“Önce Yoldaşım” Demeyi Başaranlar…

Militan DERSİM

Gerilla olmak, gerçeğin içinde macerayı yaşamaktır. Gerilla maceraları öyle yaşam gerçekliğinden çok uzak, soyut, hayal ürünü olan maceralar değildir.

 Öyle film karesi gibi de değildir. Her şey, bir yaşanmışlığı ifade eder. Yaşanan her an serüven dolu bir hakikati ifade eder. Bazen bir an içerisinde o kadar çok şey yaşarsın ki, bir kez olsun dönüp baktığında kendini “bunları ben mi yaşadım, bu badireleri ben mi atlattım?” demekten kendini alamazsın. Bu yüzden gerillada yaşam, bir serüven olduğu kadar, bir hakikattir de…

 İşte böylesi bir anı, hakikat ile serüvenin iç içe geçtiği bir anı paylaşmak istiyorum. 2005 yıllında Dersim alanında yaşadıklarımız tam bir maceraydı. Uzun süre kullandığımız bir noktayı güvenlik nedenlerinden dolayı değiştirmek istiyorduk. Çünkü içinde bulunduğumuz nokta düşman tarafından çevrelenmişti. Yanımızda yaralı arkadaşlar vardı ve o arkadaşları sağlam bir araziye çekmek istiyorduk. Biz birlik olarak hep beraber hareket etmekteydik. Öğleden sonraydı, bir grup arkadaş keşif yapmaya gitti. Bir grup arkadaş da onlardan hemen sonra çıktılar. Birlik olarak böyle bir hareket tarzını kendimize esas almıştık. Akşam saatlerinde hareket etmek için hazırlandık. Öncü grup önden gitti, daha sonra keşifçilerimiz çıktı, böylece araziyi kendi denetimimize aldığımızı düşündük. Ama öyle olmamıştı. Düşman karşımızda ve nokta değiştirdiğimizi fark ediyor fakat öncü arkadaşlarımız ise düşmanı fark edemiyor. Bu yüzdende arazinin temiz olduğunu söylüyorlar. Akşama doğru noktada hareket edilmesi sorun çıkarıyordu. Yürüyüş kurallarına dikkat ediyor ve ses noktasında tedbirimizi alıyorduk. Yeniden bir öncü grup çıkarttık. Yola koyulduk ve yaklaşık kırk beş dakika yürüdük. Yolumuzun üstünde boşaltılmış bir karakol binası bulunmaktaydı. Bu karakollun adı Rengule karakoluydu. Bir süre yürüdükten sonra caddenin üzerine çıktık. Çok rahat yürüyorduk, çünkü bizim grubun hem öncüsü, hem artçısı bulunmaktaydı. Grubun öncülerinden birisi grup komutanı, diğeri ise bir tim komutanı arkadaştı. Öncü olan arkadaşların yanına giderek, neler olup olmadığını sorduk. Arkadaşlar arazinin temiz olduğunu söylediler ancak yanımızda bulunan yaralı arkadaşların durumuna bakılması gerektiğini belirttiler. Öncü arkadaş tam yaralı arkadaşları kontrole gidecekti ki, düşmanın etrafımızı sardığını fark ettik. Biz noktadan çıkıp caddeye indiğimizde düşman karşımızdaki tepeden bizleri fark ediyor ve önümüzde bulunan tepeye ulaşarak mevzileniyor. Aramızdaki mesafe çok yakındı. Yaralılara bakan arkadaşın arkasını dönmesiyle biz beş arkadaş hemen birbirimize ulaştık. Diğer taraftan düşman bizleri taramaya başladı. Bu esnada yaralanmalar oldu. Tabi biz bunu hemen fark edemedik. Grup artık birbirinden kopmuştu. Yanımızda bulunan atların her biri, bir yerlere dağılmıştı. Yaralı olan arkadaşı taşıyan at ise bir yere kadar kaçarak, yeniden geri dönmüştü. Tarama çok yoğun olduğundan bu at çatışmanın olduğu noktaya girmiyor ve yaralı arkadaşı sakin bir vadiye doğru götürüyor ve arkadaşı bu vadiye bırakıyor. Üzerlerinde yük olan diğer atlar da aynı şeyi yaparak farklı yönlere doğru kaçıyorlar ve yüklerini buralara atıyorlar. Ben burada, bu hayvanların hislerinin çok güçlü olduğunu fark ettim. Yoğun bombardımandan dolayı her birimiz bir yere dağıldık. Bu esnada çok sert bir şey bana çarparak beni geçti. Hem ay ışığı vardı, hem de düşman ışıldak atıyordu. Yanımdan koşarak geçen bir at bana çarptı ve bu esnada silahım ortadan kayboldu. Bizlere çok yakın bir mesafeden atış yapıyorlardı, kendimi uzatmak zorunda kaldım. Tabi bu esnada askerler hiç aralıksız teslim olmamız için çağrılar yapıyordu. Kaybolan silahımı aramaya çalışırken, kendi kendime “ silahımı bulmadan buradan ayrılmayacağım” dedim. Asker bu arada lav silahı ile ateş etmeye başlamıştı. Ben ise ışıldağın yanmasını bekliyordum. Işıldağı attıkları an ben de silahımı buldum. Silahımı elime aldığımda çok büyük bir şey kazandığımı hissettim. Çünkü silahsız kalmak ölmek ile eşdeğerde bir durumdu. Bulunduğumuz araziyi iyi tanıyordum. Kendimi bir vadiye bırakma kararı aldım. Yöneldiğim vadiden bir ses duymaya başladım. Önce asker olabileceklerinden şüphelendim, fakat daha sonra sesin bir kadın arkadaşa ait olduğunu ve beni çağırdığını fark ettim. Kendimi sesin geldiği yöne doğru verdim, oraya ulaştığımda gördüm ki arkadaşlar da oradaymış. Birkaç dakika burada kaldık. Daha sonra tüm arkadaşların bir araya toplanmasını bekledik. Yaralı arkadaşlar tek tek toplanmaya başlamıştı. Toplam 12 arkadaştık ve 4 arkadaşımız yaralanmıştı. Kaldığımız bu vadide yaralı olan arkadaşların yaralarını sarmaya çalışıyorduk ama biliyorduk ki bir an önce bu vadiden çıkmalıydık. Çünkü hem düşman üzerimizdeydi hem de yakınımızda bulunan cadde çok fazla kullanılmaktaydı. Eğer orada olduğumuz fark edilseydi, daha fazla askeri o alana çekerlerdi. Ay ışığı yavaş yavaş yükselmekteydi. Saat dokuz civarı pusuya yakalandık. Pusu sonrası fark ettik ki Ronahi arkadaş etrafta gözükmemekteydi. Ronahi arkadaşı arayıp bulma kararı aldık. Ne olursa olsun o arkadaşı bulmalıydık çünkü yaralı olan arkadaşlarımız düşman eline geçtiğinde onlara yapılmayan zulüm ve işkence kalmıyordu. İnsanlıktan hiçbir şekilde nasibini almamış düşman, yoldaşlarımız ellerine geçtiğinde de en amansız işkenceleri yoldaşlarımıza uygulamaktan hiç kaçınmıyorlar, tam tersine bu iğrenç uygulamalardan zevk alıyorlardı. Ronahi arkadaş aramızda yarası en ağır olan arkadaşlardan bir tanesiydi. Ona rağmen pes etmeden bizlerle hareket etmiş, tüm iradesini ortaya koymuştur. Elbistanlı olan bu arkadaş, fedakâr ve emekçi yönleriyle çok sevilen bir yoldaşımızdı. Onu bulmaya ve kurtarmaya dönük inancım çok büyüktü. Bir arkadaş “ heval Ronahi’nin üzerinde olduğu atı ben tutuyordum, at birden elimden kaçtı ve heval Ronahi de atın üzerindeydi” dedi. Hepimiz yaralı arkadaşlarla uğraşmaktaydık. Yaralı arkadaşların raht ve silahları da vardı. Yükümüz epey ağırdı. Ben, Sozdar arkadaş ve iki erkek arkadaş tek kalmıştık. Bu iki erkek arkadaş da fiziksel olarak zorlanmaktaydılar ve diğer arkadaşların tümü bir şekilde yaralıydılar. Tüm gruplar birbirinden kopmuştu. Biraz zaman geçtikten sonra bir ses duyuldu. Ağaçların arasına baktığımızda, bir sürtünme sesi duyuldu. Ses Ronahi arkadaşa aitti. Kaçan at Ronahi arkadaşı küçük bir vadide yere atıyor ve arkadaş o yaralı haliyle sürüklenerek kendisini daha önce gömme yerinin bulunduğun küçük vadiye atıyor. Eğer arkadaşlar gelirse beni buradan alırlar, gelmezlerse de bir şekilde kendimi korurum” diye düşünüyor. Bizler Ronahi arkadaşı görünce, diğer yaralı arkadaşları unuttuk. Çünkü Ronahi arkadaşın yarası çok ağırdı. Dokuz adet MG mermisi yemişti. Diğer arkadaşlar da onu gördüklerinde büyük bir moral almışlardı. Pusu atılan alandaydık ve bu alan uygun değildi. Yanımızda yaralı olan arkadaşlar çoktu ve yükümüz de çok ağırdı. Tüm arkadaşları sağlam bir şekilde kurtarmamız gerekmekteydi. Biz Ronahi arkadaşı yanımızda bulunan iki erkek arkadaşa teslim etmek istedik. Çünkü bulunduğumuz alan tehlikeliydi, onun da yarası ağır olduğundan bir an önce alandan çıkması gerekmekteydi. Ronahi arkadaş ise, “siz bana bir adet bomba verin ve kendinizi sağlama alın, zaten benim sağlam bir yanım kalmadı. Diğer arkadaşların yaraları çok ağır değil ve yaraları daha sıcaktır. Siz o arkadaşları kurtarın” dedi. Bu konuda çok ısrar edince tüm arkadaşlar aynı tavır ve kararda netleşerek, “biz hem seni hem de diğer yaralı arkadaşları kurtaracağız” dedik. Çatışmanın yaşandığı bu alanda yaralı arkadaşların bu kadar coşkulu olması bizlere çok büyük bir moral olmuştu. Kendilerini bizlere destek olmak için öyle çok zorluyor ve hazırlıyorlardı ki, bu durum karşısında moral almamak mümkün değildi. Heval Ronahi en sonunda o grupla gitmeye ikna oldu. Üç yaralı arkadaş ise ben ve heval Sozdar ile birlikte kaldı. Onları bir an önce sağlama almalıydık. Yaraları soğursa bu onların canını çok acıtacaktı. Ama arkadaşları o alandan çıkartmak gerçekten de çok zorluydu. Geçmek zorunda olduğumuz yerin tam karşısında düşman yer almıştı. Caddeden de gidemezdik çünkü buranını üzerinde de düşmanın hâkimiyeti çok fazlaydı. Bizler ise çaresiz kalmamış ve bulunduğumuz tepeye dik vurmaya karar vermiştik. Bu tepeye dik vurmak, hele de yaralı arkadaşlarla bunu yapmak çok zorlayıcıydı. Ama bundan başka çaremiz yoktu. Çünkü orada hem küçük vadicikler ve sık ağaçlar bulunmaktaydık. Bu yüzden avantajlıydı ve buradan geçebilirdik. Tepenin yarısına geldiğimizde ise artık yaralı arkadaşlar halden düşmüşlerdi. Bizler de “burada hiçbir şeyimizi bırakmayacağız” dediğimiz için yükümüzü çok ağır yapmıştık. Bu yüzden biz de zorlanıyorduk. Bazı yaralı arkadaşlar ayaklarından yaralandıkları için sürekli ara vermek zorunda kalıyorlardı. Tepeyi bitirmemize çok az kalmıştı ki, düşman burada da tepenin etrafına pusu atıyor. Askerler atış yapmaya başladıklarından karşı tepede bulunan arkadaşlar da onlara atış yaptı ve asker o tarafa doğru atışlar yapmaya başladı. Bizler de bu fırsattan istifade ederek kendimizi farklı bir tepeye doğru attık. Kendimizi biraz sağlama alınca yanımızda bulunan ilaçlarla arkadaşların yaralarını tedavi etmeye çalıştık. Ama hala önümüzde üç saatlik tehlikeli bir alan bulunmaktaydı. Bir boğaz vardı ve biz bu boğazı çabuk geçemezsek büyük ihtimalle düşman çok kısa bir süre içinde yeniden önümüzü kesecekti. Burada eski bir karakol bulunmaktaydı. Düşman bazı zamanlarda bu karakolları tutmaktaydı.

 Bizler biraz daha yürüdük, diğer gruptaki arkadaşların yanında eski yaşlı bir at vardı. Hepimiz o atın hiçbir işe yaramayacağını düşünüyorduk ama at birden öyle canlandı ki Ronahi arkadaşı hiç zorlamadan ve zorlanmadan boğaza kadar götürdü. Hepimiz bu boğaza ulaşınca çok sevinmiştik, çünkü yaralı arkadaşların hepsini buraya ulaştırmayı başarmıştık. Birçok pusudan kendimizi ve yaralı arkadaşları kurtararak, hem de düşmanın eline hiçbir malzememizi bırakmadan kurtulmak bizim için çok büyük bir moral olmuştu. Tabi diğer yandan eksikliklerimizden dolayı pusuya düşmüş olmamız, arkadaşlarımızın yaralanmış olması bizler için zor bir durum ve eksiklikti.

Bu arada birçok kez arkadaşlarla, atlarımızın yaptığı fedakârlıklar üzerine sohbet ediyorduk. Gerçekten normal koşullarda hiçbir işe yaramayan atımız en zor zamanda bizlerin oldukça işine yaramıştı. Aramızda espiri yapıyorduk, “atlarımız da zor, zahmet durumları biliyor, his ediyor ve ona göre hareket ediyorlar” diyorduk. Yani hem komik şeyler yaşamıştık, hem de zorlu şeyleri yaşamıştık. Yola çıkmadan önce atları yüklerken bazı askeri ve tıbbi malzemeleri tedbir atlara yüklememiştik. Böylece bu malzemeler zarar görmemişti. İlaç çantasının yanımızda olması çok büyük bir avantaj olmaktaydı.

Bir de ben çantamda yumurta taşımıştım o hengâmede kontrol edememiştim ve bir iki yumurta kırılmıştı. Ben ise akan yumurtaların ıslaklığını fark edince hepsinin kırıldığını düşünmüştüm ve moralim çok düşmüştü. Buna rağmen kırılan yumurtaları taşımaya devam etmiştim. Arkadaşlar yol boyunca “neden çantanı atmadın?” diye sordular. Ben de “atmam” dedim. İçinde ne olduğunu sordular, ben de; “içinde yumurta var” dedim. Çantamı kontrol etmek için açtığımda yalnızca bir, iki yumurtanın kırıldığını gördüğümde çok şaşırdım. O kadar bombardıman içinde, yoğun atış içinde hem de bir keresinde atın beni yere yuvarlamış olmasına rağmen yumurtalara hiçbir şey olmamıştı. Benim moralimin hala kötü olduğunu gören arkadaşlar, “neden hala moralin düşük?” diye sorduklarında, “kırılan yumurtalar elbisemi kirletmiş” dedim. Bunu duyan arkadaşlar kahkahayla bana güldüler.

Yerimize ulaştığımızda, gördük ki noktada hiç erzakımız yok. Yaralı arkadaşlar artık halden düşmüşlerdi. Ve sabaha doğru düşman hiç aralıksız indirme yapmaya devam etmekteydi. Düşman pusu alanına doğru indirme yapıyordu. Bizler ise onları takip ediyorduk. Yaralı arkadaşlar ağaçların arasından geçerek kendilerini sağlam yerlere konumlandırmaya çalıştılar. Yaralı arkadaşlar artık halden düşmüşlerdi. Çünkü hem çok kan kaybediyorlardı hem de çok yorulmuşlardı. Bizim ise hiçbir şeyimiz yoktu. Sadece parçalanmış bir şaşal bulmuştuk. Çeşme ise, bizden çok çok uzaktaydı. Buna rağmen ben en az on defa bu şaşal ile suya gidip gelmiştim. Her getirdiğimde arkadaşlar ağızlarını ıslatıyorlar ve ben bir kez daha gitmek zorunda kalıyordum. Ateş yaktık ve çantamdaki yumurtaları çıkartarak külün içine attım. Bu yumurtaları yaralı arkadaşlara verdik. Çantamdaki yumurtaların kırılmamış olmasına o kadar çok sevinmiştim ki, çünkü onun dışında yaralı arkadaşlara verebileceğimiz başka bir şeyimiz yoktu. Bir de benim çantamın dibinde bir lezo ve limon tuzu vardı. Bu tarz şeyleri genelde yanımda tutmaya dikkat ediyordum. Lezo sertleşmişti çünkü epey eski bir tarihe aitti. Ama başka bir şey olmadığı için öğleden sonrada bu lezoyu arkadaşlara verdik.

Akşam erzak ele geçirme koşullarımız bulunmaktaydı. Çünkü hem yaylalar, hem de köy yakınımızdaydı. Ben sadece yaralı arkadaşların akşama kadar kendilerine gelmesini istiyordum. Arkadaşların moral noktasında hiçbir sorunları bulunmamaktaydı ama enerji kaybetmelerinden dolayı, bir türlü kendilerine gelemiyorlardı. Savaş içerisinde yaşanan atmosferler çok farklıdır. Bazen bir an sana bir ömür gibi gelebilmektedir. Bu anların anlatımı ise bana çok zor gelmektedir. Birçok yaralı arkadaşın olacak ve ona vereceğin çok az şey olacak. İnsan o an çok zorlanıyor. Bizler elimizdeki sınırlı şeyleri bile bu yaralı arkadaşlara verdiğimizde her birisi “yok ben yemem, almam diğer arkadaşlara ver” diyorlardı. Herkes en çok Ronahi arkadaşa vermek istiyordu, çünkü en ağır yaralı olan o arkadaştı ve çok fazla enerji kaybetmişti. Heval Ronahi ise, “yok heval diğer arkadaşların yaraları daha ağırdır, onlara verin” diyip duruyordu.

Yani yaralı ve kendilerinde bile değilken, hepsi kendinden önce “yoldaşım” demeyi ihmal etmiyorlardı. Bu biz de yoldaşlılığın yaşamsal tanımıydı. Sözünle, eyleminle önce kendin için olmayacaksın, sistemin sana öğrettiği tüm benciliklerden kaçarak en zor zamanlar da bile “önce yoldaşım”  demeyi bileceksin. Gerilla için en büyük başarı yollarından birisi de yoldaşlık ilişkilerinden geçmektedir. En zor koşullarda “ benden önce yoldaşım” diyebilen, yaşamda ve savaşta başarıyı kazanacak olandır.