Bir Operasyonun Ardından…

Gulan Çektar

 1998 yılının bahar ayında pratiğe çıktıktan sonra ‘Murat Operasyonu’ gerçekleşti. Bu anlatacağım çatışmada Murat operasyonu sonrası yaşandı.

Operasyon on altı gün sürdü. Bu süreçte ben Dorşin alanındaydım. Sonbahardı ve takım komutanımız olan Sergeş arkadaş Önderlik sahasından yeni gelmişti. Kendisi YAJK meclis üyesiydi fakat o dönem bizim takımın üzerinde duruyordu. Amed’li ve evli bir arkadaştı. Eşi de, kendisi de öğretmendi.  Bir de çocuğu vardı, yanılmıyorsam adı Hebun’du. Eşiyle birlikte örgüte katılmış ve eşi Dersim alanında şehit düşmüştü. Sergeş arkadaş pratiğe katılımda çok heyecanlıydı. Zaten kendi istem ve önerisiyle bu alana gelmişti. Önderlik sahasından geldiği için oldukça da birikimli bir arkadaştı. Kadın arkadaşlara bir şeyler vermek, onları geliştirmek Sergeş arkadaşı oldukça heyecanlandırıyor ve mutlu kılıyordu. Kadın arkadaşlara bir şeyler verebilmek için elinden ne geliyorsa hiç çekinmeden yapıyordu. Zaten kış boyunca birlikte kalmıştık. Bizlere kış eğitimini de o veriyordu.

 

O kış boyunca başımıza gelmeyen kalmamıştı. Zor bir dönemdi. Erzaksız kalmıştık ve çok yoğun çatışmalar yaşanmaktaydı. Birçok yaralı arkadaşımız olmasına rağmen onlara verebileceğimiz ilacımız yoktu. Tüm zor koşullara rağmen Sergeş arkadaşın morali asla bozulmuyordu. Tam tersine etrafına moral veriyordu. Bu duruşu bizleri çok etkiliyor ve kendimize Onun bu duruşunu esas alıyorduk.  O zaman bir takım kadın arkadaştık. Tabi takım sayıları şimdiki gibi değildi. Takım sayımız oldukça fazlaydı. Sayımız çok olsa da bu bizi çok etkilemiyordu çünkü takım komutanımız Sergeş arkadaştı. Bundan dolayı da arkadaşların morali asla düşmüyordu. Tüm zor ve zahmet durumlar karşısında arkadaşlar müthiş bir direniş ve irade sergiliyorlardı. Tabii ki bu durum kaynağını kesinlikle Sergeş arkadaşın kişiliğinden almaktaydı. Bir önceki yaşamından, evliliğinden, anne olmasından pek bahsetmezdi. Daha çok Önderlik sahasında gördüğü eğitimden bahseder, bu vesileyle de kadın arkadaşlara eğitimler verirdi. Önderlikten aldıklarını her zaman paylaşırdı. Bu noktada tüm kadın arkadaşları eğitmeye çalışırdı.

Bahar sürecinde de Sergeş arkadaş ile birlikteydim. Baharda Murat Operasyonu başlamıştı. Biz on altı gün boyunca bir yerde kalmıştık. Bu süre boyunca hiç hareket edemedik. Erzak, yiyecek, yatacak yer yoktu. Kaldığımız yer çok dardı ve sürekli su akıyordu. Hep operasyon ve çatışma vardı. Çok ağır bir süreçti. Kışı, baharı hep zorluklarla doluydu. Bir insan düşünün ki, on altı gün boyunca hiç hareket etmesin ve olduğu yerde, hep aynı pozisyonda dursun. Bu çok zor bir durumdur. İnsanın ağrımayan kemiği, eklemi kalmaz. Bizim için de öyle olmuştu. Ağrımayan bir yerimiz kalmamıştı. İnsan bu kadar süre hareket etmeyince, ayağa kalktığında tek bir adım bile atamıyor. Bulunduğumuz yere yakın bir köy bulunmaktaydı. Üç arkadaşın gidip buradan erzak çıkarmasını söyledik. O zaman Farqin, Binewş ve Serhat arkadaşlar gitti. Bu arkadaşlar şuan şehittirler. Gittikleri zaman pusuya düşüyorlar. Heval Serhat burada şehit düşüyor, Farqin arkadaş önce yaralanıyor, yaralandıktan bir süre sonra düşmanın eline geçmemek için bombayı kendinde patlatıyor. Binewş arkadaş ise daha sonra Lice’de fedai eylem yaparak şehit düşüyor. Burada asıl söylemek istediğim, koşullar ne kadar zorlu olursa olsun, arkadaşlar her zaman coşkulu ve moralliydiler. Çünkü moral kaynakları çok güçlüydü.

Bu koşullarda dahi Sergeş arkadaş hiçbir şekilde moralini düşürmüyor, tüm iradesiyle katılım sergiliyordu. Bizleri de bu noktada teşvik ederek; “ daha zor ve zahmet koşullar için de hazır olmalıyız. Hiçbir güçlük bizleri yıldırmamalıdır” derdi.

Baharda Murat Operasyonu sonrası düzenlemeler oldu. Biz Dorşin alanındaydık, bizim takım için; “Sergeş arkadaş takımını alsın karargâha gelsin” denildi. Karargâh o zaman Ş. Remzi alanındaydı. İki, üç gün içerisinde karargâhta olmamız gerekmekteydi. O zaman yanımızda yeni savaşçı olan arkadaşlar vardı.  Birçok yeni savaşçı arkadaş Murat operasyonunda şehit düşmüştü. Kalan arkadaşları kendimizle götürdük. Dorşin’den yola çıktık. Geçtiğimiz yolda büyük bir su vardı. Şimdi o suyun adı aklıma gelmiyor. O su yağmurlarla birlikte epey yükselmişti. Arkadaşlar bu sudan geçmemizin tehlikeli olabileceğini söylediler. Bu yüzden o gece orada kaldık. Aslında o alanda da kalmamız riskli bir durumdu. O gece suyun yanında kaldık. Arkadaşlar orada kalmamız için birkaç kez suyu vurdular, su yol verseydi o gece orada kalamayacaktık ve ertesi gün yaşayacaklarımızı yaşamayacaktık. Fakat su yol vermediği için biz de orada kaldık. Ertesi gün yavaş yavaş suyu geçtik. Tüm arkadaşların üzerinde hala operasyon yorgunluğu bulunmaktaydı. Arkadaşlar yorgun ve halsiz görünüyorlardı. Bir yere kadar yürüdük, randevu yerine yarım saat kalmıştı fakat yanımızda cihaz olmadığı için, bizlerin bu durumdan bir haberi yoktu. Tabi bu arada gitmekte olduğumuz yerde operasyonun başladığından da haberimiz olmamıştı. Biraz ilerledikten sonra yanımızdaki bir arkadaş, uzaktan arkadaşların göründüğünü söyledi. Arkadaşlar öyle uzaktan dürbünü atınca görünenlerin bizim arkadaşlar olduğunu sanıyorlar ama öyle değil. Görünenler düşmanmış ve düşman da bizim görüntümüzü almış. Hatta cihaz üzerinde diğer arkadaşlar düşmanı takip etmiş ve düşmanın uzun süre bizleri takip etiğini, cihaz üzerinde bizleri tarif ettiğini duymuşlar.  Arkadaşlar müdahale etmek istemişler fakat müdahale için geç kalmışlardı. Artık biz de düşmanın içine girmiştik. Elimizdeki dürbün çok sağlam değildi, bu yüzden düşman hareketini iyi takip edememiştik. Bir de randevu yerine çok az kalmıştı. Öğlene doğru oraya ulaşmıştık ve randevu yerine sadece yarım saat kalmıştı. Sergeş arkadaş en öndeydi, ben hemen onun arkasındaydım. Bir ara iki kobranın bize doğru geldiğini gördük ve hepimiz bir anda oturduk ve hiç hareket etmedik. Sergeş arkadaş; “bizim için geldiğini sanmıyorum kesin Zengasor köyünü vuracak” diyordu. Neden böyle söylemişti? Çünkü düşman birçok kere bu köyde arkadaşlarla çatışmaya girmiş ve bu yüzden birçok defa bu köyü kobralarla bombalamıştı. Sergeş arkadaş da bundan yola çıkarak bu şekilde düşüncesini ifade etmişti. Bizler oturduk, bekledik. Kobra tam üzerimizden geçti ve direk vurdu. Kobranın vurmasıyla hepimiz bir yerlere kaçıştık. Normalde kobra her zaman bir tur atar, sonra vururdu ama bu sefer direk vurmuştu.  Arkadaşların toplu olması tehlikeliydi ve bu yüzden her bir arkadaş bir yere gitti. Ben de bir eve kendimi attım. Ev harabe şeklindeydi ve yıkılma tehlikesi çok fazlaydı. Buna rağmen burada kaldım. İkinci roket tam olarak Sergeş arkadaşın bulunduğu yere vurmuştu. Benim etrafım kapalı olduğundan görmedim ama diğer arkadaşlar roketin Sergeş arkadaşa vurduğunu görmüşlerdi.

Düşman hem karadan vuruyor, hem de havadan vuruyordu. Kobra akşama kadar yoğun bir şekilde vurdu. Akşama kadar durmadan teslimiyet çağrısında bulundular.  Askerler hiç durmadan; “gelin teslim olun, teslim olmak isteyen mendil sallasın, onlara hiç bir şey yapmayacağız, gelin teslim olun…” deyip duruyorlardı. Bu teslimiyet çağrılarını Türkçe, Kürtçe durmadan yapıyorlardı. Kürtçe de yapıyorlardı çünkü aralarında korucular da bulunmaktaydı. Korucular da durmadan çağrıyı tekrarlıyorlardı. O esnada bazı arkadaşlar şehit düşmüştü. Diğer arkadaşlara sesimle ulaşmaya çalışıyordum. Evin arkadaş yeni katılan bir arkadaştı. Onun sesini aralarda duyabiliyordum. Bu yüzden diğer arkadaşların durumunu ona sorabiliyordum. Evin arkadaş o esnada Rojda Batman arkadaşın ağır yaralandığını ve durumunun tehlikeli olduğunu söyledi. Sergeş arkadaşın şehit düştüğünü de ondan öğrendim.

O kadar yoğun bir saldırı ve bunun yanında o kadar yoğun bir teslimiyet çağrısı vardı ki, bu inanılmaz bir durumdu. Tüm bunlara karşı bazı yoldaşlarımız şehit düşmüş olsalar da kimse kendisine teslimiyeti yakıştırmadı. Tüm arkadaşlar büyük bir direniş sergileyerek çatışmayı sürdürdüler. Müthiş bir teknik kullandılar, hiç durmadan saldırdılar. Aramızda Rojin arkadaş vardı. Bu arkadaş genç ve yeni bir arkadaştı. Kobra saldırısında ağır yaralanmıştı, bu yüzden durmadan bizlere sesleniyordu. Asker ise, bu sesi duyduğunda kendi aralarında “içlerinden birisi teslim olmak istiyor” diyorlar. Oysa Rojin arkadaş bizlere sesleniyor ve yardım istiyordu.  Orada bulunan arkadaşlar durmadan sloganlar atıyordular. Hatta Binewş arkadaş bir grup arkadaşla, her hangi bir duruma karşı, ele geçme durumuna karşı aralarına bomba almış ve o şekilde beklemişlerdi. Binewş arkadaş, diğer arkadaşlara “bu bomba bize ölümü, onursuzluğu değil, onuru ve yaşamı getirecektir. Bizleri teslimiyete karşı koruyacaktır” diyor. Bunun karşısında tüm arkadaşlar büyük bir coşku ile “bijî Serok APO” sloganını atıyor ve “herdem bijî Apê me” şarkısını söylüyorlardı. Arkadaşların bu sesini duymak, öylesi bir anda insana yalnızca moral vermez aynı zaman da yaşam sunar.

Benim yerim sağlamdı fakat herhangi bir durum olsaydı ve kobra vursaydı cenazem asla bulunmazdı. Bende bu yüzden oradan dışarı çıkmak istedim. Biliyordum ki eğer o evden dışarı çıkarsam çok büyük ihtimalle şehit düşeceğim, çünkü suikastçılar tam karşıdaydı. Arkadaşlara seslenerek dışarı çıkacağımı onların yanına geçeceğimi söyledim. Arkadaşlar ise buna izin vermediler. Dışarı çıkarsam kesinlikle şehit düşeceğimi söylediler. Ben de arkadaşları dinledim. Akşama doğru düşman bizlerin daha avantajlı olacağımızı bildiğinden, akşama doğru saldırılarına yoğunluk verdi. Ben her kobra vuruşu sonrası Evin arkadaşa sesleniyor ve arkadaşların durumunu soruyordum. En son kobra vuruşu sonrası tekrar Evin arkadaşa seslendim. Fakat sesime bir karşılık alamadım. O an anladım ki Evin arkadaş şehit düşmüştü. O an benim için çok ağır olan bir andı. Bir an içerisinde seslerin kesilmesi ve az önce yaşam sunan sesin birden bire yok olması bende tarif edilemeyecek duygular yaratmıştı. Akşama doğru karargâhtaki arkadaşlar düşman çemberine bir darbe vurdular.  Bu bizlerin beklediği bir durum değildi. Çemberi kırmak için akşamı beklemişler. Biz ise o çemberden asla çıkamayacağımızı düşünüyorduk. Çünkü çember çok daralmıştı. Karargâhtaki arkadaşlar hiç beklemediğimiz bir anda bizleri çemberden çıkartmıştı. Düşmanın çemberi çok daralttığı bir anda, bizler bir ses duyduk. Bize doğru gelen ses; “heval Melsa” diye seslendi. Melsa arkadaş bizim manga komutanımızdı. Bu sesi duyunca, biz kendi kendimize düşmanın Melsa arkadaşın adını öğrendiğini ve teslimiyet için bu şekilde bir oyun yaptığını düşünüyorduk. Böyle olunca ben “demek içimize kadar girmişler” dedim. Sağ ele geçmemek için elimdeki silahla sesin geldiği tarafı tarayacaktım. Tabi o da benim olduğum tarafı tarayacak ve ben şehit düşecek ama düşmanın eline düşmeyecektim.  Tam silahımı sesin olduğu yöne doğru yönelttim ki, bir baktım karşımda bizim arkadaşlar. O an öyle şaşırdım ki artık ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Arkadaşlar çemberi aşarak bizlere ulaşmışlardı. Böylesi bir durumu hiç beklemiyorduk ama gerçekleşmişti.

Bu çatışmada çok değerli arkadaşlar şehit düştü. O arkadaşların anısını yaşatmak ise bizlerin boynunun borcu oldu. Şimdi tıpkı o çatışma günü arkadaşların coşkuyla haykırdıkları “BİJİ SEROK APO” sloganları Kürdistan dağlarının dört bir yanında yankılanmaktadır…