Savaş yürek ve beyin işidir

ROJDA RONYA

gerilla-ani-nisanYaklaşık on saate yakın bir yürüyüşten sonra, ulaşmak istediğimiz tepeye ulaştığımızda, bizi karşılayan arkadaşlara sadece merhaba diyebilmiş ve nerede olduğumuza bakmadan kendimi yerde serili olan yağmurluğun üzerine bırakmıştım.

Kafamı, yastık yaptığım çantaya koyar koymaz yattığımı ancak sabah uyandığımda fark etmiştim.

Yol boyunca hemen hemen tüm arkadaşlar söylene söylene yürümüştü. Çünkü öncümüz olan Şiyar arkadaş bizleri iki saatte zirveye ulaştıracak patikayı karıştırmıştı. Ve bizi öyle bir yola koymuştu ki, ne su vardı ne de yanımızda yiyecek bir şey… Eee yürüyüşte olanların hemen hepsi yeni savaşçı olunca işler daha da zorlu bir hal almıştı. Düşmeler, kalkmalar, “yoruldum” diyenler, çabuk pes edenler ve yüksekliğe alışık olmayan bünyelerde rastlanan daha nice nice vakalar… Tabii şehrin ortasından gelip, ha deyince dağa alışmıyor insan. Asfalt caddelerde, taş kaldırımlarda yolculuk yapan ayaklarımız doğal olarak, toprağa alışmakta biraz güçlük çekiyor. Fakat bu durum o kadar da çok uzun sürmüyor. Kısa ama çok kısa bir zaman diliminde bir bakıyorsun ki bedeninde toprağa, dağa, taşa en çok ve çabuk alışan ayakların olmuş. Ayakların senden önce karar alan, yola koyulan olmuş. Tabii ben gerilla yaşamımın ilk günlerinde bunu hiç düşünmüyordum. Sahip olduğum ayakların beni hep yarı yolda bırakacağını düşünüyordum. Hele o gece yaptığımız yolculukta bu konuda adeta netleşmiştim. Ama o gecenin sabahında netleştiğim daha birçok şey olmuştu.

Güneşi daha önce hiç bu kadar yakından karşılamamış, güne merhaba dememiştim. Önce hiçbir ısı enerjisinin yaratamayacağı bir sıcaklık yüzüme değdi. O sıcaklığı tüm bedenimde hissettim ama en çok kirpik uçlarında ve göz kapaklarında hissetmiş olacağım ki, ben ve göz kapaklarım adeta bir savaş içerisine girdik. Ben o yorgunluğu atlatamamış bedenime kulak vermeye ve uyumaya çalışırken, göz kapaklarım ısrarla güneşin sıcaklığını içine çekiyor ve gözlerimi açmam için uğraşıyordu. Daha fazla dayanamadım ve açtım. Öylesine güzel bir manzara duruyordu ki karşımda, ben dona kalmıştım. Sanki doğa, şu alacalı bulacalı denilen türden bir renk cümbüşü ile beni karşılamış, selama durmuştu. Böyle bir güzelliğin mümkün olabileceğini hiç düşünmemiştim. Hele tüm renklerin üzerine kendini bir astar gibi yerleştirmiş olan sis tabakası, her tarafı daha da bir güzelleştirmişti. Sadece oturduğum yerden bu kadar güzelliğe tanıklık ediyordum. Sonra yerimden kalkarak, kayalıklara doğru yürümeye başladım. Yürüdükçe güzelliğin içinde kayboluyor gibi hissettim. Birden bire; “heval rojbaş, nereye doğru gidiyorsun?” sesiyle irkildim. Korktuğumdan değil ama güzelliğin büyüsüne öylesine kapılmıştım ki bir anda duyduğum o ses sanki bana her şey bitmiş, bir rüyadan uyanmışım hissini verdi. Arkamı dönüp baktığımda, uzun hem de çok uzun saçlarıyla güleç yüzlü bir kadın arkadaşın bana doğru ilerlediğini gördüm. Sanırım bu arkadaş akşam bizi karşılayan Dirok arkadaştı. Yavaş yavaş bana yaklaşıyordu ama ben hala onun soruduğu soruya cevap vermemiştim. Bunu fark edince; ben mi? Ben araziye bakıyordum dedim. Buna karşılık olarak; “peki beğendin mi? Arkadaşlar pek Gare’yi sevmez. Buranın savaş alanlarından uzak olduğunu düşünürler. O yüzden de bir an önce buradan gitmek isterler” dedi.

Evet, Gare o an için savaş alanı değildi ama zamanında birçok savaşa tanıklık etmişti. Birçok yoldaşımızı Gare topraklarında KDP ile yaptığımız savaşta yitirmiştik. Yürüdüğümüz birçok patikada onlarca şehit yoldaşımızın ayak izleri vardı. Berivanlar, Akifler, Mavalar burada şehit düşmüş, bu toprakları kendi öz sularıyla sulamışlardı. Nasıl olurdu da buraya savaş alanı gözüyle bakmazdık.

Dürüst olmak gerekirse o an ben de bunları düşünmüyordum. Evet, Gare alanı güzelliği, özellikle de Gare tepesindeki manzarasıyla beni oldukça etkilemişti. Kandil’den, Haftanin’e, Zagros’tan Çiyaye Spî’ye ve Rojava’ya kadar birçok alan buradan gözüküyordu. Ve bu manzara oldukça etkileyici bir manzaraydı ama ben de her yeni hatta eski savaşçı gibi pratik alanlara gitmek istiyordum. Dirok arkadaş bunu yüz ifademden anlamış olacaktı ki; “tamam, anlaşıldı. Sen de savaş alanına gitmek isteyenlerdensin ama unutma PKK’de savaş her yerdedir. Her zaman ve mekanda gizli bir savaş yürütülmekte, her gün yenilgiler ve zaferler yaşanmaktadır. Çünkü PKK’de savaş sadece bir silah işi değildir, yürek, zihin ve irade işidir.”

O bu sözleri dillendirirken ben hala etrafıma bakınıyordum. Bulunduğum yerden Kürdistan’ın birçok yerini görebiliyordum. Ve içinde bulunduğum grupta Kürdistan’ın birçok kentinden, Afrin’den, Muş’tan, Kobani’den, Urmiye’den, Dersîm’den ve daha birçok yerden yoldaşlar vardı. Yaklaşık elli arkadaş o an tepedeydik. Belki bundan iki ay öncesinde hiçbirimizin birbirimizden haberimiz yoktu. Hepimiz çok çok ayrı mekanlarda, birçoğumuz da bizlere ait olmayan metropollerde sözde yaşam sürdürüyorduk. Şimdi ise, hepimiz bir aradayız. Tanış olmuştuk. Yalnızca birbirimizle değil, toprağımızla, dağımızla, yolumuzla, yoldaşımızla, vatanımızla ve en önemlisi de kendimizle tanışmıştık. Tüm bu duygu ve düşünceler bir an için beynimin içinde gidip gidip geldi. İşte o zaman biraz daha iyi anladım Dirok arkdaşın sözlerini… Savaş bir yürek, beyin ve irade işiydi.

Dirok arkadaşla yaklaşık on, on beş dakika hem yürüdük hem de sohbettik. Bana alanı, tepeyi, günlük yaşamlarını anlattı. Tabii tam bir buçuk saatlik yoldan su getirdiklerini ve yolunda hep yokuş olduğunu söylediğinde gözlerim açılmıştı. Bu yüzden sabah kahvaltısından hemen sonra bir grup arkadaşla suya gitme kararı aldık. En azından tepeci arkadaşlara bir faydamız dokunacaktı. Tabii aşağı doğru inerken her şey çok güzeldi. Şarkılar, türküler söyleye söyleye çeşmeye kadar indik. Bu eğlencemiz çeşmenin önünde de devam etti. Ta ki, geldiğimiz yolu sırtımızdaki yükle yarılayana kadar da coşkuluyduk. Aşağı inerken çok acele etmemiş, çeşmenin üstünde de epey oyalanmıştık. Doğal olarak güneş de yükselmiş, tam tepemizde durmuştu. Enerjimizin yavaş yavaş düşmesiyle tempomuzda düşüyordu. Tepeye ulaştığımız zaman artık kimsede hal kalmamıştı. Tepeci arkadaşlar bir yandan yardım için teşekkür ederken diğer yandan da içinde bulunduğumuz duruma gülüyorlardı. Tabii onlar yılların gerillasıydı ve bu yol onlar için o kadar da zor bir yol değildi. Daha biz yorgunlumuzu üzerimizden atmamıştık ki, grup komutanımız; “haydi yoldaşlar hazırlanın, yola çıkıyoruz. Yolumuz uzun ve zor bir yol, çabuk hazır olun. Tabii bu arada öncümüz yine Şiyar arkadaş” dediğinde tüm arkadaşlar tam bir çöküntü yaşadı. Bu kadar yorgunluktan sonra yürümeye razıydılar ama öncünün Şiyar arkadaş olmasını kimse istemiyordu. Çünkü herkes onun tekrar yolu karıştırmasından korkuyordu. O da bunu hissetmiş olacaktı ki; “heval bir kere yolu şaşırdık diye her zaman yolu şaşıracak değiliz ya, bu sefer bana güvenin sizi bu defa doğru ve kısa olan yoldan götüreceğim” dedi. Biz buna çok inanmamıştık ama çantalarımızı sırtladığımız gibi yola koyulduk. Sabaha kadar sürecek bir yolculuğa kendimizi psikolojik olarak hazırlıyorduk ki, bir saat sonra su getirdiğimiz çeşmenin başına ulaştık ve Şiyar yoldaş; “işte size demiştim, kısa ve doğru bir yoldan gideceğiz diye ama siz bana güvenmemiştiniz. Gördünüz işte.” Evet, gerçekten de hepimiz çok şaşırmıştık. Hepimiz kendimizi sabaha kadar sürecek bir yolculuğa hazırlamıştık ki çeşmenin yakınında konakladık. Yeni savaşçılar yönetimi her yeni savaşçıya yaptıkları gibi bizlere de bir şaka yapmak istemişlerdi ve böylesi bir şakayı planlamışlardı.

O gece Kani Botki Çeşmesinde kaldık. Eğitim amaçlı arazi gezimiz bir haftadan fazla sürdü. Birçok yeri gördük, birçok arkadaşla tanıştık ve ben her gittiğimiz noktanın öykülerini dinlemeye çalıştım. Kani Orhan, Nokta Kontra, Siyane, Babil… Ama beni en çok etkileyen yine de Tepe Gare ve Dirok arkadaşın sözleri olmuştu. “PKK’de savaş yürek ve beyin işidir.” Ve şimdi her yolculuğumda bu sözler bana eşlik eder. Her nerede ve hangi koşulda olursam olayım.