Geride kalan izler

ROJEVÎN AZAD

2012 yılında düzenlemem yerel birlik çalışması için Geliyê Zap’a olmuştu. 2012 süreci de hamle süreciydi. Yoğunluğun olduğu bir dönemdi. Geliyê Zap alanına gitmek benim için çok önemliydi. Orada şehit düşen otuz altı arkadaşın hayallerini gerçekleştirmekti tüm hayalimdi.

Benim gittiğim süreçte Rindikê karakoluna dönük eylem hazırlıkları vardı. Gruplar gelip gidiyorlardı fakat benim haberim yoktu. Eylemin olduğunu farkettim ama nerede olacağına dair hiç bir fikrim yoktu. Alana da yeni gittiğim için hiç bir yeri tanımıyordum. Karakolların ne tarafa düştüğünü, arkadaşların nerede eylem yapacağını bilmiyordum. İlk pratiğim olduğu için heyecan da vardı tabi. Arkadaşlara ısrarla beni de eyleme götürmeleri için dayatıyordum. Heval beni de götürürün diyordum. Bir arkadaş, “eylemin nerede olduğunu biliyor musun?” dedi ve gülümsedi. Ben de eylemin nerede olduğunu bilmediğimi söyledim.

Arkadaşların peşinde beni götürmeleri için durmadan koşuyor, söyleniyordum. İçeriye gireceğim için tecrübe olsun diye katılmak istediğimi söylüyordum. Onlar da hep bana bakıp gülüyorlardı. Meğerse gideceğimiz yer zaten hedefin bulunduğu yermiş yani karakol gideceğimiz yerdeymiş. Garê diye bir yer vardı. Oraya gidince kendimi Serhat’taymış gibi hissettim. Sert bir arazisinin yanında güzel zozanlıkları da vardı. Yaklaşık sekiz gölü bulunmaktaydı. Her gölün aşağı kısımlarında doğal çeşmeler akıyordu. Çeşmenin tümünü çiçekler kaplamıştı. Ben oraları görünce aslında Kürdistan’a neden bu kadar saldırıların olduğunu ve neden almak istediklerini daha iyi anlıyordum. Güzellikleri herkes elde etmek ister hele böyle bir güzellik ise! Sanki tanrının unuttuğu bir yerdi. Kendi kendime iyi ki unutun diyordum. Dört mevsimin bir arada yaşandığı bir cenneti anımsatıyordu bana. Bir yanımız soğuktan donarken bir yanımız sıcaktan yanıyordu.

Ağustos ayında oraya gitmiştim ama tepelerde hala kar vardı. Aşağılarda ise bahar yaşanıyordu. Her tarafta çiçekler, akan su, göl, doğal çeşmeler vardı. Biraz daha aşağılarda ise hava kurumaya başlıyordu ve yazı fark ediyorduk. Mevsimlerin iç içe olduğunu fark ediyorduk bu doğa harikası yerde. Gözümüzle gördüğümüz bu güzelliğe bir türlü inanamıyorduk. Farklı bir güzellikti.

Bugün kadının üzerinde nasıl bir tahakküm varsa, o güzelliği paylaşmıyorsa Kürdistan’ı da öyle ele alıyorum. Bu dağların güzelliğini elde etmek istiyor düşman. Kürdistan bu yönüyle bir kadını anımsatıyordu. Garê’de beni en çok düşündürten nokta bu oldu.

Arkadaşlarla beraber kendimizi yavaş yavaş köy tarafına bıraktık. Yolda arkadaşlarla “tanrının çok adaletli davrandığını” söylüyorduk. Tepeler çok yüksek, dollar ise oldukça derindir. Öyle küçük çukurları anımsatan dollar yoktu. Kaldığımız yerde derin bir doldu. Etrafı yüksek dağlarla çepeçevreydi; Samuray ve Garê dağları vardı. Diğer taraftan da Çelê… İnsan Çelê’ye baktığında “Kürdistan’ın sömürge” olduğunu daha iyi anlayabiliyor. Her tarafı karakollarla örülmüş bir yerdir Çelê. Askerin sivillerden daha çok olduğu küçük bir alan. Biz ilk defa köye indiğimizde yerel birlikteki arkadaşlarla tanıştım. Orada daha öncede tanıdığım bir arkadaşı gördüm. Heval Botan Türkiye’de yıllarca gençlik çalışmalarında kalmıştı. Onunla bir gün bu dağlarda karşılaşacağımızı hiç tahmin etmezdim. Beni çok farklı bir moral ve heyecanla karşıladı. Gençlik çalışmalarında çok emek verdiği için oradan arkadaşlar katılınca doğal olarak büyük bir moral alıyordu. Benim için de öyle… Onun her zaman söylediği bir söz vardı hiç unutmadığım; “gençlik kurumunda kalmak önemli değil, önemli olan Apocu gençlik ruhunu her yerde yaşamaktır.” Dağlara gelişimin onda yarattığı morali görünce ben de çok etkilendim. Eylem süreçlerinde küçük bir birim olduğumuz için beraber hareket ediyorduk. Eylem çalışmaları için daha sonra birimimizdeki her bir arkadaşın, bir yere düzenlemesi oldu. Bir ay boyunca pek görüşme fırsatımız olmadı.

Rindikê eyleminden sonra kapsamlı bir plan yapılmıştı. Bu hedef başarıya ulaşılsaydı devrim niteliğinde büyük bir eylem ortaya çıkacaktı. Bu eylem büyük bir iddiayla ortaya konulmuştu. Fakat ortaya çıkan eksikliklerden kaynaklı bu eylem yapılamadı. Operasyon olmuş, arkadaşlar şehit düşmüştü. İkinci bir eylem planlaması yapılıyordu. İlk eylem hazırlıkları sürecinde Nuda, Tekoşîn ve Vejîn arkadaşlar şehit düşmüştü. Heval Tekoşîn karakola mayın düşemeye giderken heval Pir Doğan’ın yanında şehit düşmüştü. Bu yüzden heval Pir Doğan da çok etkilenmişti. Heval Pir Doğan’ı hep bu şekilde anımsıyorum; gece karanlığında biz göreve gidiyorduk. Heval Pir Doğan da oradaydı. Sessiz bir şekilde sırtını ağaca dayamış derinlere dalmış gibiydi. Ben de yanına gidip iyi olup olmadığını sorunca çok durağan bir sesle iyi olduğunu söyledi. Çok fazla konuşamıyordu. O çok iyi bir sabotajcıydı ve o eylemlerde de, yaşamda da çok bahsedilen, sevilen bir arkadaştı.

Eylemin olacağı son gece herkesin düzenlemesi olmuş ama ben daha nerede yerimi alacağımı bilmiyordum. Bizim birimdeki arkadaşlar yan yana geldi. O zaman heval Botan da; “heval bu son günü beraber geçirelim” dedi. Herkes kaldığı yerden bahsediyordu. Benim için hiç bir şey söylenilmiyordu, bu da bende büyük bir öfke yaratmıştı. Çantamı alıp ben gidiyorum dedim. Eylem bittiğinde beni köyden alırsınız dediğim de ise Botan arkadaş telaşa girerek; “yapma heval, eylemde arkadaşlar farklı değerlendirirler, olmaz” dedi. Saatlerce ikna etmeye çalıştı ama ben ikna olamayınca cihaz bağlantısında arkadaşlarla konuştu. Arkadaşlar da düzenlememin belli olduğunu daha önceki gibi arabayla karakola girip yaralı arkadaşları çıkartmam gerektiğini söylediler. Ben yine itiraz ettim. Saldırı grubunda bulunmak istediğimi söyledim. Tekoşîn ve Botan arkadaşlar da beni ikna etmeye çalışıyorlardı. Dışarı çıkıp kendi aralarında konuştular. Ben onların söylediklerini duydukça özgüvenim gelişiyordu. Bir yandan yoğun bir yağmur bir yandan arkadaşların erzakları bitmişti. Yoğun bir günde bir de bu düzenleme meselesini konuşuyorduk. Ama en sonunda ikna olan ben oldum.

En son hazırlıkları yaptığımız vakit heval Botan yanımıza geldi ve; “ben de artık grubuma geçiyorum. Ama gitmeden önce köye inip arkadaşlar için bir şeyler toplayalım” dedi. Onun çok anacıl yönleri vardı. Çok paylaşımcı, arkadaşların her şeyiyle ilgilenen bir arkadaştı. Köye indiğimizde yerden mısır ve cevizler toplayıp; “arkadaşları iyi beslemek gerek” diyordu. Ben de bizi niye hiç düşünmüyorsun diye takılmaya başladım. Bizim komutanımızsın, bize de topla gibisinden takıldım. O da; “heval öyle deme, ben günlerce sizin için erzak topluyorum” dedi. Gerçekten heval Botan öyleydi; günlerce tek başına çantasına erzak doldurup arkadaşlar için getirirdi. Bu esnada kendisine ait günlük ve makinesini bana vereceğini eğer bir şey olursa bende kalmasını söyledi. Ben onun bu sözlerinden çok etkilendim ve; “heval ben de geliyorum, o zaman ben kime bırakacağım.” Sanki bir şeylerin olacağını hissediyor gibi konuşuyor ve bakıyordu. Onun bakışı ve konuşması bende çok farklı bir duygu yarattı.

Her zaman gittiği bir ev vardı. Bu evdeki ana da onu çok seviyordu. Orada yemek yiyip ondan sonra da biz onu arabayla alıp gidecektik. Gittiğimizde çok moralsizdi. Televizyonda, beraber kaldığı bir arkadaşın şahadetini duymuştu. Cadde üzerinde vedalaştığımızda, “kendine iyi bak. Bizim kendimize dikkat etmemiz gerekir” dedi ve gitti. Sonra tekrar geri döndü yine vedalaştı. Bir insanın bu kadar derin hissetmesi olayını, orada daha iyi anladım. Bir yandan yaşama bu kadar bağlı olması, bir yandan da ölümü hissetmesi beni çok etkilemişti. Vedadan sonra yukarı çıkıp eksik olan tüpleri arkadaşların yanlarına götürdük. O esnada kırk kişilik bir eylem grubu yanımızdan geçti. Ben de yanımdaki elma ve şekerleri çıkarıp tek tek arkadaşlara dağıttım. Her zaman yaptığım bir şey olduğu için arkadaşlar beni gördüklerinde elma akıllarına geliyordu. Hepsi elmaları alıp gülümseyip yanımdan geçip gittiler.

Hep kullandığımız güzergahları bu defa çıkmak için çabalıyorduk. Sanki öncesinden bir şeyler hissediliyordu. Yanımdaki arkadaş da hiç rahat değildi. Normalde rahattır böyle durumlarda. Tüpleri heval Botan’a teslim ettikten sonra da bizimle vedalaştı. Ben onun şehit düşeceğini hiç bir şekilde düşünmemiştim. O vadiden çıktığımızda çok farklı bir duygu içerisine girdim. Çünkü her yerde bir parçanı bırakıp gidiyorsun.

Tiyarê üçgenine ulaştıktan on beş dakika sonra yoğun bir çatışma sesi gelmeye başladı. Sanki arkamda patlıyormuş gibi, ses o kadar yakın geliyordu. Arkadaşlara düşmanın geldiğini söyleyince onlar da düşmanın olamayacağını söyledi. Biz daha yerimize varmadan kobra sesleri, tarama sesleri gelmeye başladı. Sonra fark ettik ki arkadaşlar daha karakola varmadan düşman operasyon başlatmıştı. Düşman cadde cadde geliyordu. Aynı şekilde karşılarından da arkadaşlar gidiyorlardı. En çok o grup için telaşa girdik. Çünkü düşmanla karşılaşmışlarsa birçoğu şehit düşebilirlerdi, biz o korku ile bekledik. Tabi o an arkadaşlar erkenden düşmanı fark edip kendilerini uçurumlardan bırakmışlardı. Düşman da üçgene kadar her yeri kilitledi. O esnada Botan arkadaşların grubu yoğun bir çatışmaya girmişti. Yerleri de deşifre olduğu için koordinedeki arkadaşlar onların geri çekilmesi gerektiğini söylemiş. Kendilerini dola verip oradan da caddeye vereceklerdi. Dola geldiklerinde kobra yoğun bir şekilde caddeyi vurmuş. Heval Ronahî şehit düştüğünde BKC’yi heval Botan kaldırıyor. Herhalde kadın arkadaşlardan kopmak istemeyince üçü de beraber o dolda şehit düşüyorlar. Aynı akşam şehit Pir Doğan’da yaralanmıştı. Cadde üstündeydi. Bu yüzden koordinedeki arkadaşlar bizimle bağlantı kurup acil Pir Doğan arkadaşın yanına gitmemiz gerektiğini söylediler. Biz de hemen harekete geçtik. Sonra askerin üçgeni kapatmış olmasından dolayı gitmememiz gerektiğini ilettiler. Ama gitmemiz gerektiğini hissediyorduk. Çünkü bir yoldaşımız oradaydı ve yaralıydı. Onu bu şekilde bırakamazdık. Bu yüzden gitmenin sorun olmayacağını düşündük ve gittik. Onlar yine bağlantı kurup “gitmeyin!” dediler. Biz de bekleyiş halindeydik. Hem arkadaşlara çok yakındık hem de çok uzak. O an karışık duygular içerisine girdim.

Operasyonda Botan arkadaş onların grubu düşman konvoyunu ikiye bölmüştü. Bir parçası üçgende takılı kalmıştı. Çok güçlü bir şekilde rollerini oynamışlardı. Geri çekilmeleri sanırım çok hızlı olmadığı için üç arkadaş da şehit düşmüştü. Tabi bizim bu durumdan haberimiz yoktu, bu yüzden de sabaha kadar onları bekledik. Cihazdan “heval Pir Doğan’ı çağırmayın onun durumu da Bahoz arkadaş gibidir” denilince biz Pir Doğan arkadaşın şehit düştüğünü anladık. Heval Pir Doğan akşam cihazda konuşunca arkadaşlara; “sizlere ulaşırım” demişti. Fakat oldukça ağır yaralanıyor. Aşırı kan kaybedince arkadaşlara ulaşamıyor. Aradan bir gün geçince arkadaşlarla bağlantı kurup ağır yaralı olduğunu söylüyor. Arkadaşlar da iki arkadaş gönderiyor fakat yeri tam belli olmadığı için onu ararken zaman kaybediyorlar onun için arkadaş şehit düştü. Heval Pir Doğan’ın orada öylece şehit düşmesi hepimizde çok derin bir acı yarattı.

 Acil bir yaralanma durumu için biz köyde bir evde kaldık. Kobraların tepeye nasıl vurduklarına bakıyorduk. Orta yerde kalmıştık. Yapacağımız bir şey de yoktu. Başka bir arkadaş akşam eve gelip yanımdaki arkadaşı alıp dışarıda bir şeyler söyledi. Ben bir şeylerin olduğunu sezmiştim. Sonra evden çıkıp köyün yukarılarına doğru şemsiyeler elimizde öylece yürüdük ve biraz ilerde beklemeye başladık. Sonra yanımdaki arkadaş “sanırım heval Botan ve gurubu şehit düşmüş” dedi. Ben hiç tepki veremedim. Sanki gerçek olmayan bir şeyi söylüyormuş gibi hissettim.

Ertesi gün arkadaşlara ulaştığımızda yönetimden bir arkadaş onların şahadetlerinin belli olmadığını gidip arayacaklarını söyleyince ben yine de umutlandım. Onların kesinlikle kaybolduklarını düşünüyor, başka bir duruma ihtimal vermiyor, bunun ötesini kabul edemiyordum. Sonraki gün Vejîn, Ronahî ve Botan yoldaşların cenazelerini buldular. Heval Botan eyleme giderken yeni bir silah almıştı ve çok seviyordu bu silahını. Silahını getirdiklerinde bir arkadaşa verdik. Arkadaş “kesinlikle bu silahla eyleme gitmem gerekiyor” dedi. Sonraki günlerde bunu gerçekleştirdi…

 Onun şahadeti çok farklı bir etki yaratmıştı. Çok kısa bir süre çalışmada kalmasına rağmen halka karşı saygınlığı yakalamıştı. Halk onu çok seviyordu. Halk onun çok güçlü çalışma yürüttüğünü biliyordu. Bir anne; “onu rüyamda gördüm ve eğer şehit düşmüşse söyle” diyordu. Bir gün o ana elinde bir şey getirip bana uzattı.  Bir taşı muska şeklinde yapmıştı; “ben bunu Botan’a veremedim bunu tak ki sen de onun gibi şehit düşme” dedi. Ananın inancına ve sıcaklığına duyduğum saygıdan dolayı verdiği taşı aldım. O günden sonra da o taşı hep yanımda taşıdım.

 Beraber yürüdüğümüz patikalarda, gezdiğimiz, oturduğumuz her yerde onların bıraktığı izler vardı. O eylemler, şahadetler benim için ilkti. Her bahar oraya gittiğimde sanki arkamda yürüyorlar gibi hissediyordum. Bizi bu kadar canlı kılan, güçlü katılmaya sevk eden de onların anılarıdır. Her zaman canlı kalan anıları…