salkım üzüm kopar ve benim için ye !” demiş. Bir üzüm tadındaydı özlemi, yıllandıkça bir tutkuydu onun için köyü.

Böylesi yerlerde görebileceğimiz yaşam izleri sadece domuzların ayak izleriydi. Barzan alanında inanılmaz derecede çok domuz vardı. Ot köklerine ulaşmak için oluşturdukları çukurlara bakıyordum. Üzümü, tatlı meyveleri çok sevdiklerini öğrenmiştim. Üzüm zamanıydı; tek bir insan elinin değmediği bağlara erkenden dalmış, üzümlerini bitirmişlerdi bile. Şimdilerde buralarda bir sessizlik konuşuyordu.

Yürüyüşe kurye olarak katılan Mizgîn arkadaş, bu alanda yaşanan savaşı onun bağrında taşıdığı ihanet ve şahadetlerle dolu ikiliğini anlatıyordu. Tabi toprağa akıtılmış onca kanı düşündükçe yaşama kucak açmış Zagros eteklerinin, yaşam kaynağı olan bu toprakların neden yüzyıllardır hep ölüme tanık olduklarını düşünmeden edemiyordum. Bu kadar bereketli ve zengin olmalarımıydı buna neden olan? Dimağına baruttan başka bir şeylerin vuracağı güne duruyordu yine de. “Sen ey kutsanmış güzel, mezarından doğrulup çıkacak mısın acaba?” diyesim geliyordu. “Kim bilir belki de yoldasın...” Hayallerimin bir gün gerçekleşebileceğine inanmaktan yanaydım. Mutlaka değişmesi gereken bir şeyler vardı.

Kurye olup da aramıza katılan Zelal arkadaştan çiçeklerin de konuştuğunu öğrenmiştim. Mağrur duruşlarını görmüştüm kiminin. Gerçekten de öyleydi. Zelal’in çiçeklerin ne anlatmak istediğini hissetmesi için kokularını duyumsaması çoğu zaman yeterli oluyordu. Boynu bükük duruşuyla “Ben de varım buralarda, ama beni kimse görmüyor” diyordu bir tanesi. Kendini beğenmiş olanları ise, serilip serpilip, kokuları metreler öncesinden rüzgarın fısıltısıyla ulaşılmadık kulak, değmedik burun bırakmıyordu.

Yolun sonraki bölümünde, eski bir arkadaşımın kalıcı çobanlık yaptığını öğrendim. Avustralya’da büyümüş, teknolojinin en gelişkin düzeyde işlediği ortamlarda çalışmıştı. Sanki bir zaman tünelinin gizemine kaptırmış gibi çoban topluluklarının yanına, orta taş devrinin, o mezolitik çağın uzman çobanlar devrine ulaşmıştı demek. “On beş dakika daha gitsek o arkadaşı göreceğim” diyordum. Roj’u görme istemimin altında yatan temel etki, tüm zamanları hissetme tutkusuydu. Kıskanmıştım onu. Bazısının içinde tabi. “Nereden nereye” diyesi geliyordu.

 Yolculuğun tutkusunu paylaştığım iki kurye arkadaş, Mizgîn ve Zelal ile vedalaşma zamanımız gelmişti. Bundan sonrasını artık kendimiz yürüyecektik. Yol biraz da tehlikelerle dolu olacaktı. İçinde çete köylerinin, yine yol boyunca mevzilenen düşman karakollarının olduğu, çok dikkatli olunması gereken bir araziydi. Hep sarp kayalıklardan yürüdük. Gün boyunca, hiç durmadan yürüdük, sarp yerlerden yürüdükçe, susuzluğun hissine varıyordu insan. Reklam filmlerindeki, Arap çöllerinde yürürken birden elinde şaşalı ile “Su hayattır” diyen görüntüyü hatırlayıverdim. Bazen susuzluktan artık yürüyemez hale gelirdi insan. Serap görmüyordum. Kayalıkların arasında azıcık da olsa, güneşin henüz eritemediği kara takıldı gözlerim. Lapa lapa yağarken, dilimin üzerine damlayan taze bir kar değildi bu. Ama o ilk karın tadından da öte bir tat bırakmıştı; hiç unutamayacağım.

 Sace adında bir yere vardığımızda etrafın sessizliği dikkatimi çekmişti. Sace terk edilmişti, tek bir insan sesine rastlamak mümkün değildi. Sular dere yatağında süzülürken yalnızlığının üzgün ezgisi çalıyordu. Çektiği acıya rağmen dimağıma tatlı ferahlatıcı bir aksi oldu. Kana, kana içtik. Sace’nin yalnızlığı içinde, dere kenarındaki çalılıkların arasına bir bidon bırakılmıştı. Bir pekmez bidonuydu bu. Çok acıkmış olduğumuz o anda, üzüm pekmezi doldurulmuş koca bidondan biraz alsaydık bir şey olmazdı her halde. Böyle düşünüyordum. Arkadaşlar, kendi aralarında alıp almamanın tartışmasına başlamıştı bile. “Heval, biz biraz alalım, ne olacak?” “Olmaz! Bize ait değil...” Rojîn arkadaş çok ilkeliydi. “Ama bu kadar kalıpçılık da olmaz ki” diye geçirdim içimden. Baktım tartışmalar sonuç vermiyor. “Kimindir, heval Rojîn? ” Cevap aynı: “Bize ait değil!” “İki ihtimal var; ya KDP’nindir, o zaman kamulaştırırız ya da arkadaşlar bırakmıştır. Yani arkadaşların gönderdiği kuryelerindir. Demek istediğim bizim için bırakılmıştır. Bize aittir. Hadi Rojîn !”

Neyse, arkadaş zorla da olsa ikna oldu. Tehlike sahasından da çıkmış olduğumuz için çay yapıp, güzel bir yemek yeme fırsatımız olmuştu. Pekmezden yedikçe suyundan da içip yalnızlığını paylaşıyorduk. Tam kalkacaktık ki, Rojîn arkadaş demez mi: “Yahu arkadaşlar, kimsenin yanında bir şaşal yok mu? Yol için biraz şu pekmezden alsaydık!” Bütün arkadaşlar gülmeye başladılar.

Bundan sonra da hep yürüdük. Yürümeden, yapamazdı gerilla. Akışkanlığını yürümesine borçluydu. Geçtiği yolları yıkayan bir su gibiydi ayakları.

 Gün boyu yürümenin mükafatı olarak Kürdistan’ın en güzel iki suyunun birleştiği yere ulaştık. Avaşîn, maviliği ile en derin bakışlar yaratıyordu. Gözler suyu delip geçerdi. Dibindeki kumlarla karşılaşınca mesafelerin önemsizliğine inanılırdı. Yeter ki; ona bakarken mavi baksındı gözler. Yeşil, Basya suyu ile birleşince uzun zamandır mırıldanmadık bir türkü mırıldanır gibi, koskoca bir mesafe boyunca özgürce, yan yana bir özlemin gerçekleşebileceğine tanıklık ediyordu. Savaşın ve barışın diyalektiğini okudum orada.

“Heval, heval! Burada bir başka doğa harikasından daha söz etmiştiniz ya hani?”

“Orasını geçtik heval! Buraya gelmeden önce patikadan çıkıp gitmemiz gerekiyordu. Buradan yarım saat sürer”. Neden söylemediniz? Olsun! Geri dönüp göreceğim dedim.

Benim gibi çocukluk nöbetleri tutunca kimsenin durduramadığı Jînda arkadaşla birlikte koşa, koşa gittik. Yarım saatlik yolu on dakika içinde yürümüştük. Oraya ulaşmak için göze aldığımız tehlikeli bir patika vardı. Geçtiğimizde rahatlamıştık. Her şeye rağmen, buna değmişti. Koskoca bir kayayı, ortasından delip geçen, gürül gürül fışkıran bir su ile karşılaştık. Üç insan elini birleştirse ancak kavrardı onu. “Bu kendi başına bir nehirdir!” diyordum. Doğanın gücünü görmüştüm onda. Bu topraklara barış geldiğinde daha biz söylemeden burası dünyanın harikalarından biri olacak.

Yol boyunca ot toplama hevesim sürdü. Bazen burnuma çok tanıdık kokular geliyordu. Herkî’ye, karargaha vardığımızda, hava kararmak üzereydi. Gittiğimiz her yere önce karanlıkta dokunmaya alışmıştım. Çarçela’ya tırmanacaktık, ama Çarçela bu günlerde çok sinirliydi; kimseye geçit vermiyordu. Bizden önce Çarçela eteklerinden tırmanmaya yeltenmiş bir grup ölüm çemberinden dönmüştü. Bunu duyduğumuzda havanın düzelmesini beklemekten başka çaremiz yoktu.

Beş yıldızlı oteller görmüştüm. Hiç birini kıyaslayamıyordum. Oysa burada geçirdiğim günleri hiç unutmayacaktım. Keçileriyle ünlü Dola Bizina vadisinde kaldık. Bir anda bir sürü keçim olmuştu. Sürekli taze sütümüz oluyordu. Her taraf yeşermişti. Kengerler, mantarlar, leğen kadar mantarlar. Bir tanesi koca bir mangayı beslerdi herhalde. Kartal tepesinin eteklerinde durmuş etrafıma bakıyordum. Doğanın üretkenliğine şaşırmıştım. “Milyonlarca insana yetecek kadar ot var burada!” diyordum. Doğanın bu bereketini görselerdi gözleri kamaşırdı.

 Tabi onca keçi olur da çobanları olmaz mı? Arkadaşlarla sırayla çobanlık yaptık. Roj’u kıskanmama hiç gerek kalmamıştı artık. “Çobanlar, iyi kitap okur” dedi bir arkadaş. Ben de kendimi hemen önerdim. Keçileri toparlayayım diyordum ama keçiler sürekli kaçıyordu. Her biri bir tarafa doğru kaçtıkça bir o yana, bir bu yana koşuşturup durdum. Öğlene kadar kovalaşıp durduk. Kitap okumak bir tarafa, öğlene kadar kan ter içinde okuduğum tek bir şey vardı: “Aey, aey !” Keçileri toparlamak içindi bu.

Sonradan öğrendim. Keçiler çok ayrılabiliyor, uzaklaşabiliyor ama yine bir araya gelebiliyormuş. Birbirlerinden kopmuyorlardı. Bir diaspora değildi yaşadıkları. İşin raconunu öğrendim sonunda. Keçiler daha yeni yavrulamıştı. Oğlakların kavgalarını, oynaşmalarını izliyordum. Sanki tatildeymiş gibi bir hisse kapılmıştım. Gerilla için tatil lükstür. Her şeye rağmen güzeldi yine de. İnsan boyunu aşan otlar, doğal meralar vardı. En güzelini, insanı çeken Luş’u tanımıştım orada. Hep en zorlu, en sarp yerlerde otururdu. Kendisine ulaşmak isteyenleri zorlu sınavlardan geçirirdi. Adını hemen koymuştuk. Diğer adıyla yiğit öldüren.

Luş’tan ayrılma zamanı da gelecekti elbet. Birkaç arkadaşın katılımıyla grubumuz kalabalıklaşmıştı. Çarçela’dan sonra Oramar’a uğradık, ne tuhaftı ama! Bir taraftan bahar gelmişti. Burada ise Çarçela’nın soğuk eteklerinde bir sırttan diğer bir sırta erzak taşıyanlar vardı. Her seferinde bir sürü tehlikeden geçerek yapıyorlardı bunu. Yol boyunca gördüğüm birçok arkadaştan daha neşeli daha moralliydiler. Gülen çehreleri bu soğuğu hemen ısıtıyordu. Onlara bakan güç alıyordu. Şaşılacak bir şeydi. Onca zorluğun içinde yüzlerindeki tebessüm hiç eksik olmuyordu. Mutluluk biraz da kutsal bir işin aynasında görünürdü insanlara.

Çarçela tepelerinde beni bir sürpriz bekliyordu. Bu yolculuğumda kendimi en hafif hissetmiş olduğum bir an’ı yaşadım orada. Kilometreler boyu bir mesafe çocuksu bir heyecanın hemen kaslarımdan iliklerime sızdığını fark ettim. Elimizdeki naylon parçalarının üzerinde, kaya kaya ovaya indik. Buralarda her rahatlığı bir zorluk bekliyordu. Tıpkı her yokuşu bir inişin beklediği gibi.

 Kuzeye geçmiştik. Bunun göstergesi olan büyük düşman karakolları ilk dikkatlerimizi çeken şeylerdi. Ova köylerinin büyük bir kısmı çeteleşmişti. Daha evvel Kuzeyde bulunan gerillalar ise geri çekilme çağrısına uymuş ve çekilmişti. Artık savaşı istemedikleri bir dönemde bile kurulmuş pusulardan geçerken şehit düşenleri olmuştu. Oradan geçmenin tehlikeleri büyüktü. Aksi için barış güvercinlerini kavrayacak yürekler ve beyinler gerekirdi. Gerçek ise çok farklıydı. Dikkatli, itinalı ama nefes nefese ovayı geçtik. Zağros’un devamı olan bir silsileye tırmandık. Korkunç fırtınanın ıslık sesleri kulağımı tırmalıyordu. İyiden iyiye soğumuş, donmaya başlamıştım. Bir anda hava tamamen kapandı. Gökyüzü kararmış, her taraf kararıyordu. Bizleri kollayan tek bir yıldız bile yoktu. Ayaklarımızın üzerinde zar-zor duruyorduk. Bir sağa, bir sola sürekli yalpalayan birileri vardı. Bir önümdekini, ona dokunduğum zaman fark ediyordum ancak. Böylesi durumlarda en usta kuryeler bile çaresiz kalırdı. Göremeyen insanlar, yine bizlere rehberlik yapmaya çalışanlar da görmüyordu çünkü. Kar, tipi, fırtına, yağmur... Görüş mesafesi sıfıra yakındı, Welat ve Panzer Şoreş adlı kuryeler görmeyen gözlerle ama hislerle bizleri nereye götürüyorlardı? Oralarda o bildik patikalar da yoktu. Sonunda kaybolduk. Gündüz her taraf beyazdı. Hep kar, hep beyaz... Diğer renklere haksızlık oluyordu. Bencilliği ile onları üşütüyordu. Oysa şimdi kar bile kararmıştı. Beyazın bencilliği tutunca geriye sadece karanlık kalmıştı.

 Henüz çıplak bir arazideyken sarp kayaların bulunduğu yerlerde kardan uçurumlar vardı şimdi. Böylesi yerlerden kaymak, kendini bir uçurumdan atmaktan farksızdı. Nereye gittiğimizi bilmemenin tedirginliğiyle, gözler ayın arka yüzüne sitem edercesine gökyüzüne çevrilmişti. Tek bir yıldız bile görseydik mutluluktan uçacaktık. Ne bir fener, ne bir çakmak kıvılcımı... Her taraf kapkaranlıktı. Bir birimize kenetlenmiş ellerimizle uçurumun kenarında gibiydik. Kimse düşmemeliydi. Beyaz soğuk ölümün taşıyıcısı olmayacaktı. Güvercinler de beyazdı. Kalabalığın içinde saf bir yalnızlıkları olurdu hep. Barikatların gayesinden farksızdı gayeleri. Kimse düşmeyecekti bu uçurumdan. Uçurumlardan kimse atlamayacaktı artık. Uçurumun kenarından kurtulmanın iki yolu vardı; bir tanesi atlamaktı, yeniden kalabalıklara karışmak dururken tüm benliğim ile hayır dedim. Karda, o havada karşı koyulmaz bir uyuma istemi duyuyordum. Karın üzerine şöyle bir on saniye uzanıverseydim ne olurdu sanki. Arkadaşlar bir türlü bırakmıyordu. Sonra Reyhan’ı düşündüm. Ona “dağlar kızı Reyhan” diyorlardı. Ne bir kefiye, ne bir elbise. Neredeyse ölüm tehlikesi atlatacaktı o gün. Hiç hareket edemez hale geldi. Hepimiz üşüyorduk ama Reyhan’ın durumu daha kritikti. Herkes bir taraftan tutmuş masaj yapmaya çalışıyordu. Ellerimiz kollarımız hareket ettikçe kan dolaşımımız yine hızlanmaya başlamıştı. Ellerimiz, üşümüyordu Reyhan’ın yüreği ısıtıyordu onları. Korkudan ne yapacağımı şaşırmıştım. Kendine geldiğini gördüğümde ben de biraz rahatlar gibi oldum. Uyumamalıydım her şeye rağmen direnmeliydin.

 Sonunda bir yolunu bulup teker teker kaymaya başlayabileceğimiz bir yere ulaşmıştık. Yine aynı heyecan sanki hava boşluğundaymışçasına bir akım hissetim bedenimde. Ovada yürüyerek Şehidan’a kadar gittik. Her taraf yemyeşildi. Bir ova ki yeşil olmayan tek bir yeri yoktu. En gelişkin tarım makinelerinin bile ekemeyeceği bir yeşillikti bu. Revazlar yol boyu dizilmişti. Sürekli “yol buradan” diye avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Kuryelerin pabucunu dama atmıştı Revazlar.

 

Çok yakından tören sesini andıran sesler geldi kulağıma. Bahoz arkadaşın 1 Mayıs anma töreninde sosyalizm ve işçi sınıfı mücadelesine dair coşkulu sesini yakınlaştıkça daha net duymaya başladım. Hiçbir zaman vazgeçmeyeceğimiz barış sürecinde de süreceğini her zamankinden daha fazla duyumsadığım bir an’ı yaşadım. Ayaklarımla toprağın derinliklerinden gelen titreşimleri duyumsamaya çalıştım. Qandîl’e giderken sürekli etrafımı izliyordum. Tekrar gelip görebilecek miyim buraları? Kim bilir? Qandîl’de beni bambaşka bir dünya bekliyordu. Oraya vardığımda artık nereye baksam tanıdık bir yüzle karşılaşıyordum. Ayrılıklar ve buluşmalarla doluydu yaşamım. Kah bir patikanın üzerinde tokalaştığım ellerde, kah kütüphanede kitapların arasında gezinirken dokundum toprağımın yüreğine.