Raxtıma Takılan Ölüm

Sozdar Mardin

2003 yılında Garê alanındaydım ve bir grup arkadaşla birlikte Dersim alanına düzenlemem gerçekleşmişti. O dönem kuzey alanına düzenlememin olması benim için çok büyük bir şanstı.

O dönemin hislerini anlatmak, o dönem yaşadığım duygu yoğunluğunu paylaşmak benim için oldukça zor. Çünkü 2003-2004 yılları bizler açısından oldukça zorlu sınavların verildiği yıllardı. Önder APO’nun militanları olarak bizlere düşen görev ve sorumluluklar oldukça fazlaydı. Bizler bu görev ve sorumlulukları yerine getirmekle mükelleftik. Bunun heyecanı ve coşkusuyla Dersim yolculuğuna koyulduk. Kürdistan topraklarının her karışı benim için ayrı bir anlam ifade eder ama kuzey toprakları savaşın ve mücadelenin en yoğun olduğu yer olması nedeniyle benim için, bizler için çok daha farklı anlamlar ifade eder. Eee bir de gidilecek yer Dersim olunca işler daha da değişir. Dersim her gerilla için çok farklı bir anlam ifade eder, benim için de öyle…

 

Dersim’e doğru yolculuğumuzda grubumuzun ilk konaklama noktası Zap alanıydı. Orada balık tutmanın ve yemenin keyfine vararak birkaç gün geçirdik. Zap suyunun yanında geçirdiğimiz kısa ama keyifli günlerden sonra Haftanin alanına geçtik. Grubumuzda yalnızca iki arkadaş daha önce kuzey alanında kalmıştı. Diğer arkadaşlar ise daha önce ne kuzey alanında kalmış, ne de böylesi uzun yolculuklar yapmışlardı. Bu yüzden grubumuzda bulunan arkadaşların heyecanları çok farklıydı. Durmadan “acaba kuzey alanı nasıldır? Hayallerimize çabuk ulaşabilir miyiz?” diye birbirimize sorular sorup duruyorduk.

Birkaç gün içinde son hazırlıklarımızı tamamladık. Artık geriye sınırı geçmek kalıyordu. Haftanin alan yönetimi ile son tartışmalarımızı gerçekleştirdik.  Arkadaşlar bizlere akşam karanlık çöktüğünde sınırı aşamamız gerektiğini belirttiler. Biz ne sınırı, ne de yolu tanıyorduk. Ama erkenden yola koyulmaya mecburduk. Yola koyulmadan önceki akşam bir rüya gördüm. Rüyamda kalabalık bir yerdeydim. Etrafımda bulunan arkadaşlar çok dağınıktı. Bir kuyunun yanında durmuştuk ve hepimiz çok susamıştık. Kuyunun yanında ince, uzun ipten yapılmış bir köprü duruyordu. Tanımadığım ama gruptan olduğunu düşündüğüm üç arkadaş o köprüden geçmeye çalışıyordu. O arkadaşlardan biri köprüye çıktığında aniden ortadan kayboluyordu. Yanımda bulunan bir diğer arkadaşın ise yaralı olduğunu görüyordum. Yaralı arkadaşa su verebilmek için kuyunun içine iple bir kova uzattığımda, uzattığım ip kuyunun içindeki taşlara takılıyor ve ben kuyunun içine doğru düşüyordum. Kendimi etrafta bulunan taşlara asılarak düşmekten son anda kurtarıyordum. Eğer o taşlar olmasa ve ip o taşlara takılmasa kesinlikle kuyuya düşmekten kurtulamazdım. Rüyanın yarattığı etkiyle birden yerimden fırlayarak uyandım. Bir süre oturduğum yerde gördüğüm rüyayı yeniden yeniden hatırlayarak, yorumlamaya çalıştım. Öyle çok fazla rüyalara takılan, rüyalardan etkilen biri değildim; fakat bu rüya üzerimde oldukça etki yaratmıştı. Yola koyulmadan önce gördüğüm bu rüyayı aynı timde bulunan arkadaşlara da anlattım.

Akşama doğru yola çıktığımızda ay ışığı vardı. Zaten gündüz oradan geçmek mümkün değildi. Sınıra biraz yaklaştıktan sonra bir sırta yaklaştık. Yanımızda bulunan kurye arkadaşlardan birine bizden önce tepeye ulaşmasını ve bizi orada beklemesini söyledik. Tabii biz sırtımızı arkadaşlara dayamış, nasıl olsa yolu bilenler var demiştik. İki arkadaş önden gitti. Biz de yavaş yavaş tepeye doğru çıkmaya başladık. Önden giden arkadaşlar nereyse tepeye ulaşmışlardı. Birkaç dakika sonra yanımda bulunan arkadaş bana dönerek; “heval karşıda askerler var” dedi. Gerçekten askerler tam karşımızdaydı ve önden giden iki arkadaşa doğru ilerliyorlardı. Bizim; “heval asker” dememizle birlikte kurşunlar yağmaya başladı. Çatışma içerisine girecek bir pozisyonda değildik ve geriye doğru hızla çekilmeye başladık. Bir süre dağınık bir şekilde geri çekildikten sonra tüm grup bir araya geldik. Önden giden iki arkadaşımız da askerlerin bize yönelmesinden istifade ederek, kendilerini başka bir yoldan aşağı bırakmış, bize ulaşmışlardı. Kurye olan arkadaş yanımıza gelerek; “heval burada daha fazla kalamayız. Zaten bu koşulda sınırı geçmemiz mümkün değil. Geri dönmeliyiz ve acele etmeliyiz, yoksa burada kayıp verebiliriz” dedi. Bu gibi durumlarda grubu riske atacak davranışlarda bulunmak istemiyorduk. Bunun üzerine kendimizi geldiğimiz vadiye verdik ve aşağıya doğru indik. Kurye olan arkadaş; “geldiğimiz yoldan dönemeyiz. Önünden geçtiğimiz karakol şimdi kesinlikle tedbir almıştır. Burada da kalamayız. Büyük ihtimalle yarın bir operasyon gerçekleşebilir ve bu bizim için büyük bir risk olur” dedi. Bunun üzerine onun tarif ettiği vadiden gitmeye karar verdik. Zaten kurye olan arkadaş dışında hiçbirimiz yolu bilmiyorduk. Aslında sınırı geçme konusunda hepimizde biraz acemilik vardı. Çünkü bir iki arkadaş dışında daha önce sınırı geçen, böyle uzun yolculuklar yapan kimse yoktu. Mecburen onların kararlarına göre hareket ettik. Hepimiz arka arkaya verdik. Vadiden tepeye doğru çıkarken bir kayalık vardı. O kayalığı geçmek biraz zorluydu. Ben geçtikten sonra arkamda bulunan dört kadın arkadaşa yardım ettim. En son Seal arkadaş kalmıştı. Tam onun elini tutup çektiğim an yanı başımıza bir tank güllesi çarptı. Meğerse geçtiğimiz bu vadinin tam karşısına termal ve tank yerleştirilmiş ve kurye arkadaşların bundan haberi yokmuş. Tank atışları devam ederken, grup içerisinde bir arkadaşın çığlığı kulağımda yankılandı. O ses bugün de hala kulağımda yankılanmaktadır. Çünkü o çığlık yalnızca can acısıyla atılmış bir çığlık değildi. O çığlık kendisini özgürlüğe, güzelliğe adamış bir insanın çığlığıydı. Bu çığlık bir yanıyla isyan çığlığıydı. Kendisine basit bir ölümü kabul etmiyordu. Yapılacak daha çok şey, mücadelesi verilecek daha çok dava vardı. Yaşamlarının en uzun yolculuğuna çıkmış, yaşamlarını bu yolculuklara adamış bu kahraman insanlar ölmekten asla korkmuyorlardı; ama daha savaş bitmemişken, böyle erkenden ölmeyi de kabul edemezlerdi.

Tank atışları devam ederken yukarıda bulunan arkadaşlar kendilerini yavaş yavaş aşağı vermeye başladılar. Artık o vadiden tepeye gitmemiz mümkün değildi. Arkadaşlar aşağı doğru indiler. Tüm arkadaşlar gelmişti ama bir arkadaş eksikti. O da Fırat arkadaştı. Sırtından büyük bir parça almış ve yaralanmıştı. O zaman anladım ki kulağımda yankılanan o çığlık Fırat arkadaşın çığlıydı. Yanında bulunan Şiyar arkadaş bize dönerek; “Fırat arkadaş sırtından büyük bir parça aldı. Onunla konuşmaya çalıştım ama hiç ses çıkartmıyordu. Top atışları içerisinde onu bir kaya altına doğru çektim. Ama hiç hareket etmiyordu. Sanırım şehit düştü” dedi. Bu sözleri duymak bana çok büyük bir acı vermişti. Fırat arkadaşın geleceğe dönük o kadar çok hayalleri vardı ki. Bu hayallerini Dersim’de gerçekleştirebileceğine olan inancı sonsuzdu. Bu yüzden parça aldığında yüreğinden yükselen çığlığın anlamı bir başkaydı. O çığlık bizlere bir mücadeleyi, bir savaşı miras bırakmıştı. Fırat arkadaşı o alandan uzaklaştırmak istedik fakat orada biraz daha kalmamız, başka arkadaşların da şehit düşmesine neden olabilirdi. Ne yapmamız gerektiğini tartışırken bir parça benim yüzümü sıyırarak Brusk arkadaşın yanına düştü. Düşen parça havan parçasıydı. Kurye arkadaşlar bir an önce orayı terk etmemiz gerektiğini söylediler. Hemen oradan ayrıldık. Biraz yürüdükten sonra ulaştığımız vadi su doluydu. Yanımızda bulunan Agit arkadaş diz kapaklarından parça almış, yürümekte zorlanıyordu. Onu kendimizle götürmek zorundaydık. Ama vadiden akan su ve o suyun üzerini kaplayan böğürtlen dalları bizleri oldukça zorlamaktaydı. Yanımda bulunan kefiyeyi çıkarıp, Agit arkadaşın yaralı olan ayağına sardım. Yürümeye devam ettik ama o böğürtlen dalları bizleri mahvetmişti. İki adımda bir saçlarımıza dolanıyorlardı. Saçlarımız resmen o dikenli dalların içinde yumak yumak dökülüyordu. Canımız acıyordu ama yaşanan diğer acıların yanında bu can acısı hiç kalıyordu. Bir yerden sonra Agit arkadaş artık yürüyemez hale geldi. Suyun içinde ara vermek zorunda kaldık. Herkes o kadar yorulmuştu ki kimseden çıt çıkmıyordu. Ay ışığı olduğu için hava karanlık değildi. Ben de bu aydınlıktan istifade ederek Agit arkadaşın yarasına bakmak istedim. Bunun için ayağa kalktığımda, grupta bulunan Arteş arkadaş kahkaha ile gülmeye başladı. Arteş arkadaş Kobanili bir arkadaştı ve grubumuzun moraliydi. Herkesin sus pus olduğu bu anda böyle kahkaha ile gülmesi üzerine ben dayanamayarak; “hayırdır Arteş arkadaş niye gülüyorsun?” diye sordum. O gülmeye devam ederek; “heval Sozdar şu saçının haline bak. Her bir teli ayrı bir yerde duruyor. Allahtan seni tanıdım yoksa alim Allah kalbime inerdi” dedi. Gerçekten saçım o dikenlerin içinde karma karışık olmuştu. Ben bile kendi gölgeme bakınca korktum. Saçım o derece facia bir hal almıştı.

Suyun içinde yarım saat daha yürüdükten sonra bir uçurumla karşılaştık. Kurye olan arkadaş buralarda bir yerde kalmamız gerektiğini söyledi. O gece orada kaldık. Hepimiz ıslaktık ve soğuk iliklerimize kadar işlemişti. Böyle zamanlarda gerillayı ısıtan tek şey vardır; o da yoldaşlıktır. Yoldaşlık duygusu iliklere işleyen soğukluğu eritir, yürekleri sımsıcak bir duyguyla sarardı. Düşman bulunduğumuz yere gelseydi, kurtulma şansımız hiç yoktu. Çünkü o uçurumda insanın kendisini savunabileceği hiçbir yer yoktu. Ne bir mermi atabilirdik, ne de çatışabilirdik. Öylesine berbat bir uçurumdaydık. Tek seçenek vardı. O da kendini uçurumdan atmak. Başka da seçenek yoktu. Teslimiyet asla kabul edeceğimiz bir şey olamazdı. Bu noktada hiçbir tartışmamız olmasa da arkadaşların gözlerindeki kararlılık ve netlik bana bunu hissettiriyordu. Ama şansımıza düşman gelmedi.

Akşama doğru bulunduğumuz yerden çıktık. Haftanin alanına doğru döndük. Akşam arkadaşların bulunduğu yere ulaştığımızda, timde bulunan arkadaşlardan bir tanesi bana dönerek;       “bak gördün mü heval Sozdar rüyan gerçekleşti” dedi. O an rüyam üzerine tekrardan düşünmeye başladım. Evet, rüyamda gözlerimin önünde kaybolan arkadaş Fırat arkadaştı. Köprüde kalan arkadaşlar ise yaralı olan arkadaşlardı. Ama benim kuyuya düşmeden son anda kurtulmam ne anlama geliyordu? Rüyam üzerine yoğunlaşırken kendimi bir manganın içinde buldum. Hemen raxtımı çıkarttım. Raxtımı çıkartmamla şarjörün üzerinde koca bir delik açan havan parçasını görmem bir oldu. Parça şarjörü delerek, bir mermi çekirdeğini de sıyırarak raxt ve şarjör arasında takılı kalmıştı. Yani raxtın diğer tarafını da parçalayıp geçseydi, ben kesinlikle şehit düşecektim. Ama öyle olmamıştı. Bu manzarayı gördüğümde çok şaşırdım. O zaman rüyama anlam verdim. Demek ki bazı durumları insan önceden sezebiliyor, hissedebiliyordu. Belki yola çıkmadan önce gördüğüm bu rüyayı daha iyi yorumlayabilseydim, belki de yaşanan bu şeylerin önünü alabilirdim. Tabii böyle olmuyor. O an anladım ki yaşam ve rüyalar birbirlerinden öyle çok kopuk, bağımsız şeyler değil. Yeter ki his dünyamızı biraz daha iyi çözümleyebilelim. Bu seferlik tehlike rüyayı sıyırmış, raxtımızda takılı kalmıştı. Ama yolculuğumuz bitmemiş, devam etmekteydi. Artık işimiz tesadüflere kalamazdı. Bir tecrübe kazanmış, sınırı geçme konusunda yeterli bilgi edinmiştik. Geriye kalan başarılı bir şekilde Dersim’e ulaşmaktı. Ve 2003 baharında biz zorluğuyla, güzelliğiyle bu başarıyı sağlayarak Dersim topraklarına ulaşmıştık.