Özgürlüğe ulaştıran rakamlar: 40 – 42

DEVRİM AMED

biranin rakamlarSırtımı yasladığım taşın sıcaklığını yavaş yavaş tüm bedenimde hissetmiştim. Hava o kadar soğuktu ki bedenimi hiçbir şeyin ısıtacağını düşünmüyordum. Bu yüzden çaresiz, sırtımı gözüme çarpan o koca taşa dayadım.

Çok ilginçti ama o taş bir anda bütün bedenimi ısıtmıştı. Yola koyulalı çok olmamıştı fakat bizi getiren milisimiz elbiselerimizin bizi çabuk deşifre edeceğini söyleyerek, elbise bulmak için en yakın köylerden birisine doğru yol aldı. Bize de beklememizi söyledi. Arkadaşlara ulaşana kadar hiçbir şekilde deşifre olmamalıydık. Bu yüzden milisimiz olan Ali hoca bizleri sıkı sıkı tembihliyordu. Bir süre bekledikten sonra Ali hoca elbiseler elinde bize doğru geldi. Getirdiği elbiseler anaların giydiği etekli fistanlardı ve ben bu elbiselere hiç mi hiç alışık değildim. Üstüne üstlük ayağımda da dağ koşullarına hiç uygun olmayan terlikler vardı.

 

Öğrenci olduğumuz için çabuk deşifre olabileceğimizi düşünen Ali hoca bizleri yurtsever bir anaya teslim etti. Birkaç gün o ananın evinde kaldıktan sonra yola koyulacaktık. 95 yılının Ekim ayıydı ve havalar da oldukça soğuktu. Ananın gönlü bizi bu şekilde yolcu etmeye varmadığı için yanında ne kadar elbise varsa hepsini toplayıp bizlere veriyordu. Bana yeşil, sarı ve beyaz çiçekleri olan bir etek, üşümeyeyim diye üç kazak, parke, bere ve mont verdi. Bunlarla asla yürüyemeyeceğimi defalarca dile getirsem de beni hiç dinlemiyor, ha bire elbiseleri giydirmeye devam ediyordu.

Bizi almaya gelen Ali hoca ile birlikte randevu yerine gittik. Daha sonraki yıllarda şehit düşen Zinar arkadaş bizleri karşıladı. –Biz iki kadın, iki erkek arkadaştık. Daha sonraki yıllarda beraber katıldığım erkek arkadaşlardan hiç haber alamadım fakat kadın arkadaşların 98 yılında şehit düştükleri haberini aldım- Ali hoca bizleri arkadaşlara teslim ettikten sonra zaman kaybetmeden yola koyulduk. Ayakkabılarımız bizlerden alınmıştı, terliklerle yürümek zorunda kalmıştım. Şansımıza o gün öyle bir yağmur yağıyordu ki; dersiniz yer, gök yarılacak. Bir yandan üşüdüğüm için üzerimdeki elbiseleri çıkartmak istemiyordum, diğer yandan da üzerimde o kadar ağırlık vardı ki artık yürüyemiyordum. Bulunduğumuz alan Şehit Brûsk alanıydı ve burada kadın arkadaşlar olmadığından Şehit Remzî bölgesine geçmemiz gerekiyordu. Bu da bir hafta daha yürümek anlamına geliyordu. Ama daha erkenden geçmemiz gerekiyordu.

Benim ayağımda ayakkabı yoktu; terlikle yürümek zorundaydım. Bu durum hem beni hem de grubu zorluyordu. Arkadaşlar ayakkabı bulmanın telaşına girmişlerdi. Bir köye yaklaştığımızda arkadaşlar köye girip ayakkabı alacaklarını söylediler. Köyde yurtsever olmayanlar da vardı. Grup yeni arkadaşlardan oluşuyordu ve deşifre olmaması gerekiyordu. Bu yüzden diğer arkadaşlar ayakkabı istersek deşifre olabileceğimizi, bundan dolayı da herhangi bir kapının önüne gidip uygun bir ayakkabıyı alıp geleceklerini söylediler. Arkadaşlar havanın kararmasından yararlanarak köye girdiler. O kadar acele gidip geldiler ki, bir baktık yanımızdalar. Koşa koşa geldiklerinde ellerinde bir çift ayakkabı vardı. Ayakkabıyı bana uzattılar. Tam ayağıma giyecektim ki ne göreyim? Ayakkabılar aynı değil… Biri 40 diğeri 42 numaraydı. Ben ise 38 numara giyiyordum. Yine de hiç yoktan iyiydi. O soğukta o terliklerle yürümek tam bir işkenceydi. Şimdi asıl sorun bu ayakkabıları nasıl giyeceğimdi. Yanımda hiç çorap yoktu. Bu yüzden Kawa ve Welat arkadaşlar çoraplarını çıkarıp bana verdiler. Ben çorapları üst üste giyerken onlar kendi aralarında şakalaşıyor, “inşallah hastalık bulaşmaz” diyorlardı. Tabii ben yeni olduğum için anlamıyordum. Kendi kendime “bir hastalık bulaşacaksa gerilladan bulaşsın” diyordum. Meğerse genelde ayakta çıkan mantardan bahsediyorlarmış. Bunu duyduğumda artık çok geçti fakat zaten arkadaşların ayakları sağlammış, yalnızca bana takılmak için bu şekilde konuşmuşlar.

Havanın tam kararmasıyla yola koyulduk. Yol çok uzundu ve bizler alışık değildik. İkide bir susuyorduk. Her bulduğumuz su birikintisine sarılıyor, içinde bir damla bile bırakmadan içiyorduk. Sonra fark ettim ki; Welat ve Kawa arkadaşlar biz içelim diye yol boyunca hiç su içmemişler. Bu durum beni öyle etkiledi ki tüm susuzluğum bir anda sona erdi.

Hayatım boyunca yürümediğim kadar yürümüş, halden düşmüştüm. Bir de o ayağımdaki ayakkabılar yok mu, onlarla yürümek işlerimi oldukça güçleştiriyordu. Giydiğim çorapların çoğu zaman faydası kalmıyordu. Ben yine de yürümekte ısrarlıydım. Sabaha doğru gürül gürül akan bir suyun yanına vardık. Çok zaman kaybetmeden bu suyu geçmemiz gerekiyordu. Arkadaşlar yeni ve tecrübesiz olduğumuz için bizlerin suyu geçmekte zorlanacağını düşünerek; “biz yeni arkadaşları sırtlayarak karşıya geçiririz” dediler. Biz önce şaka yaptıklarını düşündük fakat öyle değildi. Gerçekten arkadaşlar bizleri sırtlayarak sudan geçirdi. Yaş olarak en küçükleri ben olduğum için Welat arkadaş önce beni geçirdi. Suyun tam ortasına gelmiştik, ben ha düştüm ha düşeceğim diye kaygı duyarken Kawa arkadaş durdu ve “heval sen kaç kilosun?” diye sordu. Ben 49 kilo olduğumu söyleyince onu bir gülme tuttu, az kalsın ikimiz birlikte güm diye suya düşecektik. Neden güldüğünü soran Welat arkadaşa dönerek; “heval Welat görüyorsun ya bu arkadaş bir un torbası kadar bile yok, ona gülüyorum” dedi. Heval Kawa bunu söyleyince tüm arkadaşları bir gülme tuttu. Bu şekilde, güle eğlene suyu geçtik. Hem yağmur, hem su bizi mahvetmişti. Aramızda -adını yanlış hatırlamıyorsam- Şervan adında genç bir arkadaş vardı. Çok zorlanıyordu, hiç yürüyemiyordu. Bu yüzden bir köyün yakınında ara verdik. Orada bir cami vardı. O camiye girme kararı aldık. Çünkü toplumda bir camiye kim girerse girsin, herkes onu misafir olarak ağırlar. Biz de bunu kendimize esas alarak camiye girmeye karar verdik. Elbiselerimiz baştan aşağı ıslanmıştı. Camide ne battaniye vardı, ne de kendimizi kurutabileceğimiz bir şey. Ben gerilla yaşamının kural-kaidelerini bilmiyordum. Kadın arkadaşların yanında nasıl rahat hareket ediyorsam, erkek arkadaşların yanında da öyle hareket ediyordum. Arkadaşlar uzanmamızı söyleyince ben de üzerimdeki ıslak elbiseleri çıkararak astım. Tabii arkadaşlar kendi aralarında gizli gizli gülmeye başladılar. Fakat yeni olduğumu, kuralları bilmediğimi bildikleri için de bana bir şey söylemiyorlardı. Gülmeleri zoruma gidince, hemen niye güldüklerini sordum. Onlar da bir yandan gülmeye devam ederek “şimdi bunları boş ver, biraz eskidiğinde neden güldüğümüzü anlarsın” dedi. Raperîn arkadaş ise daha önde dağa gelip kaldığı için arkadaşların neden güldüğünü hemen anladı ve beni bazı noktalarda uyardı. Bunun yaşam tarzına bir müdahale olmadığını, karşılıklı saygının gereği olduğunu ifade ettiğinde ne demek istediğini anlamıştım. Çok üşüdüğümü fark eden Raperîn arkadaş sırtını sırtıma yakınlaştırdı ve beni bu şekilde ısıtmaya çalıştı. Gerçekten de o kadar yağmur ve soğuktan sonra bu yöntemle bu kadar ısınabileceğimi hiç düşünmemiştim. Çünkü oradaki sıcaklık yalnızca bedenimi değil, ruhumu da ısıtan bir yoldaşlığın sıcaklığıydı.

Ertesi gün yola koyulduk, fakat hiç erzağımız kalmamıştı. Arkadaşlar köye gidip erzak alacağımızı söylediler. İlk girdiğimiz evde bizleri aksakallı, güler yüzlü, şirin bir amca karşıladı. Amca bizleri öyle sırılsıklam görünce “çoraplarınızı çıkarıp yıkayacağım” diye tutturdu. Engel olmaya çalıştık. Bize “biz zamanında bu yükü kaldırmadık. Şimdi çocuklarımızın, torunlarımızın sırtında kaldı. Bu yüzden kendimizi suçlu hissediyoruz. Bırakın da biraz vicdanımızı rahatlatalım” dedi. Ben yeni de olsam, PKK’yi tüm ayrıntılarıyla bilmesem de Kürt halkının kültür ve edebini almış birisiydim, bu yüzden amcanın ellerini tutarak izin vermedim. O amcanın sergilediği davranış beni çok etkiledi. Kendi kendime “bu halka canımızı bile versek yetmez. Gece demeden gündüz demeden onlar için mücadele etmeliyiz” dedim.

O köyden ayrıldıktan sonra arkadaşlara ulaştık.

Ve sonunda ayağımdaki iki ayrı ayakkabıyla, çiçekli etekle ve yüreğimde taşıdığım yükle arkadaşlara ulaşmıştım. Artık ayağımda biri 40 diğeri 42 numara olan ayakkabının hiçbir anlamı ve zorluğu kalmamıştı. Ben özgürlük diyarındaydım ya, gerekirse yalın ayak koşardım geleceğe…